helalderman

YEDİKLERİN KADAR DOĞALSIN…

AŞI HASTALIKTAN KORUR MU ACABA?

Posted by helalderman 05 Aralık 2012


“Aşılar hastalıktan korur…”

…mu acaba?

 

Tıp literatürü aşıların işe yaramadığı durumları dokümente eden şaşırtıcı sayıda çalışmayla doludur. Kızamık, kabakulak, çiçek, boğmaca, çocuk felci ve Hib salgınlarının hepsi aşılanmış popülasyonlarda aynen görülmektedir(18,19,20,21,22).

 

CDC’nin 1989′daki raporunda şöyle denmektedir: “Okul çağındaki çocuklarda [kızamık] salgınları, aşılanma oranları yüzde 98′lerin üzerindeki okullarda ortaya çıkmıştır(23). Bu salgınlar, yıllardır kızamık vakası bildirilmemiş yerler de dahil olmak üzere ülkenin tüm bölgelerinde görülmüştür(24).  CDC hatta %100 aşılandığı belgelenmiş bir popülasyonda yaşanan kızamık salgınından bahseder(25). Bu fenomeni araştıran bir çalışmada şöyle denmektedir: “Burada görülen bariz paradoks odur ki, bir popülasyonda kızamığa karşı bağışıklama oranları yüksek seviyelere çıktıkça, kızamık bağışıklanmış kişilerde görülen bir hastalık haline gelmektedir”(26).

 

Daha güncel bir çalışmada ise kızamık aşılamasının “bağışıklık sistemini baskıladığı, bunun da diğer enfeksiyonlara yakalanma riskini arttırdığı”(27) belirlenmiştir. Bu çalışmalar, yürütülen komple “bağışıklama” çalışmalarının amaca aykırı sonuçlar üretebileceğini işaret etmektedir ki zaten birtakım ülkelerde popülasyonun tümü bağışıklanmış olmasına rağmen başgösteren salgınlar bu savı desteklemektedir. Örneğin Japonya, 1872 yılında geçilen zorunlu aşılama programından sonra çiçek hastalığı vakalarında her yıl artış yaşamıştır. 1892 yılına gelindiğine Japonya’da çiçeğe bağlı ölüm sayısı 29,979′e ulaşmış olup, ölenlerin hepsi de daha önce aşılanmıştır(28). 1900′lerin başında, 8 milyon kişinin toplam 24.5 milyon doz aşıyla bağışıklandığı (aşılanma oranı: %95) Filipinler, tarihinin en ağır çiçek salgınını yaşadı ve sonuç olarak ölüm vakaları 4′e katlandı(29). İngiltere’nin 1853′te ilk zorunlu aşılanma kanunu devreye girmeden önceki en büyük çiçek salgınından iki yıl içinde ölenlerin sayısı 2,000 civarındayken, 1870-71 yılı döneminde İngiltere ve Galler’de 23,000′in üzerinde çiçek ölümü yaşandı(30). 1989 yılında Umman’da, hedef popülasyonun tamamını aşılama başarısına ulaşılmasının üzerinden 6 ay geçtikten sonra yaygın çocuk felci salgını patlak verdi(31). ABD’de, 1986 yılında Kansas’ta ortaya çıkan boğmaca vakalarının %90′ı “yeterli dozda aşılanmış” kişilerdeydi(32); 1993 Chicago salgınında da boğmaca vakalarının %72′si takvimde öngörülen tüm aşılarını olmuş kişilerde görüldü(33).

 

AŞI GERÇEĞİ 2

“Eldeki deliller aşılamanın güvenilir bir hastalık önleme yöntemi olmadığını göstermektedir.”   

 

 

SÖYLENCE 3

“Bugün ABD’de bulaşıcı hastalıklar az görülüyorsa eğer, bu aşılar sayesindedir…”

…öyle midir acaba?

 

İngiltere’deki British Association for the Advancement of Science verilerine göre, çocukluk çağı hastalıklarındaki vaka sayısında, mecburi aşılama programlarına geçilmesinden çok önce, ta 1850 – 1940 yılları arasında, uygulamaya konulan sanitasyon ve hijyen çalışmalarına paralel şekilde %90 oranında düşüş yaşanmıştır. Medical Sentinel’in yakın zamandaki raporuna göre, “1911′den 1935′e kadar ABD’de çocuk ölümlerine yol açan bulaşıcı hastalıkların başında difteri, boğmaca, kızıl ve kızamık geliyordu. Ancak 1945 yılına gelindiğinde bu hastalıklardan kaynaklı toplam ölüm oranı, herhangi bir kitle aşı uygulaması olmadığı halde %95 oranında düşmüştür.”(34)

 

Yani, en iyi halde aşılamanın etkisi, uygulamaya konuldukları tarihten sonra hastalık vaka sayısındaki düşüşe yaptıkları küçük etki itibariyle incelenebilir. Kaldı ki aşıların bu rolü de şüphelidir, zira aşı öncesi devirdeki ölüm oranları ile aşılama sonrası oranlar arasında kayda değer bir fark oluşmamıştır. Dahası, çiçek hastalığı ve çocuk felci aşılamasını reddeden Avrupa ülkelerinde de tıpkı aşılamanın zorunlu tutulduğu ülkelerde olduğu gibi salgınlar sona ermiştir; belli ki aşılar hastalıkların ortadan kalmasındaki tek faktör değildir. Hatta, hem çiçek hem de çocuk felci aşılama kampanyalarından sonra hastalık vaka sayısında önemli derecede artış gözlenmiştir. Çiçek aşılamasının mecburi tutulmasında sonra önemli vaka artışları yaşanarak hastalık yaygınlık ve önemini korurken, mevcut diğer salgın hastalıklar, aşıları olmadığı halde aynı zamanlamayla düşüş trendlerine devam etmiştir. İngiltere ve Galler’de, çiçek hastalığı ve aşılama oranları 1870′ler ile 2. Dünya Savaşı’nın başları arasındaki birkaç onyılı bulan süreçte aynı düşüş trendini paylaşmıştır(35). Bu durumda, aşılama kampanyalarının hastalıktan ölüm oranlarında yaşanan sürekli düşüşte herhangi bir payı olup olmadığını söylemek olanaksız hale gelmektedir. Ölüm oranlarındaki düşüş belki de aşısız geçen ilk dönemlerde gözlenen düşüşlerle aynı basit nedene dayanıyordu: sanitasyon, hijyen ve beslenme alanlarındaki iyileşme; daha iyi barınma, transportasyon ve altyapı tesisi; gıdaların daha iyi şartlarda muhafaza edilmesini sağlayan teknik ve teknoloji gelişimi; ve hastalıkların doğasındaki döngüsellik gibi.

 

Bu çıkarım, yakın zamanda Dünya Sağlık Örgütü tarafından yayımlanan ve üçüncü dünya ülkelerindeki hastalık ve ölüm oranlarının uygulanan immünizasyon prosedürleri veya tıbbi tedavilerle doğrudan korelasyonu olmadığı, ancak bu bölgelerdeki hijyen ve diyet standartları ile yakından bağlantılı olduğu yönündeki sonuçla da örtüşmektedir(36). Günümüz hastalık vaka oranlarındaki düşüşten salt aşılamayı sorumlu tutarken acaba aşılara yüklediğimiz bu önem ve güven fazlasıyla abartılı ve hatta hatalı olabilir mi? Bizce, evet.

 

Aşıyı savunanlar, aşıların etkinliğini kanıtlamak için ölüm yerine, gözlemlenen hastalık vaka sayısına işaret ediyorlar. Lakin istatikçilere göre hastalık trendinin izlenmesinde ölüm istatistikleri, vaka sayısı istatistiklerine göre çok daha güvenilir verilerdir. Bunun nedeni ise basit; çünkü ölüm durumunda yapılan bildirim ve tutulan kayıtların kalitesi diğerine oranla çok daha yüksek de ondan(37). Örneğin, New York’ta yapılan bir araştırmada pediyatristlerin yalnızca %3.2′sinin kızamık vakalarını sağlık bakanlığına bildirdiği ortaya çıkmış. 1974 yılında CDC verileri Georgia eyaletinde 36 kızamık vakası olduğunu gösterirken, Georgia Eyaleti Sürveyans Sistemi’ne kayıtlı 660 vaka bulunuyor(38).

 

1982 yılında Maryland eyaleti sağlık yetkilileri, difteri-boğmaca ve tetanoz aşısnın tehlikelerinden bahseden “D.B.T-Aşı Ruleti” adlı bir televizyon programında boğmaca salgını olduğunu öne sürüyorlar, ancak ABD Biyolojik Standartlar Enstitüsü’nde o zaman görev yapmakta olan Dr. J. Anthony Morris adlı saygın bir virolog boğmaca olduğu öne sürülen 41 vakayı incelediğinde bunlardan yalnızca 5′inin klinik olarak boğmaca olduğunu tespit ediyor ve bu 5 vakanın da aşılı kişilerde olduğu ortaya çıkıyor(39). Bu gibi örnekler, hastalık vaka sayılarına dayanarak hükme varmanın ne kadar yanıltıcı olabileceğini göstermesine rağmen aşı taraftarları gelişigüzel bir şekilde bu verilere dayanmaya devam ediyor.

 

AŞI GERÇEĞİ 3

“Aşıların 19. ve 20. yüzyılda bulaşıcı hastalıklarda yaşanan düşüşteki payı, tabii eğer varsa, kesin olarak bilinmemektedir.”

 

Kaynakça

18. Measles vaccine failures: lack of sustained measles specific immunoglobulin G responses in revaccinated adolescents and young adults. Department of Pediatrics, Georgetown University Medical Center, Washington, DC 20007. Pediatric Infectious Disease Journal. 13(1):34-8, 1994 Jan.

19. Measles outbreak in 31 schools: risk factors for vaccine failure and evaluation of a selective revaccination strategy. Department of Preventive Medicine and Biostatistics, University of Toronto, Ont. Canadian Medical Association Journal. 150(7):1093-8, 1994 Apr 1.

20. Haemophilus b disease after vaccination with Haemophilus b polysaccharide or conjugate vaccine. Institution Division of Bacterial Products, Center for Biologics Evaluation and Research, Food and Drug Administration, Bethesda, Md 20892. American Journal of Diseases of Children. 145(12):1379-82, 1991 Dec.

21. Sustained transmission of mumps in a highly vaccinated population: assessment of primary vaccine failure and waning vaccine-induced immunity. Division of Field Epidemiology, Centers for Disease Control and Prevention, Atlanta, Georgia. Journal of Infectious Diseases. 169(1):77-82, 1994 Jan. 1.

22. Secondary measles vaccine failure in healthcare workers exposed to infected patients. Department of Pediatrics, Children’s Hospital of Philadelphia, PA 19104. Infection Control & Hospital Epidemiology. 14(2):81-6, 1993 Feb.

23. MMWR (Morbidity and Mortality Weekly Report) 38 (8-9), 12/29/89.

24 MMWR “Measles.” 1989; 38:329-330.

25MMWR. 33(24),6/22/84.

26 Failure to reach the goal of measles elimination. Apparent paradox of measles infections in immunized persons. Review article: 50 REFS. Dept. of Internal Medicine, Mayo Vaccine Research Group, Mayo Clinic and Foundation, Rochester, MN. Archives of Internal Medicine. 154(16):1815-20, 1994 Aug 22.

27. Clinical Immunology and Immunopathology, May 1996; 79(2): 163-170.

28. Trevor Gunn, Mass Immunization, A Point in Question, at 15 (citing E.D. Hume, Pasteur Exposed-The False Foundations of Modern Medicine, Bookreal, Australia, 1989.)

29. Physician William Howard Hay’s address of June 25, 1937; printed in the Congressional Record.http://www.whale.to/v/hay1.html

30. Eleanor McBean, The Poisoned Needle, Health Research, 1956.

31. Outbreak of paralytic poliomyelitis in Oman; evidence for widespread transmission among fully vaccinated children. Lancet vol 338: Sept 21, 1991; 715-720.

32. Neil Miller, Vaccines: Are They Really Safe and Effective? Fifth Printing, 1994, at 33.

33. Chicago Dept. of Health.

34. Harold Buttram, M.D., “Vaccine Scene 2000, Review and Update,” Medical Sentinel, Vol.5 No. 2, March/April 2000.http://www.woodmed.com/VaccineScene2000.htm

35. Neil Miller, supra note 33 at 45 [NVIC News, April 92 at 12].

36. S. Curtis, A Handbook of Homeopathic Alternatives to Immunization.

37. Darrell Huff, How to Lie With Statistics, W.W. Norton & Co., Inc., 1954 at 84.

38. Quoted from the internet, credited to Keith Block, M.D., a family physician from Evanston, Illinois, who has spent years collecting data in the medical literature on immunizations.

39. See Trevor Gunn, supra, note 29, at 15.

http://lilliputian.me/?p=207 ALINTIDIR..

