helalderman

YEDİKLERİN KADAR DOĞALSIN…

Archive for Temmuz 2010

Gizlenen gerçek: Damarlarda kolesterol değil, kalsiyum birikiyor!

Posted by helalderman 30 Temmuz 2010


Gizlenen gerçek: Damarlarda kolesterol değil, kalsiyum birikiyor!

Damarların yaşla birlikte yavaş yavaş tıkandığı, kan akışının yavaşladığı, çeşitli doku ve organlara ait hücrelerin bu nedenle doğru dürüst beslenemediği, damarlarda tıkanıklar oluştuğu ve bu durumun kalp krizi dâhil birçok hastalığa neden olduğu tartışmasız bir gerçek…

Fakat söylenmeyen, nedense insanlar tarafından anlaşılması istenmeyen asıl gerçeği de lütfen görelim: Damarlarda tıkanıklığa ve daralmalara yol açan ‘aterom plağı’ adı verilen oluşumun yapısı, içeriği bu noktada gerçekten de çok önemli, çünkü gizlenen gerçekleri buradan da anlayabilirsiniz.

Daha önce yapılmış birçok araştırma var[1] ve biz de defalarca yazdık[2], yazılarımızı okuyanlar tekrarlar nedeniyle biraz sıkılacak ama yine yazalım. Damarları tıkacı yani aterom plağındaki bileşenler: Kalsiyum % 50, makrofaj ve hücre kalıntıları % 45, kolesterol % 3, diğer farklı bileşenler ise % 2 kadardır. Kısaca damarlarımızı tıkayan aterom plağını, buruşturup top şekline getirdiğiniz 100 cm’lik bir mezura olarak düşünün, buruşturulan 100 cm’lık mezuranın sadece 3 cm’lik kısmı kolesteroldür geriye kalan 97 cm’lik kısmın 50 cm’si kalsiyumdur.

‘Yağlar ve kolesterol damarlarda birikir’ diyebilen doktorlarımıza ‘kalsiyum da birikmiyor mu?’ diye mutlaka sorun! Nasıl bir sihirli-büyülü etkiyle % 3’ lük kolesterolün, % 97’lik kısmı oluşturduğunu, her şeye rağmen damar tıkanmalarında onlara göre, asıl gerçek suçlunun kolesterol olduğunu (?) dinlerken oldukça fazla eğleneceksiniz!

Sözün kısası, şayet gerçekten damarlarınızda daralmadan, kalp krizinden korkuyorsanız ve bu konuda gerçekten emin olmak istiyorsanız yapılacak tek şey var: Bazı (radyasyon vb) riskleri göze alıp, doktor kontrolünde damarlarınızdaki kalsiyum (birikim) miktarını ölçtürmek, bu konuda yapabileceğiniz en iyi ve en gerçekçi adım bu olacaktır.

Damarlardaki kalsiyum miktarının ölçülmesi damar tıkanıklığı ve kalp krizi riskleri konusunda iddia edilen birçok risk faktörüne göre en gerçekçi değerlendirmedir. Nedeni basit, çünkü bu yöntem; düşük ya da yüksek kan kolesterol, tansiyon, şeker, böbrek hastalığı gibi bazı sözde risklerden son derece bağımsız; söylemlere, istatistiklere, tahminlere ve kolesterol dedikodularına göre değil, nesnel fiziksel gerçeklik kavramı (kalsiyum birikimi) üzerinde çalışır. Nesnel gerçek, kalsiyum birikiminin damarlarda kolesterolden 20 kat fazla görülmesi, kalsiyum birikiminin çok yoğun olması ve damarlardaki kalsiyum miktarının çeşitli yöntemlerle şimdi çok rahat ölçülebiliyor olmasıdır. Kan kolesterol düzeyi ne olursa (düşük ya da yüksek) olsun, şayet damarlarda kalsiyum birikimi yoksa söz konusu kişinin kalp krizi geçirme ihtimali hiç yoktur, yani kalp krizi geçirme ihtimaliniz ‘yüzde sıfır’dır.[3]

Bizim defalarca söylediğimiz ve ‘kolesterol ve akıl oyunları’ kitabında geniş yer verdiğimiz konu şu sıralarda yine tekrar gündemde. Nitekim en son olarak, yakın bir zamanda Tamar S. Polonsky ve arkadaşlarının[4] yaptığı bir çalışmada bunu doğrulamaktadır. Bu son araştırma sağlık haberlerimizde[5] şöyle yer aldı:

”…. ABD’de yapılan bir araştırmaya göre, kalp damarlarındaki kalsiyum oranı, kalp krizi riskini önceden haber verebilecek. Kalp damarlarındaki kalsiyum oranının, kalp krizi riskini önceden haber verebileceği belirtildi. Amerikan Tıp Derneğinin (JAMA) dergisinde yayımlanan araştırmada, kalp damarlarında kalsiyum birikmesinin kalp ve damar hastalıklarının habercisi olabileceği ifade edildi. Araştırmaya göre, bilim adamları 2000 ile 2008 yılları arasında kalp ve damar hastası olmayan 5878 kişide koroner arter kalsiyum skorlama (KAKS) tekniği kullanılarak ölçüm yapıldı. Ölçümlerden 5 yıl sonra kalp ve damar hastalıklarına yakalanma riski, iki araştırma modeline göre sınıflandırıldı. Birinci modelde kişilerin yaşı, ırkı, cinsiyeti, sigara kullanımı, hipertansiyon ve bunun için kullanılan ilaçlar ve kolesterol oranı göz önüne alındı. İkinci modeldeyse, birinci modeldeki unsurlara koroner damar kalsiyum skorlaması dahil edildi. İki modelin ortaya koyduğu sonuçları karşılaştıran araştırmacılar, ikinci modelin yani KAKS’ı göz önünde bulunduran modelin kalp ve damar hastalığı tehlikesini daha iyi haber verdiğini tespit ettiler. Bilim adamları kalp damarlarında biriken kalsiyumu saptamanın, kişinin kalp ve damar hastalıklarına yakalanma riskini önceden belirlemede daha verimli sonuç verdiğini ifade ediyorlar.”

Haber okundu ama çoğu kimse sorgulamadı…

“Sıkıysa, kolesterole yaptığınızı kalsiyuma da yapın, kalsiyum içeren besinleri de yasaklayın görelim” diyeceğim ama böyle bir şakayı bile ciddiye almış, ciddiye alabilecek araştırmalar ve araştırmacıların var olduğunu[6] zaten biliyorum. Bu nedenle öncelikle önemli bir hatırlatma yapmalıyız. Bu araştırmayı okuyan, damarlarda kalsiyum birimi olduğunu gören[7] ve kabul eden bazı kişileri uyarmalıyız! Uyarımız şu: Sakın ha, kandaki kalsiyum düzeyi ile istatistiksel bağlantılar kurup insanlara kalsiyum içeren besinleri filan yasaklamayın, kanda kalsiyum düzeyini düşüren çeşitli ilaçlar yapmayın; bizim düşüncemize damarlarda kalsiyum birikiminin, kan kalsiyum düzeyi ile hiçbir mantıksal bağlantısı yok. Bu durumun açıklamasını biz daha önce [8] defalarca yapmıştık. Hatırlarsanız ‘tüberküloz’ hastalarındaki akciğer filmlerine bir bakın ve mümkünse tüberküloz hastalarının akciğer filmleri üzerinde, kalsiyum lekelerinin nasıl oluştuğu üzerinde biraz düşünün[9], damar sertliğini (aterosklerozu) anlayacaksınız demiştik! Anlayanlar anladı, anlamayanlar için ise gerçekten yapacak bir şey yok…

Yani kan kolesterol düzeyi için yaptığınız saçmalığın bir tekrarını yeniden kalsiyum için lütfen yapmayın, ‘damarlarda kalsiyum birikiyormuş’ diye kalsiyum içeren besinleri yasaklamayın!

Konumuza dönersek, damarlarda kalsiyum ölçümü gerçekten çok önemli: Gerçekten kan damarlarında damar kireçlenmesi (ateroskleroz) oluşabiliyorsa, kişinin kan kolesterolü, tansiyonu, şekeri ne olursa olsun, özellikle kalp krizi geçiren hastaların damarlarında mutlaka, istisnasız bir şekilde kalsiyum birikimi mutlaka oluyor.

Oysa kardiyoloji dünyasının iddialarının birisi olan ‘kan kolesterol’ düzeyi ise tamamen istatistiksel zorlamalarla, mutlak değil rölatif risklerle dolu! Kalp krizi nedeniyle ameliyat olmuş kişilere baktığınızda kan kolesterol düzeyi ile doğrudan bir bağıntı kurmanız gerçekte imkânsız, hastaların yarısından fazlasında kan kolesterol düzeyinin normal sınırlar içinde olması bu nedenle kaçınılmaz.[10]

Damarlarda kalsiyum birikimi ise çok farklı!

