helalderman

YEDİKLERİN KADAR DOĞALSIN…

Archive for Ekim 2010

tohum yasası meclisten geçerse bize ne olur!

Posted by helalderman 25 Ekim 2010


Röportaj: Gülşen Kaş
Gülşen: GDO nedir?

Dr. Gökhan Günaydın: Biyo-teknolojik yöntemlerle kendi türü dışındaki bir türden gen aktarılarak belirli özellikleri değiştirilen bitki – hayvan ya da mikroorganizmalara “Transgenik” ya da “Genetiği Değiştirilmiş Organizma” denilmekte ve bu ürünler kısaca “GDO” olarak adlandırılmaktadır. Bu kapsamda, örneğin domuza ait gen domatese, bakteri veya virüse ait gen de bir bitkiye aktarılabilmektedir.

Gülşen: Tohumculuk Yasası Meclis’ten hızlı bir şekilde geçirildi, yasanın çıkarılmasının gerçekteki amacı nedir? Neye ve kime hizmet etmektedir?

Dr. Gökhan Günaydın: TBMM’de 31 Ekim 2006 tarihinde kabul edilen 5553 sayılı Tohumculuk Yasası, 8 Kasım 2006 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Yasa, tohum alanından kamunun çekilmesi ve sektörün tümüyle çokuluslu şirketler ile onların yerli temsilcilerine teslim edilmesini amaçlamaktadır.

2004 yılından beri TBMM gündeminde olan, hatta 23 Kasım 2004 tarihinde Danışma Kurulu kararıyla görüşmelerinin tamamlanmasına kadar çalışma süresinin uzatılması bile kararlaştırılmış bulunan düzenleme, aradan iki yıl geçtikten sonra TBMM tarafından yasalaştırılmıştır. Avrupa Birliği’ne uyum yasaları arasında yer aldığının iddia edilmesine karşın, Yasanın 3, 4, 6, 7, 8, 11, 12 ve 15. maddelerinin AB müktesebatı ile çelişmesi dikkat çekmektedir.

Yasanın “tohumculuk” alanını düzenlediği ileri sürülse de, toplam 43 maddeden yürürlük ve yürütmeyi düzenleyen 2 madde ile amaç, kapsam ve tanımlamayı içeren 3 madde hariç tutulduğunda, tohumculuğu düzenleyen madde sayısı 12’ye düşmektedir. Yasanın 25 maddesi tohumculuk birliğinin kurulmasıyla ilgili düzenlemeler getirmektedir. Bu nedenle 5553 sayılı Yasa, adeta “tohumculuğu” değil, “tohumculuk birliği”ni düzenlemek üzere çıkarılmıştır.

Yasa ile “bitki ıslahçıları, tohum sanayicileri ve üreticileri, fide üreticileri, fidan üreticileri, tohum yetiştiricileri, tohum dağıtıcıları, süs bitkileri üreticileri ve tohumculukla ilgili diğer konularla iştigal eden en az yedi gerçek veya tüzel kişi tarafından faaliyet konularına göre” alt birlikler ve bunların üst birliği olarak, kamu kurumu niteliğinde meslek üst kuruluşu statüsünde Türkiye Tohumcular Birliği kurulmaktadır. Üstelik, Yasa’nın 15. maddesi ile tohumluk üretimi, tohumluk sertifikasyonu, tohumluk ticareti ve piyasa denetimi konusundaki yetkilerin bu birliğe devredilmesi öngörülmektedir.

Yasa ile Türkiye’de, Tarımsal Araştırma Genel Müdürlüğü’ne (TAGEM) bağlı Enstitülerin tarımsal AR-GE faaliyetleri sonucunda, Tarımsal İşletmeler Genel Müdürlüğü’ne (TİGEM) ait çiftliklerde tohum üretip, ucuz fiyatlarla ve zamanında üreticiye ulaştırma şeklinde işleyen kamusal tohumculuk sistemi “demode” ilan edilmekte; devlet olmazsa olmaz bir yaşamsal alandan daha çekilerek, yabancı şirketler ile onların yerli uzantılarına yeni kâr alanları yaratılmaktadır.

Türkiye’nin tohum üretim gücünü tümüyle kırılmaktadır. Yasa, sektör ve üretici için yıkım; çokuluslu şirketler ile onların taşeronları için ise yeni kar alanları anlamına gelmektedir.

Gülşen: Bu Yasa geleneksel tohumlarımızı kullanamayacağımız anlamına mı geliyor?