Posted in AŞI VE İLAÇ | Leave a Comment »

ÇOCUK AŞILARININ ZORUNLU OMASINA HAYIR…

Posted by helalderman 04 Mayıs 2012


AŞI BİR ZORUNLULUK DEĞİL TERCİHDİR!!
ZEYNEP ÇİVİ İSİMLİ ARKADAŞIMIZIN EVLADINA MAHKEME KARARIYLA, TEK TARAFLI OLARAK ;HAKİMİN SAĞLIÇILAR TARAFINDA KARAR ALMASI HEPİMİZİ ÇOK ÜZMÜŞTÜR.
AŞI YAPTIRMAYAN AİLELER OLARAK BAŞIMIZA BİR KAZA GELİRDE HASTANEDE ÇOCUKLARIMIZA ZORLA AŞI VURACAKLAR KORKUSUYLA YÜZYÜZEYİZ.

NASIL Kİ;AŞI YAPARKEN İMZA ATIYORSAK,AŞI YAPTIRMADIĞIMIZDA DA İMZA ATMAMIZ BİZİM SEÇME HAKKIMIZI VE SORUMLULUKĞUMUZU VASİSİ OLARAK KABUL ETTİĞİMİZİ SİMGELEMEKTEDİR.

BU GRUBA AŞI YAPTIRSANIZDA, YAPTIRMASANIZDA DESTEK VEREREK BİR VATANDAŞIN HAKLARINDAN YARARLANMASINI SAVUNMAK İÇİN DAHİL OLABİLİRSİNİZ.
AŞI BİR ZORUNLULUK DEĞİL TERCİHTİR! BUNU UNUTMAMAK VE HATIRLATMAK BOYNUMUZUN BORCUDUR.

ZEYNEP ÇİVİ ARKADAŞIMIZA MAHKEMECE ZORLA AŞI VURDURMA KARARI ALINMIŞ,ARKADAŞIMIZIN MAHKEMEYE İTİRAZIYLA BU KARAR DURDURULMUŞ FAKAT İPTAL EDİLMEMİŞTİR.

ALTTAKİ LİNKTEN FACEBOOK SAYFASINI BEĞENEBİLİR,BİZE YARDIMCI OLABİLİR VE BLOGLARINIZDA BU KONU HAKKINDA DURUM DEĞERLENDİRMESİYLE BU HUKUK M ÜCADELESİNE DESTEK VEREBİLİRSİNİZ;
https://www.facebook.com/groups/307681265975116/

AŞI HAKKINDAKİ GERÇEKLER

(Zorunlu tutulan veya kullanılması için baskı oluşturulan aşılar hakkında)

Ağustos 2009´da İngiltere ve Fransa´da Domuz Gribi aşısı, hayvanlardan sonra az sayıda insan üzerinde, ABD´de ise 2 bin kişinin üzerinde denenmiştir. Ancak sonuçlar en fazla 2 aylık verilerle sınırlıdır.

Büyük ihtimalle, domuz gribi aşısı Türkiye’de aşıyı satan firmanın kendi personeli vasıtasıyla uygulanacaktır. Böylece Faz-1 deneyi Türkiye´de 28 milyon kişi üzerinde yapılmış olacaktır. Önceden hiçbir olumlu verisi olmayan, tehlikesi büyük olan bir aşının 6-36 aylık bebeklere, çocuklara, sağlık çalışanlarına ve savunma mensuplarına uygulanması bugüne kadar Türkiye´nin göreceği en büyük tehlike olabilir.

Aşılar Zararlı mı?

Grip aşıları dahil tüm aşıların, aşılanan kişiyi ömür boyu etkileyecek derin zararları vardır. Yeni üretilen bir aşının yan etkilerine yönelik araştırmalar kısa vadeli sonuçlar verir. Dolayısıyla yan etkilerinin 2-10 yıl sonra ortaya çıkabileceği gözardı edilmektedir. Çocuklarımıza yapılacak bir aşı eğer kısırlığa yol açıyorsa, bu, 15-20 yıl sonra çok acı bir şekilde anlaşılacaktır. AIDS virüsü çocuk felci aşılamasından 10-12 yıl sonra, otizm 2-4 yıl sonra, kas-kemik ve bağ dokusu hastalıkları 4-6 yıl sonra; sinir sistemi hastalıkları 2-10 yıl sonra ve Guillain-Barre sendromu hemen veya birkaç yıl sonra ortaya çıkmıştı. Aşının yan etkileri aşıdan hemen sonra ortaya çıkmayabilir. Aşının sebep olacağı bir hastalık 20-30 ve hatta 50 yıl sonra ortaya çıkabilmektedir.

Her ilacın kutusunda hangi maddeleri içerdiğine dair bir prospektüs bulundurma zorunluluğu vardır. Fakat uygulanan bir aşı partiler halinde gönderilmekte ve tek bir prospektüs taşımaktadır. Dolayısıyla hastanın prospektüsü inceleme imkanı yoktur.

Grip aşılarının Bilinen İçeriği

1-Alüminyum hydroxide, alüminyum fosfat, amonyum sülfat, amphotericin B

2-Domuz dokuları, At kanı, Tavşan beyni, Köpek böbreği, Maymun böbreği.

3-Civciv embriosu, Tavuk-Kaz yumurtası, Sığır serumu, Betapropiolacton

4-Doğmamış sığır serumu, Formaldehyde, Formalin jelatin, Köpekbalığı karaciğeri yağı.

5-İnsan fetusu ( Üçüncü gebelik ayı başından doğuma kadarki devre içinde ana rahmindeki canlıya verilen ad)

6-Maymun böbrek hücreleri

7-Yıkanmış Koyun kanı

8- Monosodyum Glukomat

9- Polioksidonyum (Sentetik proteinler ve nano materyaller içerir. Bunlar gende değişiklik yaptığı gibi fenotipte de değişmeler yapmaktadır)

10- İnsan spermi

11- Etilen gliserol (antifriz)

12- Antibiyotikler

13- Skualen

Tüm aşılarda etki arttırıcı ve koruyucu olarak kullanılan maddeler bellidir ve hemen hemen aynıdır. Çoğunun özellikleri araştırılmamıştır ve etkileri tam olarak bilinmemektedir. Bu maddelerin deride kabarcıklar, beyin zarı iltihabı, kan yapısında bozulma, sinir iltihabı gibi rahatsızlıklara sebep olduğu tespit edilmiştir.

İmmünolojist Hugh Fudenburg´un ifade ettiğine göre son 10 yılda art arda 5 grip aşısı olan kişilerin alzheimer olma ihtimalleri 10 kat artıyor. Bunun sebebi ise kullanılan aluminyum ve civadır. (thimerosal)

Formaldehid kanserojen olma özelliğinden dolayı mobilya üretiminde bile yasaklanmıştır.

Thimoresal, çocuklarda konsantrasyon problemi, öğrenme zorluğu, konuşma bozukluğu, havale, epilepsi, hiperaktivite, sürekli ve yüksek sesle ağlama ve daha bilinmeyen bir çok probleme yol açmaktadır.

Alüminyum hidroksit kas ve kemik gelişimi bozuklukları ve felçlere sebep olabilir.

Skualen, Körfez Savaşı sırasında Amerikan askerlerine verilen şarbon ilaçlarında mevcuttu ve ALS gibi immün sistemi tahrip eden çok ağır hastalıklara yol açtığı tespit edilmiştir.

Dr. J. f. Graetz aşının yanetkileri nedeniyle hastalananların hemen hemen hepsinde farklı derecede beyin tahribatı olduğunu tespit etmiştir.

Aşılar ve içerdiği katkılar sebebiyle ölümle sonlanabilen şiddetli alerji, tansiyonda ani düşme, ateş, havale, eklem iltihabı, kas ağrıları, deri döküntüleri, lenf bezlerinde büyüme, kronik yorgunluk, kronik baş ağrıları, bütün vücut kıllarında dökülme, kapanmayan yaralar, hafıza kaybı, sara nöbetleri, felç, kansızlık, ruhsal ve sinirsel problemler, nefes darlığı, kronik ishal, gece terlemesi ve daha pek çok rahatsızlık ortaya çıkmaktadır.

Aşı Denen Şey Korur mu?

Dr. G. Buckwald´a göre: Herhangi bir aşının (domuz gribi aşısı da dahil) hastalıklara karşı koruyucu olduğunu ispat eden herhangi bir veri yoktur. Yani hiçbir aşı korumaz. Aksine her aşı bağışıklık sistemine karşı açılan bir savaş, büyük hastalıklara hatta ölüme açılan bir kapıdır.

Peki Bu Israrın Sebebi Ne?

Tüm bunlar karşısında neden aşılama üzerinde bu kadar ısrar edilmektedir sorusu akla geliyor.

Günümüzde bütün aşıların üretiminde genetik klonlama ve rekombinant DNA teknolojisi kullanılmaktadır. Kullanılacak DNA parçası, maymun ve domuz da dahil olmak üzere herhangi bir organizmadan alınabilir. DNA parçasında genleri manipüle edilir ve bu şekilde rekombine edilmiş DNA parçası aşılarda kullanılır. Aşılardaki Rekombinant DNA insan DNA’sına ´sıçramakta’ ve kalıcı olarak yerleşmekte, özelliklerini değiştirmekte ve bozmaktadır.

Ayrıca aşı üretiminde, tavuk embriyosu, tavşan beyin hücresi, maymun böbrek hücresi, buzağı ve domuz doku hücresi kullanılmakta ve bu dokuların hücre ve proteinleri aşının içeriğinde kalmaktadır. Bu doku kalıntıları çeşitli virüsler ve kanser hücreleri taşıyabilir. Bu şekilde kanser ve benzeri ağır hastalıklar aşılar vasıtasıyla yayılabilir.

Maymunlaşmak ve Domuzlaşmak!

Aşı, enjeksiyon, ağız, burun, vajina mukozası veya genetiği degiştirilmiş besinler yolu ile hücre çekirdeğine ulaşmakta, yumurta ve sperm hücreleri dahil hücre genomuna yerleşmektedir. Tavuk, buzağı, tavşan, maymun ve domuz DNA’sı aşı ile kalıcı olarak insan genomuna karışmaktadır. Bu demektir ki insan, tavuklaşacak, sığırlaşacak, tavşanlaşacak, maymunlaşacak veya domuzlaşacak ve gelecek nesilde bu hayvanların fiziksel ve ruhsal özellikleri gibi fenotipik değişiklikler görünür hale gelecektir.

Yakın zamanda domuz endometrimundan (rahim iç zarı) insanda kullanılabilecek özellikte kök hücre elde edildi. Bu, ilaç üreticileri için çok sevindirici bir buluştu. Çünkü ilaç üretimindeki zorluklar ve maliyetler bir anda ortadan kalkmış oluyordu. Domuz rahmini kürtaj ederek hemen hemen bedava, istendiği kadar kök hücre elde edilebilir.

Ancak kök hücrenin hedef hücrelere nasıl aktarılacağı araştırma konusuydu. Öyle görünüyor ki en kolay ve en etkili yol bulunmuştur: Domuz gribi aşısı burun mukozası yoluyla, yani hipofize giden en kısa yol ile verilmektedir. Hipofiz, bütün iç salgı bezlerini yöneten, bütün hormonların üretiminde ve hormonlar vasıtasıyla bütün süreçlerde rol alan en önemli salgı bezidir. Bu yolla fenotipik değişimler çok kısa zamanda gerçekleşmektedir.

Genetik Yapıyı Değiştirmek… Ne Demek?

Bu komplo teorisi gibi görünebilirdi. Ancak modern tıpta ve biyoteknolojide “Bugün hastalıkları ve belirtilerini ilaçlarla tedavi etmek yerine hastaların Genetik Yapısının Değiştirilmesi ya da eksik olan genin verilmesi tercih edilir” temel prensibine karşı her teori zayıf kalır.

Hastalık Üreten de İlaç Üreten de Aynı

İlaç şirketleri, 20. yüzyılda keşfettikleri “Hasta olanlara zaten ilaç satılıyor. Yeni hedef kitlemiz hasta olmayanlar” prensibi ile ´koruyucu hekimlik´ adı altında sağlıklı bireylere aşı, biyolojik aktif maddeler ve vitaminler satıyor. İlginç olan şu ki, her ilaç firması sadece ilaç değil, GM tohumlar, tarım ilaçları, aromalar ve katkı maddeleri de üretiyor. Yani hastalık üreten maddeler de “tedavi” için sunulan maddeler de aynı şirketler tarafından üretiliyor. Ancak daha ilginci şu ki, milyarlarca insan şifa umuduyla hastalık üreticilerinden “ilaç” satın almaya devam ediyor.

İçeriğinde domuz hücrelerinin bulunması fıkhi olarak aşının durumunu ortaya koymaktadır. Fakat bazı din adamları ´zaruret´ halini ileri sürerek, henüz ortaya çıkmamış, hatta belki hiçbir zaman da oluşmayacak bir salgını ‘zaruret’ kabul etmektedir. Hatta bu zaruret halini belirlemede Dünya Sağlık Örgütü gibi İslam dışı otoritelerin, İslam kaynaklı olmayan görüşlerini temel almaktadır.