Var olan nesnel ve fiziksel bir gerçek, görünür elle tutulabilir ve kalsiyum birikimi periyodik olarak izlenebilir!

Damarlarda kalsiyum birikimi ile ilişkili araştırmaların hepsi çok iyi, mükemmel bulgular.

Fakat bizim geçmişten gelen, eskimiş ve anlamı kalmamış insanlarımızın bilinçaltına kadar zorla işlemiş, açıklanması gereken bir sorun var!..

“Kandaki fazla kolesterol damarlarda birikiyor, damarları tıkıyor” cümlesi sizin kulaklarınızı rahatsız etmiyor mu? Damarlarda kalsiyum birikiminin oranını öğrendiğinizde, bu cümleyi işittiğinizde veya söylediğinizde artık sizler de rahatsız olmuyor musunuz?

Hala birileri hiç sıkılmadan, utanmadan nasıl oluyor da ‘damarlarda çok kolesterol biriktiğini’ söyleyebiliyor gerçekten anlamak mümkün değil. Bunca araştırmaya rağmen damarlarda biriken maddenin sadece kolesterol molekülleri olduğu söylenebiliyorsa ve bilgisizlik söz konusu değilse, burada iki ihtimal var, ikisi de birbirinden kötü! Fakat hangisinin daha kötü olduğunu gerçekten ben de bilmiyorum: Ya insanları gerçekten cahil, bilgisiz, aptal sanıyorsunuz ya da bilerek, isteyerek, kasten insanları bilgisiz, cahil bırakıyorsunuz! Hangisinin daha kötü olduğuna siz karar verin!

Neden insanlara damar sertliğine neden olan aterom plakları içindeki sadece kolesterolü (% 3) söylüyor, fakat damarlardaki kalsiyum (% 50) birikimini söylemiyorsunuz?

“Damarlarda kolesterol birikirmiş!”

Buyurun, ‘Halep oradaysa, arşın burada’ desem de bazıları için hiç fark etmeyecek.

Çünkü ‘damarlarda kolesterol birikir diyenler’ ya Halep’e hiçbir zaman gitmediler, ya da arşının ne olduğunu hala bilmiyorlar!…

Mevlüt Durmuş

Uzm.Biyolog

http://www.kolesterolmasallarblogspot.com

Posted in AŞI VE İLAÇ | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , | 2 Comments »

RAFİNE TUZ VE DOĞAL TUZUN FARKI

Posted by helalderman 29 Temmuz 2010


Doğal tuz, sodyumun nefretine karşı!

Hayat su ve tuz ile başlıyor.

Tuz’un tarihini araştırdığımızda 14.000 farklı kullanım alanı olduğunu, tarihte medeniyetler arasında tuz savaşları yapıldığını, tuza hakim toplumların gelişip zenginleştiğini öğreniyoruz.

Tuz ile ilgili en eski kalıntılar, M.S.1000 yılına ait. O dönemde yaşayan Büyük Maya Uygarlığı, tuz üretimini kontrol ederek yükselmiş, tuz ticareti sayesinde zenginleşmiş ve tuz kaynaklarının kontrolü için yapılan sürekli savaşlara rağmen gelişmiştir.
Avrupalılar geldiğinde Maya Uygarlığı çöküş aşamasındaydı ve bu durumun temel göstergelerinden biri de tuz ticaretindeki krizdi.
Mayalar tuz’u; doğum kontrolü için mercanköşkü ve xul ağacının yaprakları ile, epilepsi için yağ ile, doğum sancısını hafifletmek için bal ile karıştırarak kullanmışlar.

Mayalar bitkilerden tuz elde etmesini de biliyordu. Otlarla birlikte bitki ve bazı palmiye türlerini yakıyor ve küllerini daha sonra buharlaştırdıkları salamuraya atıyorlardı.

Bu teknik tüm Amerika ve Afrika’da dış dünyadan ayrı yaşayan orman kabilelerinde kullanılıyordu.

Tuz eski geleneklerde; hem doğum hem de ölümle ilgili törenlerde kullanılırdı. Yeni evlilerin evlerinin dört köşesi de tuzlanırdı, bunu da kötü ruhları kovmak veya uzak tutmak için diye açıklarlardı.

Tuz’un içinde fizik bedeni de oluşturan her tür titreşim oranının mevcut olduğu çok eskilerden beri fark edilmişti. Masada tuz’unuzu paylaştığınız kişiyle dost olursunuz, çünkü onunla aynı frekansta titreşirsiniz.

Eskiden beri yemeklere konulan tuz, aslında düşünme yetisine sahip olabilmek için konuluyordu!

Bütün düşüncelerimiz ve bunların kaynağı, su ve tuza bağlı!

Doğada var olan doğal tuz’da 84 element bulunuyor, insan bedenindeki tuz da aynı doğadaki tuz gibi 84 elementten oluşmakta. Doğa aslında doğal olan her şeyde ihtiyaçların tamamını sağlıyor!
Bedeninizde tuz olmasaydı hiçbir şeyi düşünemeyeceğinizi biliyor muydunuz?

Bütün düşüncelerimiz ve bunların kaynağı, su ve tuza bağlı.
Burada daha sağlıklı olmak için değil, daha şuurlu olmak için belirli bir suyu içmeniz veya tuzu yemeniz söz konusu, çünkü şuurlu olursanız, otomatik olarak daha sağlıklı olursunuz.

Biyofiziksel olarak baktığımızda tuz, tüm enformasyonu alabiliyor ve biyokimyasal olarak da tüm bedenimizi dengede tutan elektrolit dengemizi koruyor.

Son yüzyılda endüstri ve kimyanın gelişimiyle, görsel anlamda standartlar yüksek görünse de, ruhsal, duygusal ve fiziksel anlamda yaşam kalitemizde bozukluklar ortaya çıktı.
Sonuç; üretimde yoğun olarak kullanılan kimyasal katkı maddeleri ile “yapay” bir yaşam!

Kendimize her zaman ne kadar canlı ve doğal gıda aldığımızı sormamız gerekir.

Eğer kimyasal miktara değil de kaliteye dikkat ederseniz, organizmanın ne kadar az gıdaya ihtiyacı olduğunu saptarsınız.

‘Sodyumun Nefreti’

“Doğal tuz ile Rafine tuz arasındaki farklara baktığımızda aslında, aklımıza takılan bir çok sorunun cevabı ortaya çıkıyor”.

Mark Kurlansky’ın İnsanlığın Tuzlu Tarihi kitabında ‘Sodyumun Nefreti’ bölümünde, 1875 – 1956 arasında yaşamış Britanyalı yazar Edmund Clerihew Bentley tarafından taşlama olarak kaleme alınan dörtlük dikkat çekici:

Sir Humprey Davy,
Mide bulandırıcı adam-döndü köşeyi,
Keşfedince Sodyumu,
Nefret kapladı toplumu

Sir Humprey Davy kendini yetiştirmiş bir kimyacı ve 1807’de dünyada en sık rastlanan yedinci element olan sodyum dahil bir dizi elementi ilk kez elektroliz yoluyla ayrıştıran bilim adamı. Yani Sodyumun babası diyebiliriz.

Bugünkü modern tıp tuzsuz beslenmemizi öneriyor. Bildirilen tuz rafine edilmiş NaCl dür ve gerçekten de bu söz konusu ‘Sodyum Klorür’den mümkün olduğunca az almalıyız.
Normalde günde 0,2gr. tuz almalıyız. Günlük yediğimiz rafine gıdalardan istemeyerek günde 12 gr. kadar tuz almış oluyoruz.

Beden, ancak belirli bir dereceye kadar hücre suyunu nötralize etmek için kurban edebilir, çünkü daha fazlası ödem oluşumuna sebep olur. Bunlar, hazır gıdalarla almış olduğunuz diğer inorganik cüruflar için mükemmel bir çöplük olarak hizmet eden su dokularıdır. Ve birdenbire ağırlaştıkça ağırlaşırsınız.

“Size tavsiyemiz: kendinizi rafine edilmiş ürünlerden ve insanlardan koruyunuz”.