Dr. Gökhan Günaydın: Tüm Avrupa’daki bitki çeşidine yakın bir sayıda olmak üzere, 3 bini endemik toplam 13 bin bitki çeşidine sahip olan Anadolu coğrafyası, gen bankası niteliğindedir. Günümüz Türkiye’si, sebze tohumluğunda % 90’ın üzerinde dışa bağımlıdır. Sertifikalı hububat tohumluğunun ise ancak % 25’i üretilebilmektedir.

Aslında özel sektör, sebze, mısır, ayçiçeği gibi yabancı döllenen tohum piyasasının karlılığını çoktan fark etmiştir. Bu bağlamda özellikle Hollanda, İspanya ve İsrail kökenli firmalar, yerli ortaklarıyla Türkiye’de tohum üretip pazarlamakta ya da doğrudan ithal ürün satış ağı oluşturmaktadır. Yerli çeşitlerimizin neredeyse tamamının kaybolmasına neden olan bu süreçte, örneğin bir kg. domates tohumu 18 – 20 bin dolar fiyatla satılmakta ve üreticinin sömürü düzeyi giderek artmaktadır. Yabancı ve yerli aracıların etkisiyle, üreticinin eline geçen gelirden yaklaşık 5 kat fazla fiyatlarla domates tüketen tüketicinin “eski domateslerin tadını arama” düzeyinde kalan yakınmaları, üretici ve tüketici dayanışmasına yönelik anlamlı bir sonuç üretmemektedir.


Gülşen: Canlı bir şeyin patenti alınabilir mi? Tohum patenti almış şirketlerin amacı ne?

Dr. Gökhan Günaydın: Yasa Tasarısının 15. maddesinde bahsedilen yetki devriyle birlikte kamu üretim, sertifikalandırma, ticaret ve denetimi, uluslararası dev tarım şirketlerine bırakılacaktır. Böylelikle de ülkemizin “gıda güvenliği” ve “gıda güvencesi-egemenliği” bir avuç uluslararası gıda tekelinin kar histerisine terk edilecektir.

Gülşen: GDO’lar tarım sektörünü nasıl etkileyecek?

Dr. Gökhan Günaydın: İnsan, hayvan, bitki, mikroorganizmalarda yapılan her bir değişiklik bütünün bir diğer parçası olan tarımsal biyoçeşitliliği, yani sağlıklı beslenmenin temeli olan gıda çeşitliliğini de etkileyecektir.

Modern tarım yöntemlerinin yol açtığı etkiler yüzünden zaten yeteri kadar azalmış olan çeşitler GDO’nun tehdidi altındadır. Çünkü GDO’ların aktarılmış genleri, çevresinde geleneksel yöntemlerle üretilen ürünlere de geçebilmektedir. Arılar, kuşlar, böcekler ve rüzgar gibi tozlaşmayı sağlayan etkenler, GDO’lu polenleri alıp komşu tarlalara taşıyabilmekte, komşu tarlaya bulaşan genler oradaki üründe de genetik değişikliğe neden olabilmektedir. “Gen kaçışı” adı verilen bu bulaşma sonucunda yaşamın sürdürülebilirliği açısından çok büyük önem taşıyan bitkiler giderek tek tipleşmekte, doğal çeşitlilik azalmaktadır.

Böylece milyonlarca yılda oluşan türler 5-10 yıllık bir sürede yok olma tehlikesiyle karşılaşmaktadır. Bu yüzden GDO, yeryüzündeki milyonlarca canlı türün varlığını tehdit ve eko sistemi tahrip etmektedir.

Hastalık ve diğer zararlılara karşı dayanıklı olması için genleriyle oynanmış bir buğday türünün belki göreceli olarak verimi yüksektir ama, aniden ortaya çıkabilecek bir hastalık ya da zararlı o türün yok olması ve dünyada artık başka bir tür buğday yetiştirilmediği için buğday ırkının tamamen ortadan kalkması gibi bir felaketi beraberinde getirebilir.

Türkiye’nin biyolojik ve endemik (sadece o yörede bulunan) bitki türleri açısından çok zengin olması nedeniyle, tür çeşitliliğini tehdit eden GDO’lar konusunda önlem alınması sadece Türkiye için değil, dünyanın biyolojik mirasının gelecek nesillere taşınabilmesi açısından da yaşamsal önem taşımaktadır.

Reklamlar

Posted in ÜRETİM SAHTELİKLERİ, tohum yasası & GDO | 1 Comment »

Doktor sülükler hayat veriyor!

Posted by helalderman 22 Ekim 2010



Çocukluğumuzda büyüklerimiz evde ve hamamlarda ağrıyan değişik yerlerine sülük vurunurlardı. Yani, birkaç santimetre uzunluğunda sülük dediğimiz hayvan vasıtasıyla şifa için kan aldırırlardı. Yakın tarihe kadar da bu iptidai bir metot olarak bilinirdi. Halbuki şimdi, Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri’nde tıp araştırmacılarının, sülüklerle yeniden araştırma yapmaya başladıklarını hayretle görmekteyiz. Belirli şartlar altında bu hayvan, faydalı bir tedavi vasıtası kabul edilmektedir.