Korunmak İçin Ne Yapmalı?

Prof. Dr. A. Rasim Küçükusta aşı hakkında şöyle diyor: “Domuz gribi ağır bir hastalık değildir. Belirtileri diğer grip türlerine göre daha hafiftir. Hastaların ateş düşene kadar evde istirahat etmeleri yeterlidir. Hastalık kendiliğinden geçer”

Ayrıca hastaların, iştahı gelene kadar yemek yememesi, bol miktarda limon suyu, greyfurt suyu içmesi, sarımsak ve soğan yemesi daha kısa zamanda iyileşmelerini sağlar.

Aşıların Etkili Olma İhtimali Var mı?

Bugüne kadar 863 tür grip virüsü belirlenmiştir. Bu 863 türden sadece 3 zincire karşı aşı geliştirilmiştir. İlaç şirketleri tarafından her yıl bu 863 türden biri için aşı geliştirildiği ve bu aşının da o türe karşı ortalama olarak %30 oranında koruma sağlayabileceği biliniyor. Ancak bu yıl 863 grip türünden hangisinin aktif olacağını doğal olarak kimse bilemiyor. Üstelik her sene başında tesadüfen seçilen türün, aşı üretildikten sonra mutasyon geçirmiş olma olasılığı yüksektir. Dolayısıyla aşı büyük ihtimalle hiçbir olumlu etki göstermeyecektir. Çünkü bu durumda aşı tamamen başka bir virüse karşı üretilmiş olacaktır.

Bu durum çok komik olabilirdi, trajik olmasaydı. Öyle görünüyor ki birisi insanlarla açıkça alay ediyor.

Ünlü Amerikalı çocuk doktoru Henry Bieler’e göre “Aşıların hastalıklar üzerinde hiçbir olumlu etkisi yoktur çünkü hastalıkların asıl sebebi mikroplar değildir. Hastalıkların sebebi toxemia (vücutta toksik madde toplanması) ve toxemia’nın hücre düzeyinde sebep olduğu bozulma ile mikropların çoğalması ve aktifleşmesine uygun ortam oluşmasıdır.” Toxemia’nın sebepleri arasında ise işlenmiş et ürünlerini, pastörize sütü, gıda katkı maddelerini, aşıları, ilaç ve deterjan tüketimini, tarım ilaçlarını sayabiliriz.

Dr. G. Buchwald 40 yılı aşan araştırmaları sonunda aşının bir faydası olmadığını ama pek çok zararı olduğunu tespit etmiştir. O şöyle diyor: “Aşı korumaz, Aşı yardım etmez, Aşı tahrip eder.”

Dünya, Aşılara Karşı Mesafeli

2 Kasım 2000’de Amerikalı Doktorlar ve Cerrahlar Birliği (AAPS) St. Louis’deki 57. toplantılarında çocuk aşılarının zorunlu olmasının kaldırılması için oy birliği ile karar aldı. Bu karara bir tane bile hayır diyen çıkmadı.

ABD Kongresi üyesi Dr. Ron Paul´un ifade ettiği üzere “1997´de geliştirilen Domuz Gribi aşısından ölenlerin sayısı 25, gripten ölenlerin sayısı sadece 1 idi.”

İngiltere’deki doktorlar şu anda ciddi bir korku içindeler. Tahminlerine göre bugün kullanılan grip aşısı Amerika’da 1976 yılında yaşanan grip salgınında kullanılan aşının analogudur (eşi).

Aşılar Birçok Derin Hastalığa Sebep Oluyor

1976’da Amerika’da kullanılan grip aşısının sonuçları:

Aşıdan ölenlerin sayısı gripten ölenlerin sayısından daha fazlaydı.
500 kişide Guillain-Barre sendromu tesbit edildi.
Guillain-Barre sendromuna yakalanma riski 8 kat arttı.
Grip aşısının Guillain-Barre sendromuna sebep oldugu ispat edildikten 10 gün sonra aşılama durduruldu.
Amerikan hükümeti tazminatlar için milyonlarca dolar ödemek zorunda kaldı.

Aşıların sebep olduğu belirtilen bazı rahatsızlıklar şöyledir:

Çocuk Felci Aşısı: AIDS’e

Tetanos: Beyin iltihabı’na

Hepatit B: Multiple Skleroz’a (MS)

Kızamık: Kalın bağırsak iltihabı, Beyin iltihabı’na

Kabakulak: Şeker hastalığı, Kramplı hastalıklar, Nörölöjik hastalıklar’a

Karma Aşılar: Ani çocuk ölümleri’ne

Grip Aşısı: Guillain-Barre sendrom’una, genetik ve fenotipik değişimlere sebep olmaktadır

Düşünün ve Karar Verin

Kendinize ve ailenize yaptırılacak her aşı için geniş bilgi toplayın. İçindekileri ve etkilerini öğrenin. Aşı olup olmamak konusunda SADECE SİZ karar verebilirsiniz. Unutmayın; aşıların sonuçları karşısından TEK SORUMLU SİZ OLACAKSINIZ.

Ne ilaç üreticileri, ne doktorlar, ne de devlet birimleri aşı ile oluşacak zararlar karşısında sorumluluk kabul etmezler.

Sade Hayat Derneği -dunyabizim.com

Devamı için tıklayınız: http://www.aamedya.com/fikralar-saglik-ruya-tabirleri-domuz-gribi-asisi-icinde-neler-var-domuz-gribi-asisi-olalim-mi/haber-domuz-gribi-asisi-icinde-neler-var-domuz-gribi-asisi-olalim-mi-19712#ixzz1IkZmakcJ

Posted in AŞI VE İLAÇ | 5 Comments »

BU VAKANIN ÜSTÜ ALERJİ DENİLEREK ÖRTÜLEMEZ.

Posted by helalderman 03 Mayıs 2012


UNUTMAYALIM Kİ PEK ÇOK AİLE PASTORİZE UHT YADA DOĞAL SÜTÜ YAVRUSUNA KALSİYUM VS İÇİN İÇİRMEKTE.TABİATINA GÖRE BESLENMEYE UYANLAR DAHİ ARADA İÇER SÜTÜ.
LAKTOZ SİNDİRİMİ VS OLSA İDİ BU KAADAR ÇOCUK EN AZINDAN BİR HASTANEYE GİDERDİ DEĞİLMİ!
VELEVKİ BU ALERJİ OLSUN;
NEREDE TEST SONUÇLARI,NEREDE İDDİA SAHİBİ FİRMALAR.
BU OLAYIN ÜSTÜ ALERJİ DİYE ÖRTÜLEMEZ,SÜTLERİN KUTU ÜZERİNDEKİ TARİH KAPAĞI DEĞİŞTİRİLEREK YENİDEN PİYASAYA SÜRÜLDÜĞÜ İDDİALARI DAHA TAZEYKEN,SÜTÜ HERKES İÇSİN DİYEN ÜRETİCİ, NEDEN BİR ANDA HERKES SİNDİREMEZ İDDİASINI SAHİPLENMİŞTİR!
ÇOCUKLARIMIZ ZİYAN OLUYOR,VELİLER ELBETTE BU OLAYIN ÖNÜNÜ  ALARAK ÇOCUKLARINA OKULDA SÜT İÇİRMEYECEK ,PEKİ OKULLARIN KANTİNLERİNDEKİ,SUCUKLAR,KAŞARLAR,ALERJİSİ KANITLI İÇECEK,BİSKÜVİ,ÇİKOLATA VS NEDEN KALDIRILMIYOR.. ASIL ALERJİ ONLAR DEĞİLMİ.

BAKANLIK BU PROJEYİ VE ÜRETİCİSİNİ YIPRATMAMAK ADINA KENDİ ANLINA LEKE SÜRMEMELİDİR.
EĞER KÖYLÜDEN SÜT ALINIYOR OLSA VE BU OLAY GERÇEKLEŞSEYDİ ORTALIK KIYAMET OLURDU EMİNİM Kİ!

ÖĞRENCİLERE ücretsiz süt dağıtımı öğrenci ve velilere şok yaşattı. Birçok ilden toplu zehirlenme haberleri geldi. Diyarbakır’da başlayan zehirlenmeler Sivas, Edirne, İstanbul, Adana, Konya, Trabzon, Samsun, Denizli ve Antalya’ya uzandı. Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker, zehirlenme haberleri için, “Sütler bayat değil kampanya devam edecek” dedi.

TÜRKİYE genelinde ana sınıfından 5’inci sınıfa kadar ilköğretim okullarında başlatılan “Ücretsiz Okul Sütü” projesi, birçok ilden gelen “zehirlenme” haberleri yüzünden öğrenci ve velilere şok yaşattı. Diyarbakır’da başlayan zehirlenmeler Sivas, Edirne, İstanbul, Konya, Samsun, Adana ve Antalya’ya uzandı. Ülke genelinde 1193 öğrenci hastaneye kaldırıldı. Birçok ilde süt dağıtımı durduruldu. Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker sabahki açıklamasında, zehirlenme haberleri için “Daha yeni başladık. Bismillah” dedi. Bakanlıktan yapılan açıklamada, “süt dağıtımı ile ilgili teknik ve idari inceleme başlatıldı” denildi.

Son kullanma tarihi ağustos Eker, akşam saatlerinde Hürriyet’e yaptığı açıklamada ise şunları söyledi: “Dağıttığımız sütler 200 mililitre, pipetli ve son kullanma tarihi ağustos ayı olan sütler. Bayatlık söz konusu değil. Bu üzücü olaylar bizim süt kampanyamızı engellemeyecek. İlk ihalemiz 4 Haziran’a kadar devam edecekti. Haftada 5 gün buna tam gaz devam edeceğiz. Amacımız sütün besleyici değerleriyle yavrularımızın en iyi şekilde beslenmesini hükümet desteğiyle sağlamak. Amacımız asla vurdumduymazlığı ve kötü niyeti içermedi. Elimizden gelen hassasiyeti gösterdik ama yine de çok üzgünüz.

Bilimsel adı laktoz intolerans Aldığımız bilgi ‘süte aşırı hassasiyeti olan çocuklarda meydana gelen rahatsızlıklar’ olarak karşımıza çıktı. Kesinlikle bozuk, bayat süt, gıda zehirlenmesi söz konusu değil. İlk defa süt içenlerde de görülebilir. Bu durum tam bilimsel tanımlama ile ‘laktoz intolerans’ yani süt şekerine bünyenin tolerans göstermemesi olarak tanımlanabilir. Her gıdanın sindirimi var, enzimler yoluyla bu olur. Süt içen kimi bünyelerde gaz, hazımsızlık olduğunu zaten hepimiz biliriz. Bu da süte aşırı hassasiyeti olan çocuklarda bir fenalaşma olarak karşımıza çıktı. Çok üzgünüz ama bunun 32 bin noktada 7 milyon 200 bin öğrenciye verilen bir süt projesi olduğunu unutmayalım. Bu kadar geniş bir spektrumda maalesef 400-500 hassasiyet vakasıyla karşılaşmış bulunduk. Belki yeniden içseler sorun ortadan kalkacak.