Tuz ve Endüstri

Dünyadaki tuz üretiminin %93-94’ü direkt olarak endüstriye gidiyor.
Onsuz ne plastik, soda, yumuşatıcılar, deterjanlar, ne de yağlar, üretemezdik. Kimyasal ayrıştırma işlemleri için ise sadece NaCl gerekli. Bu işlemler için doğal tuzun içindeki diğer elementler kimyasal reaksiyonları etkileyeceğinden önce rafine işlemleri ile diğer maddeler ayrıştırılıyor ve geriye sadece NaCl kalıyor. Bu işlemler için ayrıştırılan tuz’dan endüstride kullanılmayan %6’lık kısımda gıda sektörüne aktarılıyor.

Bu yüzden de eskiden uğruna savaşlar verilen tuz, diğer adıyla beyaz altın, artık çok ucuza her yerden elde edilebiliyor. Ama elinize geçen tuz artık gerçek tuz değil, elinizde bir artık mahsul tutuyorsunuz. Bu da yoğun agresivitesinden ve fiyatından dolayı gıda sektöründe gıdaları uzun süreli muhafaza etme işleminde, konserve işleminde kullanılıyor ve tüm hazır gıdaların uzun ömürlülükleri bu şekilde sağlanıyor. Kalan bir kısım da yemek tuzu olarak sofralarımıza geliyor.

Rafine Tuz ve Kimyasal Katkılar

Sofra tuzlarına ayrıca bazı maddeler ilave ediliyor. Bunlardan biri iyot minareli.
Yemek tuzlarına iyot eklenerek vücudun ihtiyacı karşılanmak isteniyor. Almanya’da iyot tuzlara ve endirekt olarak ekmeklere de girdi. Her fırıncı, her kasap bu tuzu kullanmak zorunda.

Fakat bu iyotlama işleminden sonra hastalıkların oranı %28 arttığı da gözlenmiştir.
Kalp çarpıntıları, kalp ritm bozuklukları, yorgunluk, konsantrasyon eksiklikleri, uzun süre iyileşmeyen yaralar, kronik akne gibi rahatsızlıklarda artışlar mevcut.
İyot alımı ile bedeninize yüksek agresivitesi olan bir metal daha almış oluyoruz.

Yemek tuzlarına bir de flor ilave ediliyor. Tuzlarınıza bir de flor ilave edildiğinde, irade gücünüz tamamen zayıflıyor.

Tuza, kimyasal isimleri çok fazla yer tutacağından üzerinde hiçbir zaman yazılmayan ve zaman zaman harfler ve rakamlarla kısaltılan (E-530, E-533, E 550 gibi) maddeler de ilave ediliyor. Mesela sofra tuzunun iyi serpilebilmesi için alüminyum hidroksit ilave ediliyor. Ve bu tuzu çocukluğunuzdan itibaren yiyorsanız, Alzheimer hastalığına yakalanma şansınız da yüksek. Beyninizde sinir iletişim hatlarında içtepiler iletilemedikçe, adınızı bile hatırlayamazsınız.

DOĞAL TUZ ve “SOLE”

Ve siz tekrar gerçek doğal tuz almaya başladığınızda, bedeninize ihtiyacı olanı, eksik olanı sağlayarak kendinizi canlandırırsınız. Fiziksel veya manevi şekilde biriktirdiğiniz her şey önce tekrar ortaya çıkar, bundan dolayı önce ağrınız olan yerinizde iltihaplanma oluşur ve ardından iyileşme gerçekleşir.

% 26 oranında doğal tuzu, doğal kaynak suyu ile karıştırdığınızda, kısa bir süre içinde % 26’lık “sole” dediğimiz bir karışım oluşacaktır, Bu karışımın çok yüksek dezenfektan etkisi olduğundan uzun süre saklanabilir. Bu “sole”den her gün 1 çay kaşığı dolusu alıp bir bardak su ile birlikte içilir ve neticede 6 dakika içinde elektrolit dengenizi düzeltmiş oluyorsunuz.

Burada enteresan olan bedenimizin asit-baz dengesini tuzun sağlıyor olması. Normal koşullarda bedenimizde %70 baz ve % 30 asit olmalı, fakat gıdalarımızın endüstriyelleşmesinden dolayı bu denge %80 asit – % 20 baz’a doğru kaymış durumda.

TUZ’un Sırrı

Bedeninizde herhangi bir dokunun strüktürel yapısı değişmeye başlamışsa, orada kanser oluşacaktır. Bunun için yine üst nano metrekarede bulunan belli bir dalga boyuna ihtiyacınız var. Bunu da dışarıdan tuz kristal lambaları ile yapabilirsiniz. Havada dengeli bir iyon potansiyeline ihtiyacımız var.

Tuzun titreşim frekansı aynı bizim bedenimizin frekansı gibi olduğundan, tuz kristal lambaları bu konuda çok önemli görev yapmakta. Örneğin bizim beynimizin elektriğini ölçtüğümüzde 8 Hertz civarındadır, aynı frekansı tuz lambalarda vermekte.

Televizyon seyrederken 100 – 160 Hrtz. civarında frekanslara maruz kalıyorsunuz. Bu yüzden uzun süre televizyon seyrettiğimizde sinirli olmamız kaçınılmaz. Bedeniniz televizyon ve bilgisayarla doğal elektriğinin 20 misli frekansa maruz kalıyor. Bunun yaptığı tahribatı siz düşünün.
Tuz lambaları ile bu durumu düzeltmek mümkün.

Artık bugün sadece tuz kristalin yapısından dolayı radyasyonu nötralize etmek mümkün olduğunu biliyoruz.
Örnek verirsek; atom çöpü olan radyasyon artıkları tuz depolarında saklanıyor.
Bu da tuz’un sırrı, bu sır da onun geometrik şeklinde saklı.
NİHAL DOĞAN

Posted in Genel | Leave a Comment »

AŞI HAKKINDAKİ GERÇEKLER-2

Posted by helalderman 29 Temmuz 2010


AŞI HAKKINDAKİ GERÇEKLER

(Zorunlu tutulan ve kullanılması için baskı oluşturulan aşılar hakkında)

Ağustos 2009′da İngiltere ve Fransa’da Domuz Gribi aşısı, hayvanlardan sonra az sayıda insan üzerinde, ABD’de ise 2 bin kişinin üzerinde denenmiştir. Ancak sonuçlar en fazla 2 aylık verilerle sınırlıdır.

Büyük ihtimalle, domuz gribi aşısı Türkiye’de aşıyı satan firmanın kendi personeli vasıtasıyla uygulanacaktır. Böylece Faz-1 deneyi Türkiye’de 28 milyon kişi üzerinde yapılmış olacaktır. Önceden hiçbir olumlu verisi olmayan, tehlikesi büyük olan bir aşının 6-36 aylık bebeklere, çocuklara, sağlık çalışanlarına ve savunma mensuplarına uygulanması bugüne kadar Türkiye’nin göreceği en büyük tehlike olabilir.

Grip aşıları dahil tüm aşıların, aşılanan kişiyi ömür boyu etkileyecek derin zararları vardır. Yeni üretilen bir aşının yan etkilerine yönelik araştırmalar kısa vadeli sonuçlar verir. Dolayısıyla yan etkilerinin 2-10 yıl sonra ortaya çıkabileceği gözardı edilmektedir. Çocuklarımıza yapılacak bir aşı eğer kısırlığa yol açıyorsa, bu, 15-20 yıl sonra çok acı bir şekilde anlaşılacaktır. AIDS virüsü çocuk felci aşılamasından 10-12 yıl sonra, otizm 2-4 yıl sonra, kas-kemik ve bağ dokusu hastalıkları 4-6 yıl sonra; sinir sistemi hastalıkları 2-10 yıl sonra ve Guillain-Barre sendromu hemen veya birkaç yıl sonra ortaya çıkmıştı. Aşının yan etkileri aşıdan hemen sonra ortaya çıkmayabilir. Aşının sebep olacağı bir hastalık 20-30 ve hatta 50 yıl sonra ortaya çıkabilmektedir.

Her ilacın kutusunda hangi maddeleri içerdiğine dair bir prospektüs bulundurma zorunluluğu vardır. Fakat uygulanan bir aşı partiler halinde gönderilmekte ve tek bir prospektüs taşımaktadır. Dolayısıyla hastanın prospektüsü inceleme imkanı yoktur.