Doktorların tıbbî sülük dedikleri bizim küçükler, ta doğuştan modern kan alma metoduna sahiptir. Yani, Sani-i Hakîm, bu iş için onları hususi tanzim etmiştir. Şimdi bir laboratuara gidip kan aldırmaya kalksanız; mutlaka canınız yanar. Ama bizim tıbbî sülük hiç acıtmaz. Cenab-ı Hak ona üç adet çok keskin çene takmıştır. O, bunlarla operasyon yapar. Sonra yaraya, uyuşturucu şırınga etmeyi de ihmal etmez! İşte bunun için kanını emeceği kimseyi acıtmaz. Bu noktada aklımıza bazı sorular gelmektedir: Acaba “doktor sülükler” insanların sinir sistemine sahip olduklarını, bunları uyuşturunca acı çektirmeyeceğini hangi tıp fakültesinden öğrenmiş olabilirler? Sonra kendi özel uyuşturucu maddesini hangi laboratuarda keşfetmişlerdir?

Dahası, tıbbî mahareti bundan ibaret değil. İnsanların bir tarafı kesilse ve küçük bir yara açılsa, kan birkaç dakika sonra kendiliğinden kesilir. Bu da Cenab-ı Allah’ın hayatımızın devamı için kanımıza verdiği bir özelliktir. Aksi takdirde hastalık var demektir. Bizim küçük doktorlar, kestiği toplardamara yanaştı mı, normal olarak şöyle bir yarım saat kadar kan emmelidir. Çünkü ancak bu zaman zarfında bir öğünlük gıdasını alabilir.

O, en az bir doktor kadar bilgili ve bir kimyager kadar maharetlidir! Bunun için vücudunda salgı bezleri inşa edilmiştir. Bu minik laboratuarlarda, kanın pıhtılaşmasını önleyici hirudin denilen maddeyi keşfedip imal etmeye başlamıştır. Uyuşturucunun yanı sıra, deriye bu maddeyi de şırınga eder. Böylece kanın sürekli akmasını sağlayarak istediği kadar içer. Önce, sarsılıp titreyerek emmeye başlar. 20-30 dakika sonra, bir öğünlük gıdasını oluşturan kanla şişmiş olarak deriden ayrılır ve yavaş yavaş sindirim işlemine başlar.

Hani insan, sülüğün kan emmek için sahip olduğu özel aletlerini, vücudunun hususi tanzimini ve tıbbî maharetlerini Cenab-ı Allah’a vermese, onu, mütehassıs bir doktor, eşsiz bir biyokimyacı kabul etmesi gerekmektedir. Onu yaratan ancak Cenab-ı Hak’tır. Çünkü Rabbimiz canlıları ve onların kanlarını, sinir sistemlerini en iyi bilendir. İşte bunun için sülüğü ona göre tanzim etmiştir ve insanların, hayvanların hizmetine sunmuştur. Sülüğün varlığı ve kan emmek için hususi tanzimi gösteriyor ki; sülüğü kim yaratmışsa, insanları da yaratan O’dur. Evet, bir sülüğün vücudumuzda açacağı yarayı uyuşturabilmesi, kanımızın akışını sağlayan hirudin maddesini imal edebilmesi, mutluluk hormonu ile hastayla iletişim sağlaması, Yüce Yaratıcı’nın birliğine bir ispattır, Vahdaniyete bir delildir.

Sülüğün vücudunda, Rabbimizin daha ne hikmetleri vardır… Sülük, bir insan vücudundan 20-30 dakikada aldığı kanla, hayatını tam 6 ay kadar sürdürebilir. Bunu nasıl sağlar? Niçin bir emişte bu kadar çok kan alma istidadı verilmiştir? Tıbbî sülük, yaşadığı kendi tabiî sulak ortamında, insan kanına benzeyen bir besini kolay kolay bulamaz. Bu yüzden Rabbimiz onun vücuduna elde ettiği bir besinden en fazla faydalanabileceği bir sistem yerleştirmiştir. Şöyle ki: Bir öğünlük besinini emip depolarken, vücudu normal hacmine göre 10 kat şişebilmektedir. Emmeden sonra, önce kanın suyu ayrılır ve özel ceplerde depolanır. İş bununla da bitmez. Kanın çözülmemesi gerekir. Bunun için de bağırsaklarında bulundurduğu özel bakterileri (Pseudomonas hirudinus) kullanır. İşte bu sistem sayesinde bir sülük, yalnız bir öğün yemeği ile hayatını 6 ay kadar sürdürebilir. Hatta bu süre sonunda kendi vücut dokularını parçalayarak bir süre daha yaşayabilir.