Numuneleri tutuyoruz Yine de biz her verdiğimiz süt için Türkiye çapında numuneler tutuyoruz. Bu numuneleri dün itibariyle hemen izlemeye aldık. Biz bu sütleri dağıtmadan önce de velilere uyarıcı formlar gönderdik. Böyle yan etkileri olabileceğini velilere hatırlatmıştık. Kimseye de zorla içeceksiniz diyerek zorlamaya gidilmedi. Çocukların büyük çoğunluğu iyi durumda.” Süte alerjisi olan çocuklar olabilir TÜRKİYE Süt Üreticileri Merkez Birliği Genel Başkanı Ali Koyuncu, “Daha önce süte alerjisi olduğu tespit edilememiş çocuklarımızın süt içmesinden kaynaklanan bir sıkıntı olabilir, diğer çocuklar da bundan psikolojik olarak etkilenmiş olabilirler” dedi. Koyuncu, Okul Sütü Programı kapsamında, 81 il, ilçe, köy ve beldelerde 7 milyon 185 bin öğrenciye ve 32 bin 574 okula süt dağıtıldığını söyledi. Dağıtılan sütün kutularında çeşitli uyarıların yer aldığına işaret eden Koyuncu, bu kapsamda, süte alerjisi olanların öğretmenine haber vermesi yönünde uyarı bulunduğunu belirtti. Bizce sütten değil, psikolojik SÜTLERİN dağıtımından sonra ilk vakaların ortaya çıktığı il olan Diyarbakır’da Vali Mustafa Toprak, “Birkaç çocuğumuzun mide bulantısı şikayetiyle ortaya çıkan bir olay. Psikolojik olarak diğer çocuklar da etkilendi. Biz sütten olduğunu düşünmüyoruz” dedi. Zehirlenme değil hassasiyet MİLLİ Eğitim Bakanı Ömer Dinçer, “Olay zehirlenme vakası değil. İlk tespitlerimize göre çocukların süte karşı hassasiyetinden kaynaklanan bir durum” dedi. Dinçer, incelemelerin sonuçlarının yarın çıkacağını ifade etti. Dinçer, “İşin en doğrusunu Sağlık Bakanımız anlatabilir” dedi. Süte alerji oranı binde 5 SAĞLIK Bakanlığı, okullarda süt dağıtımından sonra çocukların rahatsızlanması konusunda, “Dağıtım tüm okul çağı çocukları kapsayacağı için çeşitli şikayetlerin görülmesi ihtimal dahilindedir. Okul çağı çocuklarında inek sütüne alerji binde 5 oranında bildirilmektedir” açıklamasını yaptı. Açıklamada şunlar kaydedildi: “Vakalar hafif seyirli olup yatarak tedavi gerektiren bir durumla karşılaşılmamıştır. Süt şekerine karşı tahammülsüzlük daha çok 7-8. sınıflarda görülmekte olup bulantı, kusma ve ishal belirtileri gösteren bir durumdur.” Uzmanlar: Bozuk süt zehirlemiş olabilir ÇOK sayıda çocuğun karın ağrısı ve kusma belirtileriyle hastaneye yatırılması ve serum tedavisine başlanmasını uzmanlar ‘bozuk süte’ bağlıyor. Çocuk beslenme ve gastroenteroloji uzmanı Prof. Dr. Benal Büyükgebiz, “Ben bu vakaların sütün bozulmasına bağlı zehirlenmeden kaynaklandığını düşünüyorum. Çünkü çocuklar ‘sütün içinden yoğurt çıktı’ diyor” dedi. Çocuk göğüs hastalıkları ve alerji uzmanı Prof. Dr. Elif Dağlı ise “Süt alerjisi, süt proteiniyle daha önce karşılaşmamış çocuklarda çıkar. Laktoz intoleransı ise, süt alerjisinden daha da ender görülür. İçildikten kısa süre sonra belirtilerin görülmesi zehirlenmeyi akla getiriyor” dedi.
-Mesude ERŞAN Hangi şirket hangi bölgeye süt dağıtıyor
1- İç Anadolu ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri Yavuz Blok Bims İnş. Malz. Gıda Tic. A.Ş pilot ortaklığında Gülsan Gıda A.Ş – Mar Tüketim A.Ş – Mamsan Gıda A.Ş – Bakraç Süt ve Süt Ürünleri Ltd. Şti.

2- Doğu Anadolu ve Ege Bölgeleri Dimes Gıda San. Tic. A.Ş pilot ortaklığında Pınar Süt Mam. San. A.Ş – Balkan Süt Ür. San. Tic. Ltd. Şti.

3- Akdeniz Bölgesi Yörükoğlu Süt ve Ürn. San. Tic. pilot ortaklığında Güney Süt San. ve Gıda Mad. Tic. A.Ş – Oğuz Gıda San. ve Tic. A.Ş – Akbel Süt Ürn. San. Tic. A.Ş.

4- Marmara ve Karadeniz Bölgeleri Ak Gıda San. ve Tic. A.Ş pilot ortaklığındaki Sütaş Süt Ürünleri A.Ş-Danone Tikveşli Gıda ve İçecek San. Tic. A.Ş- Tat Konserve San. A.Ş-Yörükler Dış Tic. A.Ş.

12 ilde 1193 öğrenci zehirlendi Sivas’ta 15 okulda 700 öğrenci hastanelere kaldırıldı. Samsun’da 1’i ağır 8 öğrenci hastaneye kaldırıldı. Konya’da 25 öğrenci, dağıtılan sütlerden zehirlendi. Sakarya’da 38 ilköğretim okulu öğrencisi zehirlendi. Antalya’da 50 öğrenci rahatsızlandı. Edirne’de 30 öğrenci sütten zehirlendi. Diyarbakır’da 50 ilköğretim öğrencisi zehirlendi. Kırıkkale’de dağıtılan sütlerden içen 17 öğrenci rahatsızlandı. Adana’da 141 öğrenci hastaneye kaldırıldı. İstanbul Sultangazi’de 60 öğrenci hastaneye kaldırıldı. Trabzon’da 40 öğrenci hastanelerde tedavi altına alındı. Denizli’de 17 öğrenci rahatsızlandı. Osmaniye’de 25 öğrenci hastanelik oldu. 74 milyon liralık proje Ücretsiz süt Türkiye genelinde 7 milyon öğrenciye dağıtıldı. Sütlerin fiyatları 48 kuruş ile 57 kuruş arasında değişiyor. Projenin maliyeti 74.8 milyon lira olarak gerçekleşti.

Posted in ÜRETİM SAHTELİKLERİ | Leave a Comment »

EVDE DOĞUM HİKAYESİ BURSA’DAN

Posted by helalderman 19 Nisan 2012



İlk doğumum için doğumevini tercih ettim.Gerek hastanenin doğum için tam teşekküllü olması, gerek doktor ve ebe kadrosunun deneyimli olması karar vermemde etkili oldu.Diğer özel hastanelerde doğum kısıtlı bir bölümde gerçekleşiyor,deneyim çok fazla yok ve doktorlar doğum sırasında daha keyfi karar verebiliyorlar,bir sorunla karşılaştıklarında ise mecburen doğumevine sevkediyorlar.Hamilelik döneminde rutin kontrollerime gittim,en başından beri normal doğum istiyordum,doğuma yakın bebeğin ve benim sağlığımın gayet iyi olduğunu öğrenince normal doğum için kendimi iyice hazırladım.Büyüklerimin tecrübelerine ve deneyimlerine danışarak sancılarımı çekebildiğim kadar evde çekmeye gayret ettim,çocuğun hareketlerini hissettiğim sürece problem olmayacağından hastaneye gitmedim.Hastaneye gittiğimde doğum artık başlamış 7- 8 cm açıklık oluşmuştu.Hemşire ve ebeler sanki benim gibi biriyle hiç karşılaşmamışlardı hepsi şaşkın şaşkın beni seyrediyor,doğumun sancılarıyla nasıl başettiğimi inceliyorlardı.Doğum hakında çok kitap okumuştum,nefes teknikleri,annenin durması gereken pozisyonlar,ıkınma teknikleri vs…kendime güveniyordum.Herşey kısa zamanda olup bitecek zannederken maalesef beni yatırıp NST ye bağladılar ve serum taktılar,bekleyiş başlamıştı.Bir yandan bebeğimin kalp atışlarını takip ediyor bir yandanda diğer yataklardaki anne adaylarını inceliyordum.Yan tarafta kontrol odası vardı, sesler içeriden gayet rahat duyuluyordu,annelerin çığlıklarını ve ebelerin seslerini duyuyordum.En son bir annenin çığlığıyla irkildim fakat bebek sesi duymadım.Ebeye annenin durumunu sordum,farkettiğimi anlamıştı.Neden sordun bebeğin sesinimi duyamadın,o ölü bebek doğurmaya çalışıyor dedi.Bunu duyunca ister istemez kendimi daha çok kastım ve sancılarımı yavaş yavaş hissetmemeye başladım.Arada kontrole gelen ebeler,doğuma çok az kaldığını bebeğin başının iyice göründüğünü,sancım geldiğinde vargücümle ıkınmam gerektiğini söylediler.Ancak yatar vaziyette doğumun hiç ilerlemediğini farkettim,birşeyler ters gidiyordu.Arada doktor gelip vargücüme sancı geldiğinde ıkınmam ve nefesimi tutmam gerektiğini söyledi.Bu bekleyiş tam 4 saat sürdü ve beni doğumhaneye almak istediler,aslında biraz gezinmeme müsade etseler,doğumu kolaylaştıracak pozisyonları gösterip yardımcı olsalar şimdiye doğum çoktan gerçekleşmişti.Doğum masasında bekleyiş başladı daha doğrusu beklemek istemeden doğumu kolaylaştırıcı epizyo uyguladılar ve yardımcı olması için bir ebeyi çağırdılar.Yanıbaşıma geldi,ben beni rahatlatacak diye beklerken vargücüyle karnıma yüklendi ve acı bir çığlıkla doğum gerçekleşti.Ben ne olduğumu anlayamadım,bebeğimi göremedim bütün vücudum bitkin bir vaziyette yatıyordum.Bir müddet sonra beni soru sorarak konuşturmaya çalıştılar.Müdaheleden dolayı baya dikiş gerekiyordu ve şimdi dikiş için beklemek zorundaydım,bebeğin kontrollerini yapıp giydirip sedyenin baş kısmına koydular,ama benim elimi kaldırıp yavruma dokunacak mecalim kalmamıştı.Uzun bir vakitten sonra nihayet ben ve yavrum odamıza geçtik,ertesi gün kontrollerimizden sonra hastaneden ayrıldık.Normal doğumu çok şükür sağsalim atlattık ama yapılan hatalardan dolayı yok yere birçok sıkıntı çektik. İlk doğum tecrübemden sonra ikinci doğumumda daha çok araştırma yaptım,herşeyi tekrardan gözden geçirdim bilgi topladım.Hamilelik dönemi,beslenme,doğum teknikleri,normal doğum,sezeryan,suda doğum,doğum hikayeleri,tecrübeleri vs…Dr.Hakan Çoker beyin sitesini ilgiyle takip ettim.Rutin kontrollerime özel bir hastaneye gittim,doğuma yakın doktorla doğum hakkında detaylı bir görüşme yapmayı planlıyordum.Özeli tercih etme nedenlerimi,normal doğum istediğimi,suni sancısız,müdahelesiz mümkünse epizyo uygulamadan doğum istediğimi söyleyecektim.En son hafta gittiğimde bana gün verdi ve o tarihe kadar bebek olmazsa suni sancı verip doğumu başlatacağını söyledi.Ben herşey normalse bebekte ve bende bir problem yoksa risk taşımıyorsak neden suni sancının gerekli olduğunu sordum.Beklemek istersen beklersin canım dedi ve sorularıma çok detaylı ve tatminkar cevaplar vermedi maalesef.Bana evde okuyup imzalayıp doğumda getirmem gereken bir kağıt verdi.Yazılanları okudum,doğum risklerini anlatıyordu ve altında da okudum herşeyi kabul ediyorum yazısının altında imza kısmı vardı.Ölüm fermanıydı sanki çok soğuk geldi bana yazılanlar ve bir insanın böyle bir şartname imzalanmaya zorlanmasını aklım kabul etmedi. Doğum hakkında daha çok korku ve endişe duymaya başlamıştım.İlk doğumumdaki nahoş olayları tekrar yaşamak istemiyordum hele hele suni sancı yada son anda keyfi bir şekilde sezeryana alınmayı hiç istemiyordum.Son hafta ani karar değişikliği yaparak evde suda doğum yapmaya karar verdim,ebemi ayarladım ve beklemeye başladım.Verilen tarihi geçerse risk oluşur diye korkuyordum Allahtan bebeğim doktorun verdiği tarihten 5 gün önce doğum sinyallerini vermeye başladı,ebemi çağırdım.Hemen yemek yemeği kestim bol sıvı ve bana kuvvet verecek olan vitamin yönünden zengin meyve sebze suları sıkıp içtim,hurma yedim.1 saat arayla sancım vardı,evde büyük adımlarla odalar arasında rahat bir şekilde dolaşıyor arada da oturup dinleniyor güç topluyordum.Doğumu kolaylaştırması için bol bol salavat getirdim ve inşikak suresini okudum.Kendimi gayet rahat ve huzurlu hissediyordum,ebe ve ben evde kalabalık istememiştik,yanımda sadece en büyük destekçim olan eşim ve beni dikkatle takip eden ebe vardı.Akşama doğru sancılarım sıklaşmaya başladı,hiçbir korku ve zorluk hissetmiyordum.Rabbime doğumu kolaylaştırması ve sağlıklı bir şekilde bizi yavrumuza kavuşturması için dualar ediyordum.Sancıların seyrine bakarak sabaha doğru doğumun gerçekleşeceğini düşünüyordum ama geceye doğru sancım birden sıklaştı,doğum tahmin ettiğimden daha hızlı ilerliyordu,bağırsaklarımı boşalttım ve hazırlanmış olan ılık suya girdim.Suyun bende acayip rahatlatıcı bir etkisi oldu ,sancılarımı sanki hissetmiyordum.Herşey normal seyrinde ilerledi,bebeğim artık kendisine verilen vaktin dolduğunu haber veriyordu.Rahme onu yerleştiren ,can veren ve onu kapkaranlık yerde eksiksiz kusursuz büyüten ,en güzel bir biçimde onu şekle sokan Rabbimin zamanı geldiğindede emaneti en güzel şekilde teslim edeceğine inanıyordum.Bebeğimin gelmesi dakikaları bulmadı diyebilirim,suyun rahatlatıcı etkisiyle vücudum kaslarım rahatladı ve gevşedi,zaten anne karnında suda olan bebeğimde bulunduğu ortamla benzer olan suya geçişte hiç zorlanmadı kendisini dışarı doğru attı.Sudan aldık ve kordonunu kesmeden göğsüme yatırdık,ikimiz bir müddet o vaziyette kaldık,anlatılması güç müthiş birşeydi,o duyguyu her annenin tatmasını o kadar çok isterdimki.Sağlıklı bir şekilde yavrumuza kavuştuk,kordonunu kesip duşunu aldırdık.Sonsuz hamd ve şükürler olsun Rabbime,herşey tam istediğim gibi normal seyrinde o kadar kolay,o kadar güzel, o kadar rahat ve sorunsuz ilerledi ki.Ne kadar şükretsem şükründen acizim.
Sonuç olarak normal doğum anne için çok güzel bir tecrübe.Hele insanın rahat edebileceği en güzel mekan olan kendi evinde doğumun gerçekleşmesi müthiş bir şey.Doğumda annenin bedenen ve psikolojik olarak rahat olması çok önemli,mahremiyete dikkat edilmeli,stres altında olmamalı istediği gibi rahat hareket etme imkanı olmalı,yanında destek ve moral bulacağı bir yakını olmalı.
Suda doğum çok güzel bir doğum tecrübesi oldu benim için,ilk doğumumla kıyaslarsam artı yönleri çok çok fazla.Sancılar başladığında özgürce hareket edebiliyorsunuz,hem kendinizi rahat hissediyor kasmıyorsunuz hemde bebeğinizin dünyaya gelişine yardımcı oluyorsunuz.Hastanede yatmak zorundasınız.Arada size güç ve enerji verecek gıdaları tüketebiliyorsunuz ama hastanede aç kalmak zorundasınız son anda sizi sezeryana alma riskini gözönünde tutarak size birşey yiyip içirmiyorlar böylece çok bitkin ve halsiz kalıyorsunuz,doğuma enerjiniz kalmıyor.Hastanede doğum başladığında sık sık o can sıkıcı kontrollere maruz kalıyorsunuz,mahremiyetinize dikkat etmiyorlar daha çok strese giriyorsunuz.Hasta olarak hakkınızı savunamıyorsunuz,herkes size saygı göstermiyor.Doktor yada ebe bilinçsiz ise devamlı ve nefesinizi tutarak ıkınmanız gerektiğini söyleyip yanlış bir şekilde sizi yönlendirebiliyolar. Doktor beklemek istemezse suni sancı verebiliyor,riske atmak istemiyor,yada müdahele ederek suyunuzu patlatıp doğumu hızlandırmak isteyebiliyor.Doğum anında size sorulmadan rahat bir şekilde epizyo uygulanabiliyor,yada bir ebenin can yakıcı yardımına maruz kalabiliyorsunuz.Bebeğinizi doğum anında seyretmenin keyfini tadamıyorsunuz,sizden hemen alınıyor ,birsürü işleme tabi tutuluyor ve size uzun bir müddet sonra veriliyor.
İlk doğumumda bebeğim neredeyse iki gün emmeden baygın bir vaziyette yatıp uyumuştu,daha sonraki günlerde de emmesi çok zor gerçekleşti,ama bu doğumda bebeğim hemen gözlerini açıp etrafına bakındı ve hemen emmek istedi,gayet rahat bir şekilde emmeyi başarabildi.
İlaç,suni sancı,epizyo vs…hiçbir müdahele olmadığı için doğum sonrası dönemide çok rahat atlattık.Hemen bebeğimin bakımını yapabildim,gayet rahat işlerimi halledebildim.Moralim yüksek olduğu için sütümde daha iyi ve kaliteli oldu.
Bebeğim şuan gayet sağlıklı,büyümesi,refleksleri,tepkileri çok güzel.Kontrol için götürdüğümüzde sizinde tahmin edebileceğiniz üzere doktorlar şaşkınlık ve tepkiyle karşılık verdiler.Bu zamanda normal ve evde doğum hiç karşılaşmadıkları birşey sanırım.Zaman zaman sohbet ederek onlarada bazı şeylerin artık değişmesi gerektiğini vurguladık.Bebeğin ve benim sağlığımı görünce çok birşeyde demek istemediler,en ufak bir sorun görselerdi eminim demedikleri kalmazdı.
.
Bu konuda Dr.Hakan Çoker beyin paylaşımlarını ve düşüncelerini takdir ediyorum.Bu siteyi incelemeyi herkese tavsiye ediyorum.Aynen onun belirttiği gibi doğum doğal bir süreç,ne kadar müdahelesiz olursa anne ve bebek olayı o kadar rahat ve çabuk atlatır.Bütün anne adayları doğum konusunda bilinçlenmeli,haklarını yeri geldiğinde aramalılar.Doktor ve ebe seçimini doğru yapmalı,eğer anne ve çocukta çok ciddi bir sorun yoksa normal doğum taraftarı olmalı ve normal doğum taraftarı olan doktoru seçmeli.Çevremde hiçbir sorunu olmadan sadece acı ve sancıdan kaçmak yada doğumdan korktukları için sezeryan yada epiduralle doğum yapmak isteyen kişileri gördüm.Eğer bu kişiler kendilerini düşünerek karar verdikleri bu müdahelelerin daha sonradan kendilerine ve bebeklerine vereceği zararı bilseler idrak edebilseler asla böyle bir talepte bulunmazlar.
Tüm bayanların anneliği her dakikasıyla doya doya hissederek doğum yapmalarını ve doğacak olan bebeklerinle sağlıklı,mutlu,huzurlu bir yaşam geçirmelerini diliyorum.