Grip Aşılarının Bilinen İçeriği

1-Alüminyum hydroxide, alüminyum fosfat, amonyum sülfat, amphotericin B
2-Domuz dokuları, At kanı, Tavşan beyni, Köpek böbreği, Maymun böbreği.
3-Civciv embriosu, Tavuk-Kaz yumurtası, Sığır serumu, Betapropiolacton
4-Doğmamış sığır serumu, Formaldehyde, Formalin jelatin, Köpekbalığı karaciğeri yağı.
5-İnsan fetusu ( Üçüncü gebelik ayı başından doğuma kadarki devre içinde ana rahmindeki canlıya verilen ad)
6-Maymun böbrek hücreleri
7-Yıkanmış Koyun kanı
8- Monosodyum Glukomat
9- Polioksidonyum (Sentetik proteinler ve nano materyaller içerir. Bunlar gende değişiklik yaptığı gibi fenotipte de değişmeler yapmaktadır)
10- İnsan spermi
11- Etilen gliserol (antifriz)
12- Antibiyotikler
13- Skualen

Tüm aşılarda etki arttırıcı ve koruyucu olarak kullanılan maddeler bellidir ve hemen hemen aynıdır. Çoğunun özellikleri araştırılmamıştır ve etkileri tam olarak bilinmemektedir. Bu maddelerin deride kabarcıklar, beyin zarı iltihabı, kan yapısında bozulma, sinir iltihabı gibi rahatsızlıklara sebep olduğu tespit edilmiştir.

İmmünolojist Hugh Fudenburg’un ifade ettiğine göre son 10 yılda art arda 5 grip aşısı olan kişilerin alzheimer olma ihtimalleri 10 kat artıyor. Bunun sebebi ise kullanılan aluminyum ve civadır. (thimerosal)

Formaldehid kanserojen olma özelliğinden dolayı mobilya üretiminde bile yasaklanmıştır.

Thimoresal, çocuklarda konsantrasyon problemi, öğrenme zorluğu, konuşma bozukluğu, havale, epilepsi, hiperaktivite, sürekli ve yüksek sesle ağlama ve daha bilinmeyen bir çok probleme yol açmaktadır.

Alüminyum hidroksit kas ve kemik gelişimi bozuklukları ve felçlere sebep olabilir.

Skualen, Körfez Savaşı sırasında Amerikan askerlerine verilen şarbon ilaçlarında mevcuttu ve ALS gibi immün sistemi tahrip eden çok ağır hastalıklara yol açtığı tespit edilmiştir.

Dr. J. f. Graetz aşının yanetkileri nedeniyle hastalananların hemen hemen hepsinde farklı derecede beyin tahribatı olduğunu tespit etmiştir.

Aşılar ve içerdiği katkılar sebebiyle ölümle sonlanabilen şiddetli alerji, tansiyonda ani düşme, ateş, havale, eklem iltihabı, kas ağrıları, deri döküntüleri, lenf bezlerinde büyüme, kronik yorgunluk, kronik baş ağrıları, bütün vücut kıllarında dökülme, kapanmayan yaralar, hafıza kaybı, sara nöbetleri, felç, kansızlık, ruhsal ve sinirsel problemler, nefes darlığı, kronik ishal, gece terlemesi ve daha pek çok rahatsızlık ortaya çıkmaktadır.

Aşı Denen Şey Korur mu?

Dr. G. Buckwald’a göre: Herhangi bir aşının (Domuz gribi aşısı da dahil) hastalıklara karşı koruyucu olduğunu ispat eden herhangi bir veri yoktur. Yani hiçbir aşı korumaz. Aksine her aşı bağışıklık sistemine karşı açılan bir savaş, büyük hastalıklara hatta ölüme açılan bir kapıdır.

Peki Bu Israrın Sebebi Ne?

Günümüzde bütün aşıların üretiminde genetik klonlama ve rekombinant DNA teknolojisi kullanılmaktadır. Kullanılacak DNA parçası, maymun ve domuz da dahil olmak üzere herhangi bir organizmadan alınabilir. DNA parçasında genleri manipüle edilir ve bu şekilde rekombine edilmiş DNA parçası aşılarda kullanılır. Aşılardaki Rekombinant DNA insan DNA’sına ’sıçramakta’ ve kalıcı olarak yerleşmekte, özelliklerini değiştirmekte ve bozmaktadır.

Ayrıca aşı üretiminde, tavuk embriyosu, tavşan beyin hücresi, maymun böbrek hücresi, buzağı ve domuz doku hücresi kullanılmakta ve bu dokuların hücre ve proteinleri aşının içeriğinde kalmaktadır. Bu doku kalıntıları çeşitli virüsler ve kanser hücreleri taşıyabilir. Bu şekilde kanser ve benzeri ağır hastalıklar aşılar vasıtasıyla yayılabilir.

Maymunlaşmak ve Domuzlaşmak!

Aşı, enjeksiyon, ağız, burun, vajina mukozası veya genetiği degiştirilmiş besinler yolu ile hücre çekirdeğine ulaşmakta, yumurta ve sperm hücreleri dahil hücre genomuna yerleşmektedir. Tavuk, buzağı, tavşan, maymun ve domuz DNA’sı aşı ile kalıcı olarak insan genomuna karışmaktadır. Bu demektir ki insan, tavuklaşacak, sığırlaşacak, tavşanlaşacak, maymunlaşacak veya domuzlaşacak ve gelecek nesilde bu hayvanların fiziksel ve ruhsal özellikleri gibi fenotipik değişiklikler görünür hale gelecektir. Kur-an’ı Kerim’de Maide Suresi 60. ayette bu durum şu şekilde bildirilmiştir:

De ki: “Allah katında cezası bundan daha kötü olanları size haber vereyim mi? Onlar, Allah’ın lanetlediği ve gazabına uğrattığı, içlerinden maymunlar ve domuzlar çıkardığı kimseler ile şeytanlara tapan kimselerdir. İşte bunların yeri daha kötüdür ve onlar doğru yoldan daha çok sapmışlardır.”

Yakın zamanda domuz endometrimundan (rahim iç zarı) insanda kullanılabilecek özellikte kök hücre elde edildi. Bu, ilaç üreticileri için çok sevindirici bir buluştu. Çünkü ilaç üretimindeki zorluklar ve maliyetler bir anda ortadan kalkmış oluyordu. Domuz rahmini kürtaj ederek hemen hemen bedava, istendiği kadar kök hücre elde edilebilir.
Ancak kök hücrenin hedef hücrelere nasıl aktarılacağı araştırma konusuydu. Öyle görünüyor ki en kolay ve en etkili yol bulunmuştur: Domuz gribi aşısı burun mukozası yoluyla, yani hipofize giden en kısa yol ile verilmektedir. Hipofiz, bütün iç salgı bezlerini yöneten, bütün hormonların üretiminde ve hormonlar vasıtasıyla bütün süreçlerde rol alan en önemli salgı bezidir. Bu yolla fenotipik değişimler çok kısa zamanda gerçekleşmektedir.

Genetik Yapıyı Değiştirmek… Ne Demek!?

Bu komplo teorisi gibi görünebilirdi. Ancak modern tıpta ve biyoteknolojide “Bugün hastalıkları ve belirtilerini ilaçlarla tedavi etmek yerine hastaların Genetik Yapısının Değiştirilmesi ya da eksik olan genin verilmesi tercih edilir” temel prensibine karşı her teori zayıf kalır.

Halbuki Kur’an-ı Kerim’de sadece aşılarda bulunan Genetik Müdahalelere değil genetik yapının değiştirilmesine dair her türlü müdahaleye karşı Nisa suresi 118 ve 119. ayetlerde şöyle buyurulmaktadır:

“Allah o şeytana lânet etti ve o da, “Andolsun ki senin kullarından elbette belirli bir pay alacağım” dedi. Onları mutlaka saptıracağım, mutlaka onları kuruntulara sokacağım ve onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar. Yine onlara emredeceğim de Allah’ın yarattığını değiştirecekler.” Kim Allah’ı bırakıp da şeytanı dost edinirse şüphesiz o, apaçık bir hüsrana düşmüştür.”

Hastalık Üreten de İlaç Üreten de Aynı

İlaç şirketleri, 20. yüzyılda keşfettikleri “Hasta olanlara zaten ilaç satılıyor. Yeni hedef kitlemiz hasta olmayanlar” prensibi ile ‘koruyucu hekimlik’ adı altında sağlıklı bireylere aşı, biyolojik aktif maddeler ve vitaminler satıyor. İlginç olan şu ki, her ilaç firması sadece ilaç değil, GM tohumlar, tarım ilaçları, aromalar ve katkı maddeleri de üretiyor. Yani hastalık üreten maddeler de “tedavi” için sunulan maddeler de aynı şirketler tarafından üretiliyor. Ancak daha ilginci şu ki, milyarlarca insan şifa umuduyla hastalık üreticilerinden “ilaç” satın almaya devam ediyor.