Bu özel görevli, şimdi modern tıpta nerelerde kullanılmaktadır?

Sülük uygulamasının, ciddi doku zedelemesinin verdiği rahatsızlıkları giderdiği görülmektedir. Meselâ ameliyattan sonra yara izini taşıyan dokuyu iyileştirdiğini gösteren ciddi çalışmalar vardır. Sülükler kan çekme aracı olarak da kullanılabilecektir. Bilhassa kalp yetmezliği ya da kalp krizi geçiren insanların tedavisi, onların yeni kullanım sahalarıdır. Ayrıca son araştırmalar, vücuttan kopmuş organların dikilmesinde de onların işe yaradığını göstermiştir.

Gözleri ve işitme organları olmayan sülükler, 105 farklı biyoaktif madde sayesinde, vücuttaki kirli kanı emerek toksinlerin atılmasında yardımcı olmaktadır.

Eski yara, uyuz, egzama, sedef, vitiligo, mantar, yılancık gibi her türlü cilt hastalığı ile çürük, morluk ve çillerde de kullanılmaktadır.

Varis ve basur gibi damar tıkanıklığı ve dolaşım bozukluğunda, tiroid, hipofiz, yumurtalık, erbezi, prostat, rahim, kalp, karaciğer, dalak, akciğer, MS, alzhemier, parkinson, fıtık, ateşli şişlikler, çıban, kangren gibi hastalıların tedavisinde kullanılmaktadır.

Göz travması sonrası göz tansiyonu, göz damarlarının kanaması, arpacık, katarakt başlangıcı için kullanılmaktadır.Sara hastalığı, ağız ve dil yaraları için, bel ve boyun fıtığında, tiroid bezi hastalıklarında kullanılmaktadır.

Sülüklerin tarihi ve “Hirudoterapi”

Sülükler halkalı solucan türündendir. Canlıların kanını emerek yaşamını sürdüren dış parazit (ektoparazit) olarak tanımlanırlar. Bilinen 650 çeşit sülük türü vardır. Fakat tıbbî uygulamalarda kullanılan Tıbbî Sülük “Hirudo medicinalis”tir.

Tıbbî sülüğün ağız yapısında üç çenesi, yutağın etrafında tükürük bezleri mevcuttur. Tükürük bezleri, besin olarak alınan kanın pıhtılaşmasını önleyen hirudin salgısı ihtiva eder. Keskin çenelerinin yardımıyla derinin 1,5 mm derinliği boyunca ısırabilirler. Kesikleri mercedes işareti şeklindedir. Emdiği kan hacmi yaklaşık 5-15ml’dir. Isırdığı yerden ayrıldıktan sonra bölgede (yaklaşık olarak 3-24 saat) kanama olabilir. Bir tedavi seansında çoğunlukla bireylere 5 ile 12 adet tıbbî sülük uygulamaktadırlar.

Latince’de “sülükle tedavi” anlamına gelen Hirudoterapi, M.Ö. 15. yüzyılda Babil yazılı kayıtlarına kadar uzanan kadim bir tedavi yöntemidir. Yine antik dönem Mısır ve Hint tıbbı kayıtlarında da bu tedaviyi görmekteyiz. Sülüklerin medikal alandaki ilk kliniği, yaklaşık 2500 yıl önce kurulmuştur. İbn-i Sina da sülüğü bir tedavi aracı olarak kullanmış, öğrencilerine bu konuda eğitim vermiştir. Zamanla Avrupa’da da yaygınlaşmış olan Hirudoterapi, bir dönem kilisenin “kan aldırmayı günah saymasıyla” yasaklanmış ancak Rönesansla birlikte tekrar yükselişe geçmiştir. Şu anda başta Almanya, Fransa, İngiltere olmak üzere tüm Avrupa’da ve Rusya’da hekimler tarafından kullanılmaktadır.

Hirudoterapi özellikle, 18. yüzyılın sonuna doğru ve 19. yüzyılın yarısına doğru yaygın olarak uygulanmıştır. Ancak o zaman doktorlar sülüklerin tıpta kullanılmalarına çok önem vermişlerdir. Doktorlar birçok hastalıklarda sülükleri kullanmış ve 200 hastalığı iyileştirmişlerdir. Kontrol edilemeyen sülük kullanımı, Hirudoterapi’ ye kuşkuyla bakılmasına sebep olmuş ve çok sayıda doktor, bu tedavi şeklini reddetmiştir. Bugün tıbbî sülüklerle yapılan tedaviye ilginin artması, bu tedavi şekline güveni ve doğal tedaviye dönüşü göstermektedir. Hirudoterapi’ye övgü değildir, sadece insan sağlığı yönünde tedbirli ve mantıklı bir davranışın işaretidir.