ARKADAŞIM İSMİNİ VERMEK İSTEMEDİ ;BU HİKAYE BURSADA 2-3 ÖNCE YAŞANDI.
RUMUZ OLARAK İSMİ MERYEM MERYEM

Posted in DOĞAL DOĞUM HİKAYELERİ | 16 Comments »

Çocuklar aşı olmalı mı? Antroposofik hayatta ne?

Posted by helalderman 15 Nisan 2012


Hürriyet gazetesinde Mesude Erşan imzalı “Zeynep Casallini’ nin çocuğuna aşı yaptırmama kararı tartışılıyor” başlıklı haber şöyle başlıyor:

“Geçtiğimiz günlerde ikinci kere anne olan Zeynep Casallini’ nin eşi Tahsin Berk hastane çıkışında “Çocuğa hastanede aşı yaptırmadık ve ilaç verdirmedik. Çocuk felci, verem ve menenjit gibi birkaç aşı dışında gerekli olmayan aşıları yaptırmayacağız. Mesela ateşi çıkıp iyileşebileceği hastalıklarla ilgili aşıları olmayacak” dedi. Aile kararlarına gerekçe olarak her şeyin doğal seyrinde olması gerektiğini gösteriyor. Uzmanlarsa bu konuda farklı düşünüyor.”

Haberin devamında üç uzman görüşü var. Bunların üçü de dayatılan her aşıyı yaptırmama kararının “çok yanlış” olduğunu ve çocuğun hayatını riske attıklarını, hatta çocuğun başına bu yüzden bir iş gelirse dava bile edilebileceklerini söylüyorlar. Neyse ki ilaç konusunda aileye hak veriyorlar.

Her çocuk 11 aşı olmak zorunda

Sağlık Bakanlığının uygulanması zorunlu rutin aşı programında doğumdan ilköğretim sekizinci sınıfa kadar toplam 11 hastalığa karşı ücretsiz aşı yapılıyor. Bunlar hepatit B, verem, difteri, tetanos, boğmaca, çocuk felci, hemofilus influenza tip B, kızamık, kızamıkçık, kabakulak ve pnömokok aşıları.

Bu aşıların hangilerinin gerekli hangilerinin gereksiz olduğunu başka bir zaman tartışmaya bırakıp bugün bu davranışın arkasında yatan sebepler üzerinde durmak istiyorum.

Antroposofik hayat tarzı yaygınlaşıyor

Ben bu alenin verdiği karara saygı duyuyor hatta onların bu her aşıyı yaptırmama kararlarının çok da yanlış olmadığını düşünüyor ve onları destekliyorum.

Zeynep Casallini’ yi de ve eşini de tanımam ama onların bu davranışlarının “antroposofik hayat” kavramıyla örtüştüğünü söyleyebilirim. Bu farklı hayat tarzı son senelerde tüm dünyada giderek daha çok taraftar buluyor.

Antroposofi nedir?

Antroposofik hayat, kısaca bir çeşit ‘tabii hayat’ anlamına geliyor. Antroposofi, 20. yüzyıl başlarında Avusturyalı filozof ve pedagog Rudolf Steiner tarafından geliştirilen ve ismi ‘insan olmanın bilgeliği’ veya ‘insan olmanın bilinci’ anlamına gelen bir doktrindir. Yunancada, antropo ‘insan’ ve sopho da ‘bilgelik’ demektir.

Antroposofinin amacı, teknolojinin getirdiği kolaylıkları da arkasına alarak nitelikli hayatın temellerini sadece materyalizm üzerine kuran insanların fiziksel ve ruhsal sağlıklarına yeniden kavuşmalarını ve gerçek mutluluğun yalnız dünyevi şeylerde olmadığını anlayıp sahip olduğumuz içsel zenginlikle hayatta daha mutlu olmamızı sağlamaktır.

Antroposofi, sözde üretimi artırmak için tarımda ve gıda üretiminde bilinçsizce kullanılarak bizleri zehirleyen kimyasal maddelere karşı insanlığı yüz yıl evvel uyarmış ve son zamanlarda dünyada benimsenmekte olan biyo-dinamik tarım tekniğini bu soruna bir çözüm olarak çok önceden sunmuştur.

Bu hayat tarzında hazır ve katkı maddeli yiyecekler yerine organik olarak üretilmiş ve canlı laktobasiller içeren fermente besinler tüketilir.

Çocuklara antibiyotikler ve ateş düşürücü ilaçlar çok az verilir, çocukluk çağı aşılarının birçoğu yapılmayarak çocukların bu enfeksiyonları tabii olarak geçirmeleri sağlanır.

Birçok hastalığın sebebi Batı tarzı hayat

Çocukların çeşitli bakteri ve virüslere karşı aşılanmaları, hayvanlarla temaslarının ortadan kalkması, çok temiz ortamlarda büyütülmeleri, çok fazla antibiyotik kullanılması, küçük yaşlarda geçirilen enfeksiyonların azalması, sezaryen doğumlardaki artış, anne sütü yerine mamalarla beslenme, katkı maddesi içeren yiyecek ve içeceklerin ve hazır gıda tüketiminin artması, şişmanlık, çocukların kapalı ortamlarda alerjenlere, sigara dumanı, kimyasal maddeler gibi irritanlara ve elektronik aletlerden kaynaklanan elektromanyetik alanlara daha fazla maruz kalmaları Batı tarzı hayatın temel özelliklerinden bazıları.

İşte, başta kanserler, kardiyo-vasküler hastalıklar, astım ve alerjiler olmak üzere birçok hastalığın Batı tarzı hayatla alâkalı olduğu ileri sürülüyor ve bunun kanıtları ortaya konuyor.

Antroposofik eğitim

Antroposofi, tıptan başka, eğitime, sanata, mimariye ve ziraata da uygulanıyor. Bugün dünyada bu doktrine göre eğitim veren ve Waldorf ismiyle bilinen sayıları 1000’e yaklaşan okullar ve sadece Almanya’da 500 Waldorf çocuk yuvası vardır.

Bu görüşe göre, eğitimlerin en gerçeği, organik olarak insanın, toprağın ve kültürün özünden doğar. Bu eğitim modelinde çocuklar ve gençler yani “insan olmaya çalışan ruhani varlıklar” her biri yedi yıllık üç evreden geçerler. Eğitiminin amacı bağımsız düşünebilen, kendilerini bilen, dünyada kendilerini güvende hisseden ve hünerlerini ortaya koyabilen bağımsız bireyler yetiştirmektir.

Eğitim tabii ortamda yapılır. Teknoloji ve tahta parçalarıyla hayal gücü geliştirilerek yapılan eğitim yaratıcılık ağırlıklı ve dersler öğrenciye model olabilecek kişiler tarafından veriliyor. Örneğin resim dersi, öğretmenden değil ressamdan, müzik dersi piyanistten alınıyor.

Waldorf eğitiminde, not vermek, sınıfta kalmak yoktur, ilkokulda sınıf öğretmeni tüm dersleri hazırlar ve uygular, bütün bir dönem her sabah ilk iki saat bir ana konu işlenir, ‘eyleyerek öğrenme’ uyarınca önce yazma, sonra okuma öğrenilir.