İçeriğinde domuz hücrelerinin bulunması fıkhi olarak aşının durumunu ortaya koymaktadır. Fakat bazı din adamları ‘zaruret’ halini ileri sürerek, henüz ortaya çıkmamış, hatta belki hiçbir zaman da oluşmayacak bir salgını ‘zaruret’ kabul etmektedir. Hatta bu zaruret halini belirlemede Dünya Sağlık Örgütü gibi İslam dışı otoritelerin, İslam kaynaklı olmayan görüşlerini temel almaktadır.

Korunmak İçin Ne Yapmalı?

Prof. Dr. A. Rasim Küçükusta aşı hakkında şöyle diyor: “Domuz gribi ağır bir hastalık değildir. Belirtileri diğer grip türlerine göre daha hafiftir. Hastaların ateş düşene kadar evde istirahat etmeleri yeterlidir. Hastalık kendiliğinden geçer”

Ayrıca hastaların, iştahı gelene kadar yemek yememesi, bol miktarda limon suyu, greyfurt suyu içmesi, sarımsak ve soğan yemesi daha kısa zamanda iyileşmelerini sağlar.

Aşıların Etkili Olma İhtimali Var mı?

Bugüne kadar 863 tür grip virüsü belirlenmiştir. Bu 863 türden sadece 3 zincire karşı aşı geliştirilmiştir. İlaç şirketleri tarafından her yıl bu 863 türden biri için aşı geliştirildiği ve bu aşının da o türe karşı ortalama olarak %30 oranında koruma sağlayabileceği biliniyor. Ancak bu yıl 863 grip türünden hangisinin aktif olacağını doğal olarak kimse bilemiyor. Üstelik her sene başında tesadüfen seçilen türün, aşı üretildikten sonra mutasyon geçirmiş olma olasılığı yüksektir. Dolayısıyla aşı büyük ihtimalle hiçbir olumlu etki göstermeyecektir. Çünkü bu durumda aşı tamamen başka bir virüse karşı üretilmiş olacaktır.

Bu durum çok komik olabilirdi, trajik olmasaydı. Öyle görünüyor ki birisi insanlarla açıkça alay ediyor.

Ünlü Amerikalı çocuk doktoru Henry Bieler’e göre “Aşıların hastalıklar üzerinde hiçbir olumlu etkisi yoktur çünkü hastalıkların asıl sebebi mikroplar değildir. Hastalıkların sebebi toxemia (vücutta toksik madde toplanması) ve toxemia’nın hücre düzeyinde sebep olduğu bozulma ile mikropların çoğalması ve aktifleşmesine uygun ortam oluşmasıdır.” Toxemia’nın sebepleri arasında ise işlenmiş et ürünlerini, pastörize sütü, gıda katkı maddelerini, aşıları, ilaç ve deterjan tüketimini, tarım ilaçlarını sayabiliriz.

Dr. G. Buchwald 40 yılı aşan araştırmaları sonunda aşının bir faydası olmadığını ama pek çok zararı olduğunu tespit etmiştir. O şöyle diyor: “Aşı korumaz, Aşı yardım etmez, Aşı tahrip eder.”

Dünya Aşılara Karşı Mesafeli

2 Kasım 2000’de Amerikalı Doktorlar ve Cerrahlar Birliği (AAPS) St. Louis’deki 57. toplantılarında çocuk aşılarının zorunlu olmasının kaldırılması için oy birliği ile karar aldı. Bu karara bir tane bile hayır diyen çıkmadı.

ABD Kongresi üyesi Dr. Ron Paul’un ifade ettiği üzere “1997′de geliştirilen Domuz Gribi aşısından ölenlerin sayısı 25, gripten ölenlerin sayısı sadece 1 idi.”

İngiltere’deki doktorlar şu anda ciddi bir korku içindeler. Tahminlerine göre bugün kullanılan grip aşısı Amerika’da 1976 yılında yaşanan grip salgınında kullanılan aşının analogudur (eşi).

Aşılar Birçok Derin Hastalığa Sebep Oluyor

1976’da Amerika’da kullanılan grip aşısının sonuçları:
Aşıdan ölenlerin sayısı gripten ölenlerin sayısından daha fazlaydı.
500 kişide Guillain-Barre sendromu tesbit edildi.
Guillain-Barre sendromuna yakalanma riski 8 kat arttı.
Grip aşısının Guillain-Barre sendromuna sebep oldugu ispat edildikten 10 gün sonra aşılama durduruldu.
Amerikan hükümeti tazminatlar için milyonlarca dolar ödemek zorunda kaldı.

Aşıların sebep olduğu belirtilen bazı rahatsızlıklar şöyledir:
Çocuk Felci Aşısı: AIDS’e
Tetanos: Beyin iltihabı’na
Hepatit B: Multiple Skleroz’a (MS)
Kızamık: Kalın bağırsak iltihabı, Beyin iltihabı’na
Kabakulak: Şeker hastalığı, Kramplı hastalıklar, Nörölöjik hastalıklar’a
Karma Aşılar: Ani çocuk ölümleri’ne
Grip Aşısı: Guillain-Barre sendrom’una, genetik ve fenotipik değişimlere sebep olmaktadır

Düşünün ve Karar Verin

Kendinize ve ailenize yaptırılacak her aşı için geniş bilgi toplayın. İçindekileri ve etkilerini öğrenin. Aşı olup olmamak konusunda SADECE SİZ karar verebilirsiniz. Unutmayın; aşıların sonuçları karşısından TEK SORUMLU SİZ OLACAKSINIZ.

Ne ilaç üreticileri, ne doktorlar, ne de devlet birimleri aşı ile oluşacak zararlar karşısında sorumluluk kabul etmezler.

Posted in AŞI VE İLAÇ | Leave a Comment »

katkısız tam buğday ekmeği tüketmenin faydaları!

Posted by helalderman 28 Temmuz 2010


SAĞLIK BAKANLIĞININ YAZISI

Sağlık İçin Tam Buğday Unundan Yapılan Ekmekler Tercih Edilmelidir( Sağlık Bakanlığının Yayınıdır )

Beslenme, insanın büyümesi, gelişmesi, sağlıklı ve üretken olarak uzun süre yaşaması için gerekli olan besin öğelerini yeterli miktarda alıp, vücutta kullanabilmesidir. Bilimsel araştırmalarla, insanın yaşamı için elliye yakın besin öğesine gereksinimi olduğu belirlenmiştir. Bu öğelerin herhangi biri alınmadığında, gereğinden az ya da çok alındığında, büyüme ve gelişme engellenmekte sağlık bozularak birçok hastalığa zemin oluşmakta, yaşam kalitesi ve verimliliği düşmektedir.

Ülkemizde yetersiz ve dengesiz beslenmeye bağlı çok önemli sağlık sorunları bulunmaktadır. Bebeklerde ve okul öncesi çocuklarda protein-enerji malnütrisyonu, D vitamini yetersizliği, anemi, zayıflık, şişmanlık, çeşitli vitamin yetersizlikleri, basit guatr ve yaygın diş çürükleri, yetişkinlerde şişmanlık, şeker hastalığı, hipertansiyon ve kalp damar hastalıkları bunlardan bir kaçıdır. Yapılan araştırmalar, ülkemizde yetersiz beslenmede ekonomik güçlüklerden daha ziyade, bilgi eksikliği ve uygulamada yapılan hataların etken olduğunu ortaya koymaktadır. Bu nedenle bireylerin beslenme konusunda bilinçlendirilmesi çok önemlidir.

Tahıllar, ülkemizde toplumun temel besin grubu olup vitaminler, mineraller, karbonhidratlar, lif ve diğer besin öğelerini içermeleri nedeniyle sağlık açısından da oldukça önemlidir. Ülkemizdeki tahıl tüketiminin başında ekmek gelmektedir. Ekmek ülkemizde en sık tüketilen besinlerden biridir. Günlük enerjinin %44’ü sadece ekmekten sağlanmaktadır. Ülkemizde kişi başına günde yaklaşık olarak 400-450 gr ekmek tüketilmekte olup, %90’ı satın alınmaktadır. Bu kadar sık tüketilen ekmeğin tüm besleyici özelliklerinden maksimum düzeyde faydalanılması gerekmektedir.

Ekmeğin besin öğeleri içeriği buğdayın saflaştırılma durumuna göre değişkenlik göstermektedir. Ancak besleyici değeri oldukça yüksek olan buğdayın öğütülme sırasında kepek ve öz kısmının ayrılması birçok besin öğesinde önemli kayıplara neden olmaktadır. Özellikle düşük randımanlı unlardan yapılan ekmeklerde bu oranın daha da arttığı bilinmektedir. Yapılan çalışmalarda tam buğday unu kullanılan ekmeğin kalsiyum içeriğinde %117, çinkoda %100, demirde %300, magnezyumda %115, B1’de %45-55 ve B2’de %100, B6 vitamini %110-195 ve niasinde %45-55 oranında artış gözlenmektedir.