Hirudoterapi’nin tedavi edici etkisi çeşitli etkiler gösterir. Organların işleyiş biçimi, Refleks sistemi ve biyolojik etkileri. Sülükleri genellikle hastanın derisinde refleks hareketi meydana getiren noktalara uygulanır. Sülükler ısırdığı noktadaki mekanizmayı harekete geçirir ve kan akışının sağlanmasında oldukça başarılıdır. İkinci olarak, daha sonra sülüğün ısırdığı bölgede bir süre kan akışı meydana gelir. Ve üçüncü olarak kan emilirken, içinde 100’den fazla enzimin bulunduğu salyasını yumuşak bir hareketle insan vücuduna salgılar, vücudun içinde birikip atılamayan sıvıları çeker, insan organizmasını düzenler. Mikro cerrahide ve plastik cerrahide tedavi edilecek bölgede küçük bir ısırıkla işe koyulan bu küçük omurgasız hayvan, kanı emerken salgıladığı enzimler sayesinde vücudun kan dolaşımını sağlar.

Tıbbî Sülüğün Salyası şu maddeleri içerir:

• Hirudin
• Destabilase
• Hirustasin
• Bdellins
• Hyaluronidase
• Tryptase inhibitor
• Eglins
• Factor Xa inhibitor
• Complement inhibitors
• Carboxypeptidase A inhibitors
• Histaminelike substances
• Acetylcholine
• Anesthetics subsctance
Ayrıca sülüğün salyası, bakterilere karşı koyucu “antibakteriyel” özelliğe sahiptir.

Aeromonas hydrophila: Sülüğün bağırsağında “Aeromonas hydrophila” bakterisi bulunmakta ve sülüğün aldığı kanı hazımlaştırmaktadır. Bu bakterinin bünyesinin zayıf kişilerde alerji yaptığı görülmektedir. Böyle bir alerji ile karşılaşırlarsa doktorunuza danışmanızı öneririz.

Hirudoterapi’nin birçok hastalığın tedavisinde etkili olduğu kanıtlanmıştır.

Hirudoterapi’nin 5-10 seans arasında, 5-12 arası sülük tedavisi uygulandığı ve iyi sonuçlar alındığı klinik bilgilerle kaydedilmiştir.

Sülük kullanımı için en iyi mevsim ilkbahar, ikincisi sonbahardır.

Tıbbî sülüğün kullanıldığı bazı alanlar:

• Kardiyoloji
• Pnömoloji
• Gastroenteroloji
• Endokrinoloji
• Jinekoloji
• Üroloji
• Göz
• İmmünoloji
• Ve Diğerleri

Tıbbî Sülüğün insan organizmasındaki temel etkileri:

• Kanın pıhtılaşmasını önler.
• Pıhtıların çözülmesini sağlar.
• Hipoksi’yi düzenler.
• Kandaki oksijen miktarını arttırır.
• Düşük tansiyon (normale çevirir.)
• Yüksek tansiyon düzenler.
• İltihaplı yaraların tedavi sürecini hızlandırır.
• Damarlardaki kan dolaşımını düzenler.
• Yağların eritilmesini sağlar.
• Nabız, sinir ve kasları düzenler.
• Genel refleksi düzenler.
• Damar duvarlarını düzenler.
• Antibakteriyel koruyucudur.
• Bağışıklık sistemini güçlendirir.
• Ağrı kesici özelliğe sahiptir.

Tedavide kullanılacak sülüklerin hangi özellikler sahip olması gerekir?

Dünyada 400’ün üzerinde sülük çeşidi bulunmakta olup, başlıca iki tanesi tıbbî amaçla kullanılmaktadır. Sülüğün tıbbî olmaması, ürettiği salgının bileşimine bağlıdır. Ülkemizde yaygın şekilde bulunan Tıbbî Sülük (Hirudo Medicinalis) bu amaçla kullanılan iki tipten biridir. Biyolojik tip dışında, kullanılan sülüğün fabrika atıklarına ya da kirli sulara maruz kalmamış olması ya da kültür sülüğü kullanılması gerekir ki; ağır metal ve enfeksiyon bulaşmasına neden olmasın.

Gözleri ve işitme organları olmayan bu canlılar tedaviyi nasıl gerçekleştirmektedirler?