Oyunlar ve şarkılarla çocuğun ilgisi canlı tutularak dersler sadece uslu uslu oturulacak saatler olmaktan çıkarılır. Birinci sınıftan itibaren iki yabancı dil öğrenilmeye başlanır.

Ortaokulda el işi, işletme ve toplumsal çalışmalarla uygulamalı eğitime ağırlık verilir. Dil yetisi ve toplumsal iletişimin gelişmesine ket vurmamak bakımından bilgisayar ancak ortaokulda öğrenilir. Teknoloji ve bilgi işlem dersleri başlar.

Öğretmen karne hazırlamaz, ama her çocuğun yetenekleri ve kişisel gelişimi hakkında defter tutar. Velilerle çok sık görüşülür. Okul velilerle öğretmenlerden oluşan ve her hafta toplanan bir kurul tarafından idare edilir.

Posted in AŞI VE İLAÇ | Leave a Comment »

MODERN TIBBIN SONUNU GETİREBİLEBİRLER

Posted by helalderman 28 Mart 2012



Dünya Sağlık Örgütü, antibiyotiklere direnç kazanan bakterilere karşı uyarıyor
16 Mart 2012 Cuma, 23:34:14

İngiliz Telegraph gazetesinin haberine göre Danimarka’nın başkenti Kopenhag’ta bulaşıcı hastalıklarla ilgili bir konferansa katılan Chan, dünyanın rutin ameliyatları imkansız hale getirecek bir antibiyotik krizi ile karşı karşıya olduğunu söyledi. Şimdiye kadar geliştirilen tüm antibiyotiklerin etkisini kaybedebileceği uyarısında bulunan Chan, tüberküloz, sıtma ve HIV-AIDS için geliştirilen ilaçların da aynı tehlike altında olduğunu belirtti.

Antibiyotiklerin yerini alacak ilaçların çok daha pahalıya mal olacağını ve tedavi sürecinin uzayacağını ifade eden Chan, “Antibiyotik direnci, ABD, Avrupa ve dünyanın diğer bölgelerinde hızla artıyor. Bu, mikroplara karşı ilk cephemizi kaybettiğimiz anlamına geliyor. Antibiyotiklere karşı dirençli mikroplara maruz kalan kişilerde ölüm oranı yüzde 50 artış gösterdi. Boğaz enfeksiyonu ve yaralanmaların insan hayatına mal olduğu eski günlere dönmek üzereyiz” dedi.

Antibiyotik direncini küresel, son derece ciddi ve hızla büyüyen bir tehdit olarak niteleyen Chan, bunun organ nakli, kemoterapi, prematüre bebeklerin bakımı gibi tıbbı girişimleri çok tehlikeli hale getireceğine dikkati çekti.

DSÖ, konuyla ilgili olarak kısa bir süre önce “Antimikrobiyal Direncin Büyüyen Tehdidi” adında bir kitap yayımlamıştı.

“Hastalıklara yol açan bakterilerin, tedavi için kullanılan antibiyotiklere direnç geliştirerek tepki verdiğine” işaret eden kitapta, birçok yaygın ve hayati tehlike arz eden enfeksiyonun tedavisinin giderek son derece güç, hatta imkansız hale geldiği vurgulanıyor.

Kitapta antimikrobiyal dirence antibiyotiklerin yanlış ve gereksiz kullanımının yol açtığını belirten DSÖ, hükümetlere antimikrobiyal direnç ile ilgili araştırmalara destek vermeleri çağrısında bulundu.

Posted in AŞI VE İLAÇ | Leave a Comment »

GİZLİ SUSUZLUK SONUÇLARINDAN BİRİ;REFLÜ

Posted by helalderman 23 Mart 2012



Gastroösofagiyal reflü (GÖR) mide içinde bulunan yemek ve asitin yemek borusuna (Ösefagus) geri tepmesine verilen isim. Göğüste yanma yaptığı için halk arasında “göğüs yanması” olarak bilinir. Reflü ülkemizde ve tüm dünyada çok sık görülüyor. Endüstriyel, rafine gıdalar ile beslenenlerin en az %20’sinde reflü olduğu, hatta bu rakamın %50’leri geçtiği söyleniyor.

Asit azaltan ilaçlar grup olarak birçok ülkede en çok satan ilaçla arasında birinci ya da ikinci sırada. Her ne kadar aksini iddia edenler varsa da bu ilaçların hastalığı tedavi edici bir niteliği yok. Tıpta müthiş ilerlemeler olmasına, bir yığın modern mide ilaçlarının keşfine rağmen reflü şikayetlerin görüldüğü insanların sayısı azalmak bir tarafa roket hızı ile yükselmekte!!

Prof. Dr. Ahmet Aydın’ın yazdığı bu yazıda tedavisinde asit azaltan ilaçların kullanıldığı göğüs yanması (reflü) ve mide ekşimesi gibi şikayetlerin ilaçsız, sadece diyet ile nasıl düzelebildiğini öğreneceksiniz.
Tıpta müthiş ilerlemeler oluyor. Bir yığın modern mide ilacı keşfediliyor. Bunlara rağmen reflü giderek artıyor? Neden?

Gastroözofagiyal reflü (GÖR) ya da kısacası reflü mide içinde bulunan yemek ve asidin yemek borusuna (Özofagus) geri tepmesine verilen isim. Göğüste yanma yaptığı için halk arasında “göğüs yanması” olarak da biliniyor.

Reflü ülkemizde ve tüm dünyada çok sık görülmekte. Endüstriyel ülkelerde insanların en azından yüzde 20’sinde reflü olduğu, hatta bu rakamın yüzde 50’leri geçtiği söylenmekte. Zaten ilaç satışları da bunu gösteriyor. Mide asidini azaltan ilaçlar grup olarak birçok ülkede en çok satan ilaçlar arasında birinci ya da ikinci sırada. Bu ilaçların hastalığı tedavi edici bir niteliği yok, sadece günü kurtarıyorlar. Zaten tedavi edici olsa idi bu kadar satılmazlardı.
Reflünün oluşum mekanizmasından biraz bahseder misiniz?

Yemek borusunun (özofagus) alt ucunun mide ile birleştiği yerde alt özofagus büzgeçi (sfinkter) denilen, kastan oluşmuş kapak benzeri bir yapı bulunuyor. Bu büzgeç yutma sırasında yemek mideye inerken gevşeyip açılıyor, diğer zamanlar büzüşüp kapanıyor. Normalde yemek borusu yolu ile mideye inen yiyecek nadiren mideden tekrar yukarıya, yemek borusuna çıkıyor. Olsa da bu çok kısa sürüyor.

Reflüde yemek borusu (özofagus) alt büzgeçi kapalı olması gerektiği zaman gevşer ve mide içeriği yemek borusuna geri kaçar. Mide şişkinliği mevcut durumu azdırıyor. Geri kaçış nadiren bu büzgeçin tonusunun (belirli kasılma hali) yetersizliğine, yani gevşekliğine bağlı.

Mide yüzeyini döşeyen hücreler midenin salgıladığı güçlü aside karşı dayanıklı. Halbuki yemek borusunun döşemesinin bu güçlü asitten korunacak bir özelliği yok. Uzun süre mide asidine maruz kalırsa burada mikropsuz bir iltihap gelişiyor; buna tıp dilinde ösofajit deniyor. Ösofajit uzun erimde yemek borusu kanserine yol açabiliyor.
Ne gibi belirtileri ve yan etkileri var reflünün?

Hastalar reflüyü genellikle göğüs kemiğinin altında bir “yanma” ve ”baskı” olarak hisseder, bazen de bu yanma hissi boğaza doğru yansır. Yanma ve baskı tarzında olan bu yakınmalar yemekten sonra artar ve bazen saatlerce sürebilir. Bazen ağza ekşi su da gelebilir. Astım, larenjit (ses kısıklığı), yutma güçlüğü görülebilir.

Reflü tedavi edilmez ise yemek borusunda darlık ve kanamalara yol açabiliyor. Astımlı hastaların en az üçte birinin altında sebep olarak reflü vardır. Uzun süre reflüsü olan bir kişide yemek borusu kanseri de gelişebiliyor.

Şekil 1. Mide ve yemek borusu
Reflü teşhisi nasıl konuyor? Tedavisi nasıl?

Hastanın şikayetleri iyi değerlendirilirse reflü teşhisi hiçbir laboratuar yöntemine başvurmadan genellikle rahat konuluyor. Başka şüpheli bir durum yoksa radyolojik incelemelere ve endoskopiye nadiren gerek duyuluyor.

Klasik reflü tedavisinde üç grup ilaç kullanılıyor; anti asitler, H2 reseptör kırıcıları ve proton pompa inhibitörleri. Antiasitler mide asidini nötralize eden bikarbonat gibi alkali maddeler. Diğerleri ise mide asidini azaltan ilaçlar. Bu ilaçlar grup olarak birçok ülkede en çok satan ilaçlar arasında birinci ya da ikinci sırada.

Her ne kadar akut devrede bu ilaçlar yemek borusundaki yanmayı azaltsa da hastalığı tedavi edici bir özellikleri yok. Uzun süre kullanılmaları halinde bir yığın ciddi yan etkileri de oluyor.

Sanılanın aksine reflülü hastalarda midenin asit üretiminde bir fazlalık yok. Hatta birçok reflülü hastada (özellikle yaşlılarda) mide asit salgısı düşük (1). Mide asidinin çok sayıda görevi var. Bunun ilaçlarla azaltılması bir yığın yan etkilere neden oluyor.
Biraz o yan etkilerden bahsetseniz. Çünkü o kadar çok insan bu ilaçları kullanıyor ki…

Evet, çok haklısınız. Üstelik hekimlerin büyük çoğunluğu bu yan etkileri hastalarına açık açık anlatmıyor. Mesela o hasta belki mide ilacı yüzünden zatüre oluyor ama kendisi bunu bilmiyor. Hatta muhtemelen hekimi de.
Mide ilacı yüzünden akciğer hastalığı geçiriyoruz yani…

Mesela ABD’de sağlık merkezlerine başvuran 364,683 hastanın üzerinde yapılmış bir araştırmaya göre asit azaltan ilaçları kullananlarda kullanmayanlara göre 4 kat fazla zatüre (akciğer iltihabı, pnömoni) olduğu saptanmış (2).

Çünkü mide asidinin önemli işlevlerinden biri de yiyeceklerimizle aldığımız mikropları öldürmek. Yani mide asidi bağışıklık sistemimizin en önemli üyelerinden biri. Mesela ülser hastalığına sebep olan helikopter bakterileri (helikobakterler) düşük asitli ortamlarda yaşama şansına sahip oluyorlar. Birçok mikrobik ishalin altında yatan neden de aynı.

Mide asidinin azalmasının başka bir zararı da B12 vitamini yetersizliğine yol açması. B12 vitamini yetersizliği çok önemli çünkü kansızlığa, halsizliğe, konsantrasyon zaafına, algılama bozukluklarına ve hatta bunamaya kadar varan ağır bulgulara yol açabilir. B12 vitamini eksikliği son yıllarda müthiş bir artış göstermekte. Yüzde 20’lere 30’lara varan oranlar bildiriliyor. Bunun temel nedenleri hekimlerin hastalarına kırmızı et yeme yasağı koymaları ve reçetelerine yazdıkları mide ilaçları!(3)

Mide asidinin B12 vitamini emilimine 2 temel faydası var. Mide asidi, diyet ile alınan B12 vitamininin diyetsel proteinlerden ayrılmasını sağlıyor. Aksi halde vitaminin bağırsaktan emilerek kana geçmesi çok zorlaşıyor. Yine B12 vitamininin emilebilmesi için midede intrinsik faktör denilen bir yapıyla birleşmesi gerekiyor ki, bu faktörün salgılanması da asit azlığında azalıyor.

Mide ilaçlarının bir zararı da protein sindirimini bozması. Yeteri kadar sindirilmemiş protein parçacıkları kana geçer. Sonuçta bir yığın alerjik, psikiyatrik (otizm, depresyon, hiperaktivite) enflamatuvar ya da otoimmün hastalık (Haşimoto tiroidit, mültipl skleroz, romatoid artrit, lupus, ülseröz kolit, astım, vb.) gelişebiliyor.

Mide asidinin azalması diyet ile alınan kalsiyum ve demir gibi minerallerin emilimini de azaltıyor. Mide asidini azaltan ilaçlar bu kadar çok kullanıldığına göre yemek borusu kanserlerinin de azalması gerekiyordu. Ne gezer? Tam tersine son 15-20 yemek borusu kanserleri 3-4 kat arttı (4).
Beslenme alışkanlıklarımızın reflü ile bir ilişkisi var mı?

Şişman kişilerin çoğunda reflü var. Bu nedenle fazla yağlı yiyeceklerin reflüye neden olduğu ileri sürülmüş. Fakat reflünün diyetteki yağ miktarı ile değil, şişmanlıkla ilgisi olduğu gösterilmiş (5).