Ülkemizde ekmek temel besin maddelerinden biri olmasına rağmen ekmeğin düşük randımanlı unlardan yapılması birçok beslenme ve sağlık sorununa zemin oluşturabilmektedir. Bu özellikle vitamin ve mineral yetersizliğinin daha sık görüldüğü ve ekmek tüketiminin fazla olduğu sosyo-ekonomik gruplarda daha da önemlidir.

Bunun yanında tarımsal üretimimizin ana maddesi buğdaydır ve tarımsal topraklarımızın büyük bölümünde buğday üretimi yapılmaktadır. Ülkelerin tarım ekonomilerinde stratejik önemi olduğu göz önünde tutulduğunda buğdayın en ekonomik şekilde kullanılması gerektiği göz önünde tutulmalıdır.

Beyaz un imalatında 100 kg buğdayda 50-60 kg un elde edilmekte olup; %40-50 civarında bir ayrıştırma söz konusundur. Halbuki 100 kg buğdaydan 90-95 kg un eldesi ile tam buğday unu sağlanması durumunda aradaki fark insan beslenmesine yönlendirilerek sağlıklı beslenme yanında, buğday tüketiminde de önemli derecede tasarruf sağlanabilecektir.

Tam buğday unundan yapılan ekmeğin;

* İçerdiği biyoaktif bileşenler nedeni ile besleyici değeri daha yüksektir.
* Bazı B grubu vitaminler, mineraller ve posa için iyi bir kaynaktır.
* Barsak fonksiyonlarının düzenlenmesinde, kan lipitlerinin kontrolünde, diyabette kan şekerinin kontrolünde önemli katkılar sağlamaktadır.

1. Daha az enerji verirken daha fazla tokluk sağlarlar, böylece günlük alınan enerji miktarını ve obezite oluşma riskini azaltırlar.
2. Bazı kanser türleri, kalp-damar hastalıkları, yüksek tansiyon ve diyabet gibi kronik hastalıkların riskini azaltmaya yardımcıdır.
3. Lif içeriklerinden dolayı kan şekeri dalgalanmalarını ve insülin düzeylerindeki yükselmeyi önleyerek, açlık duygusunun azalmasında etkili olabilmektedir.
4. Ayrıca tam tahıl ürünleriyle alınan magnezyum glikoz kullanımını olumlu yönde etkilemekte bunlarda bulunan E vitamini ve diğer antioksidanlar metabolik sendromun önlenmesine katkıda bulunmaktadırlar. Tüm bu nedenler ve sağlık yararları göz önünde tutulduğunda alışveriş yaparken tam tahıl ürünlerinin tercih edilmesi ve tam tahıl ürünlerinin her gün hatta her öğün de tüketilmesi ve tam buğday unundan yapılmış olan ekmeklerin tüketilmesi önerilmektedir.

Bununla beraber çölyak, emilim bozukluğu gibi özel durumları olan kişilerin mutlaka doktor ve diyetisyene danışmaları gerektiği unutulmamalıdır.

Posted in DOĞAL ÜRÜN NEDİR! | Etiketler: , , | Leave a Comment »

helal pazar

Posted by helalderman 28 Temmuz 2010


çok yakında helalpazar.com.tr den internet üzerinden satışlarımız başlayacaktır.

Posted in Genel | Leave a Comment »

YÜNÜN FAYDALARI

Posted by helalderman 05 Temmuz 2010


YÜN:Koyun,keçi,deve gibi hayvanların kırkılmasıyla elde edilen doğal elyaf.

Yünün en kalitelisi dişi koyun yünüdür.

Eskiden atalarımız koyunun etinden, sütünden, postundan ve yününden faydalanırlardı yünden halı, kilim, keçe, kepenek, çeşitli giyim eşyaları dokurlar, yataklarının, yorganlarının , yastıklarının içine yün koyarlardı.

Türklerde koyun besleme çok yaygın olduğundan koyun yününden elde edilen ürünler çok kullanılırdı.Günümüzde mera alanlarının azalması,ticari getirisinin büyükbaş hayvanlara göre az olması ve bazı sebeplerden koyun üretimi ülkemizde azalmaktadır.

Pamuk ve Petrol ürünlerinden üretilen giyim eşyaları daha ucuz olduğundan yünden yapılan çeşitli ürünler eskiden olduğu gibi kullanılmamaktadır.

Yün çoraba,kepeneğe,aba(koyun postundan yapılan kalın pardesü veya kaban türü giysi)yünden yapılan çadıra yılan ve akrebin yaklaşmadığı söylenir. Yün kolay yanmaz,soğuğu geçirmez,kolay ıslanmaz,terletmez,teri emer,ağrıları alır,bit,pire bulundurmaz.(yün giyim eşyaları çabuk güvelenir bunları koyduğumuz dolaplarda bir miktar at kestanesi bulundurursak güvelenmez) elektiriği geçirmez.

Çocukluğumda çobanlar yün çorapları dizkapaklarına kadar uzun giyerlerdi sanıyorum bunu yılanlardan ve akreplerden korunmak için yaparlardı,kullandıkları kepeneğe yıldırım isabet etmezmiş.

Günümüzde az da olsa modern dokuma fabrikalarında yün giyim eşyaları üretiliyor.Elimizden geldiği kadar yün çorap,fanila,don,kazak giyelim,Yün don romatizma hastaları için çok faydalıdır yün fanila astım ve akciğer hastaları için çok faydalıdır.

Yün giyim eşyaları çevremizde çok yoğun olarak bulunan elektronik iletişim araçlarının yaydığı radyasyonun vücudumuza zarar vermesini engeller,bir çoğumuz cep telefonlarını ceplerimizde taşıyoruz cep telefonunun yaydığı radyasyona maruz kalıyoruz cep telefonlarını taşıdığımız kapların içine yün kumaş parçasından yaptığımız kapları dikebiliriz.

Yatağımızın,yorganımızın,yastığımızın içine yün doldurabiliriz.Rahat uyuruz sabah kalktığımızda dinlenmiş olarak kalkarız.

POST: Koyun derisinin tabakhanelerde işlenmesi ile elde edilir.Eskiden çok kullanılırmış.Padişahlar ceylan postu üzerinde otururlarmış medreselerde,dergahlarda tekkelerde kişilerin ünvanına göre ayrı ayrı postları olurmuş,kişilerin ünvanına göre postların renkleri ayrı olurmuş .Günümüzde post kullanımı ve imalatı az da olsa sürdürülmektedir.İyi post’un dişi koyun postu olduğu söylenir,üzerine oturduğumuzda vucudumuzda biriken statik negatif enerjiyi alır dinlendirir.Evlerimizde sentetik kumaşlardan yapılan minder veya koltuğun üzerine açıp oturabiliriz,seccade olarak kullanabiliriz,arabalarımızda şöfor koltuğunun üzerinde (bilhassa uzun yol şoförleri)kullanabiliriz.

KUŞAK (Korse):Beli sıkarak vücuda daha ince ve biçimli göstermek amacı ile giyilen giyim eşyası.Kuşak diğer yün ürünleri gibi çok eski çağlardan beri kullanılmaktadır.Özel dokunan ince yün kumaşları vücudun bel kısmına dolayarak sararlarmış.Günümüzde yün den yapılan modern kuşak’lar eczanelerde medikalcilerde satılmaktadır.Belinden rahatsız olanlar tavsiye üzerine kullanmaktadırlar,eskiden çocukluktan itibaren ömür boyu kullanırlarmış.Kuşak belimizi sıkar,ağır yük kaldırdığımızda belimizin incinmesini engeller,kadınlarda ve erkeklerde üreme organlarını soğuktan korur,karın ve bel bölgesinde yağ birikmesini engeller,mideyi askıda tutarak insanı tok tutar,zamanla insanın az yemek yemesini sağlar kilo aldırmaz,omuriliğin bel kısmını sıkı ve sıcak tutarak belfıtığı olmamızı engeller.Eczanelerde kolayca bulunan yün korseleri kullanalım ilk zamanlar biraz sıkar fakat alıştığımızda çıkarmak istemeyiz.

Yukarıda yazdığımız yün ürünlerini kullanalım evlerimizde halı kilim var ise duvarlarda aksesuar değil de altımıza açarak kullanalım bu sayede yok olma tehlikesi ile karşı karşıya olan çok bereketli bir hayvan olan koyun üretimine katkı sağlayalım.
unutulmayandegerler.com

Posted in Genel | Leave a Comment »

KAN GRUBU DİYETİ

Posted by helalderman 03 Temmuz 2010


Eğer tarih boyunca, biyolojik doğamızın içgüdülerine uyarak beslenmeye devam etseydik, bugün her şey çok farklı olabilirdi.