Sülükler sanıldığı gibi kanı emerek tedavi yapmazlar. Tedavi edici özellik kanın alınmasında değil, kan emilirken vücuda verilen salgıda gizlidir. Bu salgı, 100’ün üzerinde biyoaktif madde barındırır ve bu maddeler, kanın pıhtılaşmasını engelleyici (antiagregan), oluşmuş pıhtıyı eritici (Fibrinolitik), ağrı kesici (analjezik-antiromatizmal), mikrop öldürücü (antibakteriyel), tansiyon dengeleyici (antihipertansif), kas gevşetici (myorelaksan), bağışıklık sistemini düzenleyici (immun modulatör) ve stres giderici (anksiyolitik) etkilere sahiptir. Ayrıca “nörotrofik” etkiyle sinir hücreleri ve liflerinin tamir esilmesini hızlandırır.

Hirudoterapi uygulamasında dikkat edilmesi gereken noktalar nelerdir?

Uygulama öncesi hastanın vital bulguları gözden geçirilir. Tedavi hakkında son bilgiler verilir ve zihinde hiçbir soru işareti kalmaması sağlanır. Sülük koymadan önce gerekli vücut bölgeleri ılık su ile yıkanarak kurulanır ve lifle masaj yapılır. Pratikte sülüklerin yapıştırılacağı yerler akupunktur noktalarına göre belirlenir veya hastalık durumuna göre sülükler kendi kendilerine belirlerler. Vücudun en kirli kanını emerler, doyduktan sonra düşerler. Ancak boğaz, koltuk altı, kasık bölgesi gibi büyük damarların geçtiği bölgelerde kullanılmamalıdır.

Tedavi gören kişinin, tedaviden sonra nelere dikkat etmesi gerekir?

Kanı sulandırıcı etkisi nedeniyle uygulama sonrası 6-8 saat civarında sızıntı şeklinde kanama olabileceğinden, yapılmış olan pansuman açılmadan ertesi güne kadar bekletilmelidir. Bu süre içinde hastanın istirahat etmesi, çok sıcak ya da soğuk ortamlardan kaçınması, kanı sulandırıcı ilaç kullanmaması ve bol sıvı alması gerekir. Kiraz, vişne ve limon, kanı çok sulandırdığı için sülük koymadan iki gün önce ve konulan gün bunları yememek gerekir. Uygulamadan bir gün sonra banyo yapmakta sakınca yoktur.

Sülükler hangi ortamda tedavi edici olarak yetiştirilmektedir?

İngiltere, İrlanda, Fransa ve Almanya’da olduğu gibi ülkemizde de yakın zamanda birkaç üniversitemizin Su Ürünleri Fakültelerinde kültür sülüğü üretimine başlanmıştır. Böylece hem hijyenik, standart ve istenilen sayıda sülük temini sağlanmış hem de Türkiye’nin önemli bir ihraç malı olan sülüklerin doğadan toplanması sonucu ekolojik dengesinin bozulması engellenmiştir.

Hirudoterapi uygulamasına neden bu kadar geç başlanılmıştır?

Aslında sadece Hirudoterapi’nin değil diğer birçok Doğal Tıp yönteminin de ülkemizde çok geç tanındığına üzülerek şahit olmaktayız. Bu konuda en büyük eksiklik, Avrupa ülkelerinin aksine Tıp fakültelerimizde Doğal Tıp derslerinin bulunmayışıdır. Tıp eğitimi sırasında bahsi bile geçmemiş bir yöntemle sonradan karşılaşan doktorlar, bunun ciddi bir tedavi aracı olabileceği konusunda şüpheler duymaktadırlar. Bunu ortadan kaldırmanın tek yolu, sülük tedavisi ile birlikte bitkisel tedavilerin, akupunktur ve refleksolojinin, aromaterapi, kristal terapi gibi farklı argümanların standart tıp eğitimi içinde yer alarak, yeni mezun her hekimin bu tedaviler hakkında temel bir bilgisinin bulunmasını sağlamaktır.

Her derde deva sülükler, başta Amerika, Almanya ve Rusya olmak üzere Avrupa ülkelerinde, Uzakdoğu ülkelerinde yaygın olarak kullanılmaktadır. Son yıllarda ülkemizde de kullanılmaya başlanan sülükle tedavi yöntemi, dolaşım bozukluklarında, sedef ve egzama gibi cilt hastalıklarında, romatizmal hastalıklarda, hemoroitte, göz tansiyonunda (glokom) ve buna bağlı görme kayıplarında, migrende ve kanser de dahil olmak üzere pek çok rahatsızlıkta başarı ile kullanılmaktadır.