Buna karşılık rafine (hızlı kana karışan) şekerlerin diyetteki fazlalığı ise reflüye neden olmakta. Yapılan bir araştırmada reflüsü olan hastaların diyetindeki glisemik endeksi yüksek gıdalar çıkartıldığında hastalık belirtilerinin bir hafta içerisinde düzeldiği gösterilmiş (6). Hatta bu çalışmaya katılan hastalar alkol, sigara ve kahve gibi kötü alışkanlıklarına devam etmelerine rağmen reflü şikayetleri düzelmiş. Bahsi geçen hastalar mide ilaçlarının tümünü kesmişler. Maalesef bu konuda yapılan tek araştırma bu.

Bizim gözlemlerimiz de aynı şekildedir. Düşük şekerli bir diyet olan “Taş Devri diyeti”ni uygulayan kişilerin çok büyük bir bölümünde (neredeyse hepsinde) reflü birkaç gün içinde kendiliğinden kayboluyor. Düşük şekerli diyetin reflüyü nasıl azalttığının mekanizması iyi bilinmemekte.

Bu aşamada Dr. Batmanghelidj’in açıklamaları önemli. Daha önce de su konusunda anlattığım gibi birçoğumuzda bulanan gizli susuzluk nedeni ile (yani eğer yeterli sıvı almıyorsak) vücudunuz histamin salgısını artırıyor (zaten asit ranitidin, simetidin gibi mide ilaçları da histamin salgısını azaltıyorlar). Histamin akciğer damarlarını ve uzuvlarımızdaki damarları büzerek sıvı kaybını önlüyor. Böylece beyne daha fazla kan gitmesini sağlıyor. Fakat bunun karşılığında histamin mide asit salgısını da artırıyor.

Midede proteinli gıdayı sindirecek olan asit, mide döşemesindeki hücrelere zarar vermiyor. Hâlbuki onikiparmak bağırsağının hücreleri aside mide hücreleri gibi dirençli değil. Normalde mide asiti arttığında sekretin denilen hormon da artarak pankreastan bikarbonat salgısını artırıyor.

Ancak midedeki asiti nötralize edecek kadar bikarbonat salgılandığında mide kapısı (pilor) açılarak mide asiti ve yiyecekler onikiparmak bağırsağına geçebiliyor. Eğer geçerse onikiparmak bağırsağına geçen asit buradaki döşemeyi (mukoza) tahrip ederek ülser yapıyor.

Neyse ki çoğu kez pilor spazma uğrayarak bu duruma izin vermiyor. Ama bu sefer mide içi basıncı artıyor. Sonuçta mide içeriği yemek borusuna kadar geri tepiyor. İşte reflü dediğimiz şey bu. Bu arada midenin kronik olarak şişkin olmasmide üst kapısının diyafram yarığına (hiatus) fıtıklaşmasına neden oluyor (hiatus fıtığı).

Aslında başka bir sorun da mide asit salgısının azalması. Ülser şikayeti olan kişilerin çoğunun mide asit salgısı sanılanın aksine düşük oluyor. Midedeki proteinler asitle yeterince parçalanamayınca mide kapısı açılmıyor ve sonuçta mide içeriği yemek borusuna kadar geri tepiyor

Bence hipoglisemide de benzer şeyler oluyor. Hipoglisemi sırasında vücudumuz kan şekerini yükseltmek için adrenalin ve kortizol gibi stres hormonlarını artırıyor. Biliyorsunuz kortizol mide asit salgısını artıran bir hormon. Pankreas kortizolün fazladan salgıladığı bu asiti nötralize edecek kadar bikarbonatı kısa zamanda salgılayamadığı için az önce anlattığım gibi pilor sıkı sıkıya kapanıyor. Mide içi basıncı artıyor, yiyecekler bağırsağa geçemiyor ve artan basınç nedeni ile yemekborusu alt büzgeçi açılıyor. Sonuçta mide içindeki yiyecekler ve kortizol yüzünden artan mide asidi yemek borusuna geri tepiyor.
Suyun da reflü ve ülser tedavisinde çok önemli olduğu söyleniyor. Bu nasıl oluyor?

Birçoğumuzun yeteri kadar su içmediği açık. Bu nedenle vücudumuz tam anlamı ile görevlerini yerine getirmiyor ve çeşitli kronik hastalıklar ortaya çıkıyor. İran asıllı ABD’de yaşayan Dr. Fereydoon Batmanghelidj (Feridun Batmangeliç) Su: Hasta Değil, Susuzsunuz kitabında tüm hastalıkların en önemli nedenin, vücudun susuz kalması olduğunu söylüyor (7). Bu bilim adamına göre yeterli su tüketimi nerdeyse bütün hastalıkların korunmasına yardımcı olabiliyor. Yeterli suyun en faydalı olduğu hastalık ise reflü ve ülserler.

Dr. Fereydoon Batmanghelidj’in hikayesi çok ilginç. Batmanghelidj İran İslam Devrimi sırasında 1979 yılında idamla yargılanmak üzere hapiste yatıyor. Hapishanedeki ilk günlerinde şiddetli kıvrandırıcı ülser ağrısı olan bir mahkûma hapishanenin revirinde hiç ilaç olmadığı için iki bardak su veriyor. Ağrı 8 dakika içinde geçiyor. Daha sonra hastası 3 saatte bir 500 mL (1 küçük pet şişe ya da 2 büyük su bardağı) su içmeye devam ediyor. Akut dönem geçtikten sonra hastaya yemekten yarım saat önce 250mL yemekten 2.5 saat sonra 250mL ve aralarda istediği kadar su içmesini öneriyor. Hasta yıllarca mide ağrısı çekmiyor.

Batmanghelidj ilk hastadan sonra hapisten çıktığı 1982 yılına kadar 3000’den fazla ülserli mahkûmu sadece suyla tedavi ediyor. Hapse girdiğinden bir yıl sonra ilk duruşmaya çıktığında hâkime insan sağlığı için çok önemli bir buluş yaptığını, yaptığı bu buluşun İran ve Batı tıp dergilerinde yayınlanması için bir makale yazdığını söylüyor. İdam edilmeden önce bu yazıyı kendisine teslim etmek istiyor. Hâkim duygulanıyor ve cezasını 3 yıla indiriyor. Daha sonraki aylarda ise erken tahliye kararı veriyor. Fakat Batmanghelidj araştırmalarını tamamlamak için erken tahliye teklifini kabul etmiyor, izin alarak fazladan birkaç ay daha hapishanede kalıyor (toplam 2 yıl 7 ay) ve çalışmalarını tamamlıyor (7).

Resim 1. Dr. Fereydoon Batmanghelidj
Siz reflüyü nasıl tedavi ediyorsunuz?

Reflü ve ülseri benzer şekillerde tedavi ediyorum. İkisini birlikte anlatayım. Acil tedavinin ilk adımı hastaya 3 saatte bir 500 mL (1 küçük pet şişe ya da 2.5 büyük su bardağı) su vermek (günde toplam en az 4 litre). Akut dönem geçtikten sonra hastaya yemekten yarım saat önce 250mL yemekten 2.5 saat sonra 250mL ve aralarda istediği kadar su içmesini öneriyorum. Daha önce de anlattığımız gibi Dr. Batmanghelidj bu şekilde binlerce hasta tedavi etmiş.

İkinci önemli adım rafine şekerlerin, un ve şekerden mamul gıdaların, belirgin bir şekilde azaltılması. Taş Devri diyeti bu amaca çok uygun.
Zatürree-mide ilaçları

ABD’de yapılan bir araştırmaya göre primer bakım merkezlerine başvuran 364,683 hastanın üzerinde yapılmış (6). Bu hastaların 5,551’inde primer pnömoni (zatürree) saptanmış. En az bir yıl asit salgısı azaltan ilaç kullanan kişilerde pnömoni sıklığı %2.45 iken, bu tip ilaçları kullanmayanlarda oran %0.6 olarak bulunmuş; yani dört kez daha az pnömoni olmuş.

Mide asidinin önemli işlevlerinden biri de yiyeceklerimiz ile aldığımız mikropları öldürmektir.

Yanı mide asidi bağışıklık sistemimizin en önemli üyelerinden biridir. Yukarıdaki sözü edilen çalışmada zatürreenin mide asidi azaltan ilaçları kullananlarda 4 kat fazla görülmesi bu konunun önemini daha da iyi vurgulamaktadır.
B12 vitamini-mide ilaçları

Mide asidinin azalması diyet ile alınan B12 vitamininin diyetsel proteinlerden ayrılmasını engeller. B12 vitamini eksikliği son yıllarda müthiş bir artış göstermektedir. Bunun temel nedenleri kırmızı et yeme yasağı ve mide ilaçlarıdır (7). B12 vitamini eksikliği kansızlığa, halsizliğe, konsantrasyon zaafına ve hatta bunamaya kadar varan ağır bulgulara yol açabilir.

B12 yetersizliğinden korunmak için asit azaltan ilaçlar kesilmeli ve C vitamini ya da diğer doğal asitli yiyeceklerden zengin bir diyet ile beslenilmelidir.
Mide ilaçları ve hazımsızlık

Mide ilaçları asit salgısını azalttığından ya da var olanı etkisizliştirdiğinden protein sindirimi büyük ölçüde bozulur. Bu durum sonucunda yeteri kadar sindirilmemiş protein parçacıkları kana geçer. Sonuçta bir yığın alerjik, enflamatuvar ya da otoimmün hastalık (Hoshimoto tiroidit, mültipl skleroz, romatoid artrit, lupus, ülseröz kolit, astım vb) gelişebilir.
Mide ilaçları ve minerallerin emilimi

Mide asidinin azalması diyet ile alınan kalsiyum ve demir gibi minerallerin emilimini de azaltır. Örneğin antiasitler fazla kalsiyum içermesine rağmen mide asitliğini azalttığı için iyi bir kalsiyum kaynağı değillerdir.
Kanser ve reflü ilaçları

Mide asidini azaltan ilaçların Barett ösefagusunu azaltması lazım geldiği varsayıldığına göre, son 15-20 yıldır yemek borusu kanserlerininin de azalmasını beklerdik. Halbuki bu dönem içinde ösefagus kanserleri 3-4 kat artmıştır !! (8-10)
KAYNAKLAR

Vaezi MF, Singh S, Richter JE. Role of acid and duodenogastric reflux in esophageal mucosal injury: a review of animal and human studies. Gastroenterology 1995; 108:1897–1907
Laheij RJF, Sturkenboom MCJM, Hassing R-J, Dieleman J, Stricker Bruno HC, Jansen JBMJ. Risk of Community-Acquired Pneumonia and Use of Gastric Acid–Suppressive Drugs.JAMA. 2004;292:1955-1960.
Bradford GS, Taylor CT. Omeprazole and vitamin B12 deficiency. Ann Pharmacother. 1999 May;33(5):641-3.
Anderson LA, Murray LA, Murphy SJ, Fitzpatrick DA, Johnston BT, Watson RGP, McCarron P, Gavin AT . Mortality in Barrett’s oesophagus: results from a population based study Gut 2003;52:1081-1084
Ruhl CE, James E. Everhart JE. Overweight, but Not High Dietary Fat Intake, Increases Risk of Gastroesophageal Reflux Disease Hospitalization: The NHANES I Epidemiologic Followup Study 1999; 7: 424-435
Yancy WS Jr, Provenzale D, Westman EC. Improvement of gastroesophageal reflux disease after initiation of a low- carbohydrate diet: five brief case reports. Altern Ther Health Med 2001;120(6):116-9
Batmanghelidj F. Water Cures: Drugs Kill, Global Health Solutions, 2003
Laheij RJF, Sturkenboom MCJM, Hassing R-J, Dieleman J, Stricker Bruno HC, Jansen JBMJ. Risk of Community-Acquired Pneumonia and Use of Gastric Acid–Suppressive Drugs.JAMA. 2004;292:1955-1960.
Bradford GS, Taylor CT. Omeprazole and vitamin B12 deficiency. Ann Pharmacother. 1999 May;33(5):641-3.
Glenn, T.F. Esophageal cancer. Facts, figures and screening. Gastroenterol Nurs., 2001 Nov-Dec, 24(6): 271-3.
Anderson LA, Murray LA, Murphy SJ, Fitzpatrick DA, Johnston BT, Watson RGP, McCarron P, Gavin AT . Mortality in Barrett’s oesophagus: results from a population based study Gut 2003;52:1081-1084
Gerson L.B. Triadafilopoulos, G. Screening for esophageal adenocarcinoma. An evidence-based approach. Am J Med, 2002 Oct 15, 113(6): 499-505.