Fakat teknoloji ve değişik görüşler araya girdi, biz doğal beslenme yöntemlerimizi bir kenara bıraktık. Şimdi ise geriye dönme ve beslenme düzenimizi kan grubumuzun özelliklerine göre kararlaştırma zamanı geldi. Artık aldığımız besinlerin sağlığımız açısından çok büyük önem taşıdığını biliyoruz. Fakat zaman zaman ortaya atılan iddialar, verilen öğütler sağlığına özen gösteren kişileri de şaşırtıyor.Gerçekte nasıl bir beslenme düzeni uygulanmasının doğru olacağı bu karmaşa içinde bir türlü belirlenemiyor. Açıkçası, beslenme konusunda her kafadan ayrı bir ses çıkması, insanları şaşırtıyor.
Aslında bizler besinlerin özelliklerini büyük bir titizlikle incelemeye, araştırmaya kendimizi öylesine kaptırdık ki, kişilerin özelliklerini aklımıza getirmedik. Oysa kişilerin kendileri için yararlı olacak beslenme düzenini saptamaları için önce kendilerini iyi tanımaları gerekiyor. Ve beslenme konusunda bize rehber olacak en önemli unsur da kan grubu.

Her kan grubu için önerilen yiyecekler genel olarak 16 grupta toplanıyor. Kırmızı ve beyaz et, deniz ürünleri, Süt ürünleri ve yumurta, Sıvı ve katı yağlar, kuruyemiş, taneli sebzeler, tahıl ürünleri, ekmekler, unlu yiyecekler ve makarna, sebzeler-meyveler, meyve suları, baharat, tuz, biber, salça, ot çayları, çeşitli içecekler.

Besin maddelerini ayrıca yararlı, nötr ve zararlı olarak da üç gruba ayırmak gerekiyor. Yararlı olanlar, birer ilaç etkisini gösteren yiyeceklerdir. Nötr olanlar sadece damak zevkinize hitabeder. Zararlılar ise aslında birer zehir niteliğini taşır.

A GRUBU

Asya ya da Ortadoğu’da M.Ö. 25 bin-15 bin yılları arasında ortaya çıkan A Grubu’nun ataları ilk vejetaryenlerdir. Yeni taş devri insanlarının yavaş yavaş toprağı işlemeye başlaması ve artık otlarla, bitkilerle beslenmesi yeni bir kan grubunun doğmasına yol açmıştır. Enfeksiyonlara karşı çok dirençli olan bu gruptaki insanların, kolera ve çiçek gibi hastalıkları atlattığı yapılan çalışmalarla kanıtlanmıştır.Bugün Batı Avrupa’da en yaygın olan bu kan grubu en çok Akdeniz, Adriyatik ve Ege bölgelerinde yaşayanlarda görülür. Doğu Asya’da ise A Grubu’nun en yoğun olduğu ülke Japonya’dır.

A Grubu’nun özellikleri
Onlar ilk vejetaryenlerdir.
Sindirim sistemi duyarlıdır.
Bağışıklık sistemi dayanıklıdır.
Yerleşik beslenme ve çevre koşullarına kolayca uyum sağlar.
Stresi yenebilir.
Güçlü ve sağlıklı kalması için sebze ağırlıklı diyet uygulamalıdır.

A Grubu’nun yemesi gerekenler:
Soya proteinleri, tahıl ürünleri ve sebzeler
Balık ya da tavuk eti
Sebze (daha çok çiğ ya da buharda pişirilerek)
Brokoli, havuç, balkabağı, ıspanak, sarmısak
Erik, vişne gibi meyveler

A Grubu’nun yememesi gerekenler:
Kırmızı et (Bu gruptakiler et yedikleri zaman ağırlık hisseder, enerji kaybına uğrarlar. Ayrıca et yağ olarak vücutta depolanır.)
Sütlü besinler (metabolizmayı yavaşlatır)
Salam, sosis, kavurma.
Biber, domates, patates ve lahana
Tropikal meyveler
Mandalina, portakal gibi turunçgiller

Sağlık riskleri:
Bağışıklık sistemi
Kalp hastalıkları
Kanser
Diyabet
Sindirim sisteminden kaynaklanan vücut su toplaması

Uygun sporlar:
Tai Chi ( 30- 45 dakika) haftada 3-5 kez
Hatha Yoga (30 dakika) haftada 3-5 kez
Hızlı yürüme (30 dakika) haftada 2-3 kez
Yüzme (30 dakika) haftada 3-4 kez
Dans (30-45 dakika) haftada 2-3 kez
Aerobik (30-45 dakika) haftada 2-3 kez
Gerinme (15 dakika) haftada 3-5 kez

B GRUBU

M.Ö. 10000-15000 yılları arasında, Himalaya bölgesinde ortaya çıkan B Grubu kan, Pakistan ve Hindistan’da doğmuştur. Doğu Afrika’dan Himalayalar’a göç edenlerin iklim değişikliğine bağlı olarak B grubu kan taşıdıkları düşünülmektedir. B grubuna dahil olan kişiler çoğunlukla Japonya’dan Moğolistan’a, Çin ve Hindistan’dan Ural Dağları’na kadar olan geniş bir bölgede görülür. Batıya doğru gidildikçe, B grubu kan yapısına sahip olanların sayısı azalır. Avrupa’nın batısında ise kan grubu B olan kişilerin sayısı son derece azdır. En ağır hastalıklara karşı bile dirençli olan bu kan grubundakiler kalp hastalıkları ve kanseri diğer kan gruplarına oranla daha fazla yenmektedir.

B Grubu’nun özellikleri
Sindirim sistemi dayanıklıdır.
Beslenmede katı kuralcı değildir.
Sütlü besinlere ilgi duyabilir.
Strese karşı yaratıcılığını kullanır.
Formda kalabilmek için fiziksel ve zihinsel faaliyetler arasında denge kurması gerekir.

B Grubu’nun yemesi gerekenler:
Sütlü besinler
Dana ve hindi eti
Balık (İstakoz, karides, kalamar, midye gibi kabuklu deniz ürünleri hariç)
Zeytinyağı
Yeşil yapraklı sebzeler (4-5 öğün)
Patates, lahana ve mantar

B Grubu’nun yememesi gerekenler:
Mısır, buğday, mercimek, fındık ve susam
Kuzu ya da tavşan eti
Piliç ve tavuk eti
Susam yağı, ayçiçek yağı, mısırözü yağı
Zeytin

Sağlık riskleri:
Yorgunluk
Bağışıklık sistemi düzensizlikleri
Kan şekerinin düşmesi

Uygun sporlar:
Aerobik (45-60 dakika) haftada 3 kez
Bisiklet (45-60 dakika) haftada 3 kez
Yüzme (30-45 dakika) haftada 3 kez
Golf (60 dakika) haftada 2 kez
Hatha Yoga (45 dakika) haftada 2 kez

AB GRUBU

A ve B gruplarının karışımından oluşan bu kan grubu çok ender olarak görülür. Doğu ve batıda farklı ulusların birbirine karışması sonucunda ortaya çıkmıştır. M.S. 900 yıllarından itibaren oluşan ve en yeni kan grubu olan AB grubuna dünyadaki insanların ancak yüzde 5′i dahildir. Bu gruptaki insanların bağışıklık sistemi çok güçlüdür. Ancak bazı kanser türlerine yakalanma riskleri vardır.

AB Grubu’nun özellikleri
A ile B’nin modern karışımıdır.
Çevresel değişikliklerden kaynaklanan beslenme özellikleri gösterir.
Sindirim sistemi çok duyarlıdır.
Bağışıklık sistemi çok güçlüdür.
Stresi yenmek için zihinsel faaliyetlerden yararlanabilir.
A ve B grubu için sakıncalı olan yiyecekler bu grup için de sakıncalıdır.

AB Grubu’nun yemesi gerekenler:
Domates
Deniz ürünleri
Süt ürünleri
Sebze
Koyun, tavşan ve hindi eti
Yoğurt
Yumurta

AB Grubu’nun yememesi gerekenler:
Dana ve sığır eti (Et vücutta yağ olarak depolanır.)
Tavuk ve piliç eti
Sarımsak, biber, sirke
Hayvansal yağlar

Sağlık riskleri:
Yaşlılık ve çocuk hastalıkları
Alerjiler
Astım ve saman nezlesi
Bağışıklık sistemiyle ilgili sorunlar
Kan hastalıkları
Kalp ve damar hastalıkları
Diyabet
Enfeksiyon hastalıkları
Karaciğer hastalıkları
Cilt sorunları
Kadınların üreme organlarında sorunlar.