Tıbbî sülük tedavisinin dünyada ve ülkemizde eski popülaritesini tekrar yakalamasının sebebi, insanlığın tekrar doğal tedavilere yönelmesidir. Uzun bir zaman Tıbbî Sülük tedavisi unutulmuştur. Ama günümüzde yapılan araştırmalar ve uygulamaların sonuçları ortadır.

Almanya’da 300’ü aşkın Hirudoterapi kliniği vardır. Sadece Avrupa’da yılda 100 milyon sülük kullanılmaktadır. Ne yazık ki bu sülüklerin çok büyük bir kısmı, ülkemizden alınmaktadır. Yüce Rabbimiz bu şifayı bizim ülkemize bir lütuf olarak bahşetmiştir.

Amerika’da sülük tedavisi uygulayan hekimlerin kurduğu derneğin 1000’den fazla üyesi vardır. 30 Haziran 2004 tarihinde Amerikan İlaç ve Gıda Dairesi (FDA), tedavi amaçlı tıbbî sülük kullanımına onay vermiş ve Avrupa’daki gibi eczanelerde satılmasına izin vermiştir.

24 Mayıs 2007 tarihinde Sağlık Bakanlığı, Tıbbî Sülük tedavisinin (Hirudoterapi) tamamlayıcı tedavi olarak sadece yataklı hastanelerde kullanılmasına onay vermiştir.

1- Sülük tedavisi hangi hastalıklar için kullanılıyor?

•Sülük Tedavisi, atardamar ve toplardamar tıkanıklıkları başta olmak üzere birçok dolaşım sistemi hastalığında, varis, iltihaplı ve iltihapsız eklem romatizmalarında, epilepsi çeşitlerinde, yumuşak doku romatizmalarında, felç, kısmi felç, sedef ve egzama gibi cilt hastalıklarında, hemoroitte, göz tansiyonu (glokom) ve buna bağlı görme kayıplarında, migrende ve her türlü baş ağrısı, yüksek tansiyon, troide bağlı şişmanlık, astım ve bronşial hastalıklar, yanık vakaları, iyileşmeyen yaralar ve ameliyat izleri, kangren, Meniere hastalığında ve bazı işitme kayıplarında başarıyla kullanılmaktadır. Ayrıca Ortopedi ve Rekonstrüktif Cerrahi kapsamında, gangren gelişmekte olan kopuk organ tamirlerinde de tüm dünyada yaygın biçimde kullanılmaktadır. Son olarak sülüğün güçlü antioksidan etkisi nedeniyle Koruyucu (Preventif) Tıpta da kullanımından bahsetmek gerekir ki; yılda bir defa yapılan Sülük Tedavisi, o yıl içinde enfeksiyonlar başta olmak üzere birçok hastalığa karşı koruyucu etki göstermektedir.

2- Bir hastada kullanılan sülükler, başka bir hastada da kullanılabiliyor mu?

•Bir hastada kullanılan sülükler, kesinlikle başka bir hastada kullanılmamalıdır. Böylece kan yoluyla bulaşan hastalıkların geçişi engellenerek güvenli bir tedavi sağlanmalıdır. Sülükler ilk kullanımda ürettikleri salgıyı boşalttıklarından, ikinci uygulamada aynı etkiyi gösteremezler.

3- Sülük tedavisi uygulamasında dikkat edilmesi gereken bölgeler var mı?

•Yumuşak cilt bölgelerinde dikkatli olunmalı, doktor kontrolünde yapılmalıdır. (Göz kapağı ve çevresi gibi)

• Keratinize bölgeler (Avuç içi, ayak tabanı gibi)

• Önemli Damarların Üzerleri (Boyun, Çene altı, Koltukaltı, Kasık gibi)

4- Sülük tedavisinde uygulanması sakıncalı olan hastalıklar var mı?

•Sülük tedavisi uygulamasında dikkat edilmesi gereken noktaların başında, hastanın anemi (kansızlık) sorununun olmaması, kanı sulandırıcı ilaç kullanmıyor olması, pıhtılaşmaya engel bir hastalığının bulunmaması (hemofili) ve vücudunda aktif bir kanama odağının bulunmaması, son bir ay içinde mide-barsak kanaması gibi bir hastalık geçirilmiş olması, cerrahi işlemlerin öncesi ve sonrası, ayrıca diyalize girmekte olan hastaların vital bulguları çok değişken olduğundan Sülük Tedavisi uygulanmaz. Gebelerde ve emziren annelerde, kontrolsüz diyabet hastalığı veya kalp yetmezliği olanlarda da sülük tedavisi uygulanmaz.

5- Sülük Tedavisinin yan etkileri var mı? Tedavi gören kişi daha sonra rahatsızlanırsa ne yapılması gerekir?