Prof. Dr. Ahmet AYDIN

İÜ Cerrahpaşa Tıp Fak. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları ABD, Metabolizma ve Beslenme Bilim Dalı Başkanı

http://www.beslenmebulteni.com

Posted in FAYDALI BESİNLER | Leave a Comment »

Modern tıbbın sonunu getirebilirler

Posted by helalderman 17 Mart 2012


Dünya Sağlık Örgütü Genel Direktörü Chan, antibiyotiklere direnç kazanan bakterilerin modern tıbbın sonunu getirebileceği uyarısında bulundu

İngiliz Telegraph gazetesinin haberine göre Danimarka’nın başkenti Kopenhag’ta bulaşıcı hastalıklarla ilgili bir konferansa katılan Chan, dünyanın rutin ameliyatları imkansız hale getirecek bir antibiyotik krizi ile karşı karşıya olduğunu söyledi. Şimdiye kadar geliştirilen tüm antibiyotiklerin etkisini kaybedebileceği uyarısında bulunan Chan, tüberküloz, sıtma ve HIV-AIDS için geliştirilen ilaçların da aynı tehlike altında olduğunu belirtti.

Antibiyotiklerin yerini alacak ilaçların çok daha pahalıya mal olacağını ve tedavi sürecinin uzayacağını ifade eden Chan, “Antibiyotik direnci, ABD, Avrupa ve dünyanın diğer bölgelerinde hızla artıyor. Bu, mikroplara karşı ilk cephemizi kaybettiğimiz anlamına geliyor. Antibiyotiklere karşı dirençli mikroplara maruz kalan kişilerde ölüm oranı yüzde 50 artış gösterdi. Boğaz enfeksiyonu ve yaralanmaların insan hayatına mal olduğu eski günlere dönmek üzereyiz” dedi.

Antibiyotik direncini küresel, son derece ciddi ve hızla büyüyen bir tehdit olarak niteleyen Chan, bunun organ nakli, kemoterapi, prematüre bebeklerin bakımı gibi tıbbı girişimleri çok tehlikeli hale getireceğine dikkati çekti.

DSÖ, konuyla ilgili olarak kısa bir süre önce “Antimikrobiyal Direncin Büyüyen Tehdidi” adında bir kitap yayımlamıştı.

“Hastalıklara yol açan bakterilerin, tedavi için kullanılan antibiyotiklere direnç geliştirerek tepki verdiğine” işaret eden kitapta, birçok yaygın ve hayati tehlike arz eden enfeksiyonun tedavisinin giderek son derece güç, hatta imkansız hale geldiği vurgulanıyor.

Kitapta antimikrobiyal dirence antibiyotiklerin yanlış ve gereksiz kullanımının yol açtığını belirten DSÖ, hükümetlere antimikrobiyal direnç ile ilgili araştırmalara destek vermeleri çağrısında bulundu.
http://www.haberturk.com/etiket/antibiyotik

Posted in AŞI VE İLAÇ | Leave a Comment »

SEZERYAN SONRASI NORMAL DOĞUM HİKAYESİ -II

Posted by helalderman 06 Mart 2012


BİR AYDA 3 SSVD HİKAYEMİZ OLDU BUNLARDAN BİRTANESİ 42 HAFTA 2 GÜN BEKLEYİŞİN ARDINDAN;

Zeyneb Irem
nihayet ssvd hikayem

dogum oncesinde surekli sizlere doktorumla olan gorusmelerimi ve gelismeleri bildirmistim. yardimlariniz ve dualariniz hepinize cok tesekkur ederim. bir yerlerde birilerinin sizi dusundugunu sizin icin dua edip sizi desteklediklerini bilmek cok guzel gercekten cok sagolun…

uzun dokuz aylik yolculugun sonunda nihayet 42+2 de 22 subat sali gecesi kizim dunyaya gelmeye karar verdi. gun icerisinde iki saat yol yurumustum ve hafif hafif kasilmalarim oluyordu. moralim cok bozuk yorgunum ve artik ne yapacagimi hic bilemiyorum.saat 12 gibi kasilmalar basladi ama cok hafif. gece saat 01:00 daha bir sıklastı sankı. ben bir yandan da dua ediyorum dogum sancim baslamis olsun diye. gece boyu kasilmalarim devam etti. 5 dakikada bir gelen 30- 40 saniye suren kasilmalar. ara ara 3 dakikada bire dustugu de oluyordu bazen de 10 dakikada bir geliyordu. bu duzensizlik beni kaygilandiriyordu hicte nette okudugum gibi gittikce suresi uzayan ve arasi sıklasan sancilar degildi bunlar. dayanilmayacak gibi de degildi. hatta sanci aralarinda uyuyor tam sanci gelecegi zaman uyaniyordum vucudum sinyal veriyordu resmen hemen ayaga kalkiyor sanciyi ayakta karsiliyor bir yandan da derin nefesler alarak bebegime oksijen gondermeye calisiyordum. bebegim de gece boyunca benim gibi uyanikti ve surekli hareket ediyordu. onun hareket etmesi beni rahatlatiyordu.iyi oldugunu hissediyordum. ben vucudum ve bebegim grup calismasi yapiyorduk tek kelime ile mukemmeldi. tipki hayallerimdeki gibi yalnizdim sancilarrimi tek besima karsiliyor ara ara dusa giriyor rahatliyordum. bir ara esimden sanci geldiginde belime masaj uygulamasini rica ettim bu da cok ise yariyordu. enteresandir surekli midem bulaniyordu iki defa kustum bunun bana cok yardimci olduguna da inaniyorum.

boyle boyle sabahi ettik son derece soguk kanli bir sekilde panik yapmadan kahvaltimizi yaptik ben bulantim oldugu icin sicak bir corba icmeyi tercih ettim. yavas yavas hastane hazirliklarimi tamamladim. bu arada benim sancilar 20 dakikada bir gelmeye basladi. hastaneye erken gidiyor olmaktan da korkuyordum. bu sanci ile degil dogum acilma bile olmazdi belki.derken ogle oldu ve saat 13:30 gibi doktorumun muayenehanesine dogru yola koyulduk.

muyanehaneye varinca sancili oldugumu soyledik ve fazla beklemeden iceri girdik. once doktor aciklik kontrolu yapti ve hicbirsey soylemedi. ultrasondan bakti ve sadece “geliyor” dedi. sonra bebegin kalbini dinledik kan sayimim yapildi. doktorun yanina tekrar dondugumuzde “bebegim sıkıntıda degil degil mi” diye sordum. “olmaz olur mu yapmissin zaten yapacagini” dedi. “sancin var mi” diye sordu “eh var biraz” dedim. ama kendim bile inanmiyordum. doktor ” dogumun baslamis seni hastaneye alacagiz” dedi. “peki” dedik.

yol boyunca sadece bir defa kasilmam oldu. ben kara kara dusunuyorum “bu daha baslangic gercek dogum sancilari baslarsa ben nasil dayanacagim” diye. bir yandan da kendimi teselli ediyordum. sezeryen bile olsam ben elimden geleni yapmistim ve bebegime en azindan sancilarin baslamasi icin sans vermistim.

hastaneye vardigimizda doktorum “yaz” dedi. “sezeryen olmayi kabul etmiyorum. tum sorumluluk bana aittir. gerekli bilgi bana verilmistir.” aynen yazdim ve imzaladim. esim de sagolsun bir an bile tereddut etmeden imzaladi.

sonra icerisinde catal denilen o dogum koltugunun bulundugu bir odaya alindim. o tuhaf kiyafeti giydim. serum takildi “suni sanci istemiyorum ” dedim. ama dinleyen kim? bir yandan ne yaptiklarini da anlayamiyorum. “ne yapiyorsunuz simdi” diye sordum “doguruyorsun işte daha ne istiyorsun” diye cevap verdi ebe.

Aman Allahim kulaklarima inanamadim. ciddi ciddi doguruyordum galiba hem de agrisiz sancisiz. “kizim 8 santim acilmissin hic mi anlamadin?” diye sordu ebe. ve dogum basladi. yapilan fundal baskilar bir suru soylenmeler sonucunda yarim saat sonra bebegim dunyaya gelmisti.

“ne var normal doguracak. internette arastirmayi biliyorsunuz da bir ikinmayi beceremiyorsunuz vs…” ama kimin umrunda. ben istedigimi elde etmisim. 42 haftalik ssvd maratonunda nihayet bitis cizgisindeyim. onlar soylenip kiziyorlar ama ben onlara minnettarim ve surekli tesekkur ediyorum.

esim ve gorumcemle gitmistim hastaneye ben dogumhaneye alindiktan sonra onlari da odaya aliyorlar. benim sanci odasina alindigimi dusunurken yarim saat sonra hemsire giriveriyor iceri ve ” gozunuz aydin bebeginiz dunyaya geldi ” diyor. esim sokta ” bir yanlislik olmasin?” diyor. “yok zaten sizden baska dogumu olan yok ” diyor hemsire.

Allah a hamd olsun hic bir sorun yoktu. sadece bebegim kakasini yapmisti ve enfeksiyon testi gerekti.

nihayet dogumdan 24 saat sonra ben ve bebegim sicak yuvamiza donmustuk. kapidan iceri girerken zafer kazanmis bir komutan edasinda idim ki sormayin. Allaha sukur zorlu ve yorucu bekleyis sonunda hersey mutlu sonla noktalanmisti.

ssvd zorlu bir yol ve yol boyunca yalnizsiniz. ve bu yolda ilerlerken ne istediginizi cok iyi bilmeniz gerekiyor. ailenizin ve esinizin destegini mutlaka kazanmalisiniz. ozellikle de son haftalarda bu destege cok ihtiyac hissediyorsunuz.

sancilarada kesinlikle kendinizi sartlandirmayin agrisiz sancisiz da dogruluyor.

hastanede imza attiktan sonra artik kontrol sizde degil. imzayi aliyorlar ve bildiklerini okuyorlar. suni sanci ve fundal baski yapmaktan da hic cekinmiyorlar. bu noktada mumkunse doktorunuzla bunlari onceden konusmaniz iyi olur.

en onemlisi Rabbinize dayanin kendinize ve bebeginize de guvenmekten hic bir zaman vazgecmeyin. inanin bana bebekler sanci ile degil inancla doguyorlar.

ssvd yi basardiktan sonra size deli gozu ile bakan gozler bir anda hayranlik ve gibta ile bakmaya basliyor. doktorunuzdan tutun da hastane calisanlarindan cevrenizdeki insanlara kadar. Eh haliyle oz guveninizde artiyor. hakli olarak kendiniz ve bebeginiz ile gurur duyuyorsunuz.

son olarak gozlemledigim kadari ile doktorlar ve saglik calisanlari kadina ve doguma olan inanclarini yitirmisler. buna da yersiz kaygilarimiz ve anlamsiz paniklerimizle biz neden olmusuz. simdi o guveni tekrar kazanmanin ve onlara catir catir nasil dogrulacagini gostermenin tam zamani diyorum.

Allah’in isteyen herkese bu duygulari yasatmasi ve herseyin gonlunuzce olmasi dilegi ile…..

*EKLEMEK İSTERİMKİ GEREKSİZ YERE UYGULANAN BİR SUNİ SANCI UYGULAMASI(HATTA SSVD OLACAK KİŞİYE)
BİRDE KARNINA BASTIRARAK DOĞUMU İYİCE ÇIKMAZA SOKABİLECEK UYGULAMA MEVCUT…
BU DOĞAL DOĞUMLARDA VE HELEKİ SEZERYAN SONRASINDA OLMAMASI GEREKİRKEN GÖRDÜĞÜNÜZ GİBİ BEBEĞİ SAPASAĞLAM DOĞUVERDİ.

Posted in DOĞAL DOĞUM HİKAYELERİ | 15 Comments »

ISLAK MENDİL YUTTU FELÇ OLDU !

Posted by helalderman 29 Şubat 2012


Mehmet Ali Önsoy, 2 yaşındayken yuttuğu bir ıslak mendil yüzünden felç oldu…
Mehmet Ali Önsoy 7 yaşında, 2 yaşındayken yuttuğu bir ıslak mendil yüzünden felç oldu. Ailesi ile Fransa’da yaşayan Mehmet Ali Türkiye’de şifa buldu. Küçük çocuk, robot sayesinde destekli olarak yürümeye başladı.

Mehmet Ali Önsoy’un dedesi: “Torunum ıslak mendil yuttu. Annesi bezlediğinde poposunu siliyor ya bezi atmaya gittiğinde ordan bir tane çekmiş yutmuş. Kakasını yapamamaya başlayınca doktora götürdüler, kabızdır diye geçici tedavi verdiler. Bir hafta sonra torunum daha çok sıkılmaya başladı, tekrar götürdük, bu defa filme aldılar onları suçlamak için değil de filme alıyor ki çocuğun her yerini mikrop kaplamış ” dedi. Fransa’daki doktorların geç teşhisi hastalığın ilerlemesine sebep oluyor. Ameliyat da çare olmuyor. Türkiye’de sağlık alanındaki gelişmeleri duyan aile soluğu İstanbul’da aldı. Mehmet Ali, başta çocuk lokomatı olmak üzere yoğun bir fizik tedavi programına alındı.

Posted in AŞI VE İLAÇ | 1 Comment »

 
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 26 takipçiye katılın