Uygun sporlar:
Hatha Yoga (30 dakika) haftada 3-5 kez
Golf (60 dakika) haftada 2-3 kez
Bisiklet (60 dakika) haftada 2-3 kez
Yüzme ( 30 dakika) haftada 3-4 kez
Dans (30-45 dakika) haftada 2-3 kez
Aerobik (30-45 dakika) haftada 2-3 kez

0 GRUBU

Vahşi hayvanları avlayan ve onların etleriyle beslenen ilk insanların kan grubudur. Dolayısıyla bu kan grubunda olanların asla vazgeçemeyeceği yiyeceklerin başında kırmızı et gelir. A grubunun tersine bu kan grubunda olanlar kilo verebilmek için tahıllardan, taneli sebzelerden uzak durmalıdır.

0 Grubu’nun özellikleri
0 Grubu’nda olanlar ilk insanları simgeler.
Et yemeye bayılırlar
Sindirim sistemleri sağlamdır
Bağışıklık sistemleri fazla hareketlidir
Diyet yapmaya ve çevreye uymaya zor alışırlar
Stresten kurtulmak için fiziksel faaliyetlere ağırlık verirler
Enerjik ve ince kalabilmek için metabolizmalarının hızlanması gerekir.

0 Grubu’nun yemesi gerekenler:
Kırmızı et
Karaciğer
Beyaz et
Balık ve deniz ürünleri.
İyotlu tuz
Ispanak ve brokoli

0 Grubu’nun yememesi gerekenler:
Tahıl ürünleri
Ekmek
Taneli sebzeler
Buğday (Buğdayda bulunan gluten maddesi, 0 grubundaki kişilerin kilo vermesini engellediği için buğday unundan yapılmış yiyeceklerden uzak durulmalıdır)
Süt ürünleri ve yumurta
Sıvı yağ (özellikle de zeytinyağı).

Sağlık riskleri:
Ülser
Mafsal iltihabı

Uygun sporlar:
Aerobik (40-60 dk.) haftada 3-4 kez
Yüzme (30-45 dakika) haftada 3-4 kez
Jogging (30 dakika) haftada 3-4 kez
Ağırlık kaldırma (30 dakika) haftada 3 kez

Kaynak: Genetik Bilim, Msnbc, Sağlıklı Diyet için öneriler – Albert Holdern, diyet-in

Posted in Genel | 2 Comments »

ISLAK MENDİL KULLANMIYORUZ !..

Posted by helalderman 02 Temmuz 2010




Islak mendilde bilinmeyen tehlike
Her gün elinizi veya yüzünüzü silmek için kullandığınız ıslak mendiller bilinmeyen tehlikeleri bünyesinde barındırıyor.

Doktorlar, özellikle tahriş olmuş bir ciltte ıslak mendillerde kullanılan birçok koruyucunun kızarıklığa yol açtığını biliyorlardı. Ancak Mayo Clinic’te yayınlanan rapora göre, “methylchloroisothiazolinone” isimli kimyasalın belirli kızarıklığa ve tahrişe yol açtığını belirlediler.

Alerji nedeniyle hastaneye müracaat eden 49 yaşındaki bir postacı, oluşan kızarıklık ve tahriş nedeniyle hastanın aylarca yürüyemediği belirtiliyor. Çeşitli doktorların tedavi başarılı olamaması nedeniyle 2 ay işinden uzak kalan hastanın, ıslak mendilleri kullanmayı bırakınca, problemin ortadan kalktığı görüldü. Diğer hastalarda benzer sorunlar göründüğünü belirten uzmanlar, ıslak mendillerin özellikle banyo ve tuvalet ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra kullanılmamasını öneriyorlar.

PROF. DR. ERKAN TOPUZ: KİMYASALLARIN ETKİSİ UZUN VADEDE ORTAYA ÇIKIYOR

İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Onkoloji Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Erkan Topuz da içeriğinde toksikolojik (zehirleyici) madde olan ürünlerin sağlığa zarar verdiğini belirtiyor. Prof. Dr. Topuz, “Bebekler için çok beyazlatılmış kâğıtlar ve bezler bile zararlıdır. Kimyasalların uzun sürede yapacağı etkiler bilinmeyebilir. Bu ürünlerdeki kimyasal maddeler az miktarda bile olsa tesirleri uzun sürede ortaya çıkar. Paraben ve lanolin en zararlı olanları.
İddia edilen zararlı maddeler
Paraben: Methyl, ethyl, propyl, butyl, isobutyl, benzil paraben olmak üzere altı çeşidi var. Birçok ıslak mendilde en az bir tanesi mevcut. Petrolden elde edilen koruyucu katkı maddeleri. Bazı, Avrupa ülkeleri kullanımını yasakladı. AB, parabenlerin kullanımını sınırlandırdı. Bir araştırmada incelenen 20 göğüs tümörünün 18’inde paraben bulundu.

Propylene glycol: Petrol türevi bir madde. Cilt tahrişine, alerjiye, merkezi sinir sisteminde tahribata ve bazı organlarda hasara sebep olabiliyor.

Phenoxyethanol: Deri tahrişine, böbrek ve karaciğer hasarına sebep olabilen koruyucu madde.

Peg-40 hydrogenated castor oil: Hidrojene edilmiş hintyağı. Hidrojene yağlar, kanser ve kalp damar hastalıklarına neden olan trans yağ asitleri içerir.

2-bromo-2 nitropropame-1, 3 diol: Zehirlidir, alerjik reaksiyonlara neden olabilir.

Methylisothiazolinone: Cilt ile teması sakıncalı bulunan yanıklara sebep olabilecek bir maddedir.

Sodyum hidroksit: Cilt yanmalarına sebep olur ve kişiyi diğer kimyasallara karşı hassaslaştırır. Yutulursa öldürücüdür. Fırın, kanal ve boruların, tıkanmış lavaboların temizliğinde kullanılır.

Formaldehit: Kanserojendir. Bebek ürünlerinde kullanımı kesinlikle yanlıştır, fakat çok ucuz bir koruyucu olduğundan merdivenaltı üretimlerde kullanıyor. Teneffüs edilmesi, yutulması ve deri ile teması halinde zehirlidir.

Triclosan: Laboratuvar hayvanlarında karaciğer hasarına neden oldu.

Carbomer: Solunması halinde zehirlidir. Temasta sabun ile yıkanması gerekir.

Sodium benzoate: Uzun vadede üreme sistemi, karaciğer ve merkezi sinir sistemine zarar verir.

Paraffinum liquidum: Cildin gözeneklerini tıkayıp akneye sebep olur.

Benzl alcohol: Cildi tahriş eden, karaciğer ve sinir sistemine hasar verebilen katkı maddesidir.

Benzyl benzoate: Yutulduğu takdirde toksik (zehirli) etki yapar. Göz ve cildi tahriş edicidir.

Fragrance / parfüm: Bir koku 200 veya daha fazla kimyasal madde içerir. Merkezi sinir sistemi hasarı, alerji ve egzamaya neden olabilmektedir.

3-lodo-2 propynyl butyl carbonate: Ciltte tahrişe sebep olur.

Cetrimonium chloride: Cilt tahrişine ve sinir sisteminde tahribata neden olur.

Polyquaternium 7: Solumaktan kaçınılmalı. Temas ettiği yer bol sabunlu suyla yıkanmalıdır.

Coumarin: Aşırı maruz kalma durumu ölüme neden olabilir. (ŞEMSİNUR ÖZDEMİR)

ALTERNATİF OLARAK NE YAPILABİLİR…
-bebeklerin altını temizlemek için pamuğu elde yassılaştırıp nemleterek kullanabiliriz.
-bebeklere bez olarak eski usul amerikan bezi kullanabiliriz .
-dışarı çıkarken yanımıza küçük bir şişe su ve pamuk alabiliriz.
-yanımıza sabun ve 1lt petsu alabiliriz.
-peçete kullanaktansa ellerimizi su kullanarak temizleyebilir ve yanımızda el havlusu bulundurabiliriz.
-bebeğimiz varsa yanımızda küçük bir şişe su taşımak yeterli olur,şişeyi cam meyve suyu şişeleri alıp içini boşaltarak elde edebilirsiniz.ıslak mendil kadar hazır meyve suyuda zararlıdır çünkü.. zeynep yıldızhan

Posted in Genel | Etiketler: , , , | Leave a Comment »