•Sülük tedavisinden sonra en sık karşılaşılan yan etkisi, uygulama bölgesinde görülen lokal kaşıntıdır. Bunun için 2 gün boyunca evde soğuk uygulama yapmak yeterlidir. Bunun dışında nadiren gelişebilecek baş dönmesi, tansiyon düşmesi, kanamanın uzun sürmesi gibi problemlerde doktorunuza başvurmanız veya en yakın sağlık kuruluşuna başvurmanız önerilir. Sadece kirli kan dışarı atılacağı için korkmamak gerekir. Kanamanın 12 saatten fazla sürmesi de normaldir.

6- Acil işim çıktı. Sülüğü ısırdığı bölgeden çıkarmak istiyorum. Ne yapmam lazım?

•Tedavi bitmeden, sülük ısırdığı bölgeden alınmak istenirse sülükler üzerine biraz su, tuz veya kabartma tozu serpilir. Kesinlikle ısırdığı bölgeden çekmek suretiyle çıkartmaya çalışılmamalıdır.

7- Sülük, ısırdığı bölgede ne kadar zaman kalmaktadır?

•Sülük doyduğunda kendiliğinden ısırdığı yüzeyi bırakır. Yaklaşık olarak 20 ila 45 dakika arasındadır. Nadiren 60 dakikayı bulduğu da olmuştur.

8- Sterilize sülük kullanmazsam ne olur?

•Sterilize edilmeden, kişilerin bu sülükleri dikkatsizce kullanmaları, bilinen ve bilinmeyen enfeksiyonlar kapma ihtimali açısından büyük risk taşır.

9- Aldığım sülükler kısa zaman sonra ölüyor?

•Sülüklerin bakımında sakınılması gereken iki önemli husus vardır. Bunlardan biri suyun sıcaklığı diğeri ise suyun klorlanmamış olmasıdır. (Şişe suyu kullanınız.) Ani ısı değişimlerinde sülükler ölür. Suyun sıcaklığının 20 C olması gerekmektedir.

10- Tedaviden sonra nelere dikkat etmem gerekir?

•Tedaviden sonra hastanın istirahat etmesi, çok sıcak ya da çok soğuk ortamlardan kaçınması, kanı sulandırıcı ilaç kullanmaması ve bol sıvı alması gerekmektedir.

11- Tedaviden sonra banyo yapabilir miyim?

•Tedaviden bir gün sonra banyo yapmakta sakınca yoktur.

12- Tedaviden sonra sülüğün ısırdığı bölgeden ne kadar zaman kan akacak?

•Uygulama sonrası 3-24 saat civarında sızıntı şeklinde kanama olabilir. Yapılmış olan pansuman açılmadan, ertesi güne kadar beklenmelidir.

13- Sülük tedavisinde enfeksiyon kapma riski var mıdır?

• Uygulanacak bölge temiz olursa ve de sülüklerin dış yüzeyleri sterilize edilmiş olursa hiçbir enfeksiyon görülmez. Sülükler 3-6 ayda bir beslenirler. Emdikleri kanı, içindeki mikroplarla birlikte tamamen hazmederler. Onun için bünyelerinde mikrobik hastalık taşıma riskleri yoktur.

14- Sülük ısırmak istemezse / ısırmıyorsa?

•Sülüğün kolayca ısırmaması halinde;
• Soğuk deri
• Sigara içiliyorsa
• Parfümlü yüzeyse
• Küçük çocuksa
Uygun bölge ılık ve temiz olan deridir. Hala sülük yapışmıyorsa iğne ile bir delik açılması tavsiye edilir. Eğer hala yapışmıyorsa sülük değiştirilir.

15- Sülük ısırması ağrı ya da acıya sebep olur mu?

•Sülüğün ısırması, hastalar tarafından sivrisinek ısırması gibi hissedilir. Ağrı ya da acıya sebebiyet vermez.

18- Sülükleri nasıl imha etmemiz gerekli?

•Sülükler kullandıktan sonra klorsuz su içinde, en yakındaki bir akarsuya, su kanalına veya göle bırakılabilir.

19- Tedavi için kaç sülük almalıyım?

•Hastanın yaşına, kilosuna ve hastalığın çeşidine göre sayı değişmektedir.

20- Kanama durmuyorsa ne yapmalıdır?

•Kanamanın şiddetine göre 12-48 saat durdurmamak gerekir. Çünkü yalnız kirli kan dışarı atılır. Vücutta temiz kanı dışarı atacak mekanizma yoktur. Kanama durmuyorsa o zaman ceviz kabuğu yakılarak külü serpilir veya nar kabuğunun tozu serpilerek bantlanır.

Sülüklerin Bakımı:

Su: Sülüklerin bakımında sakınılması gereken iki önemli husus vardır. Bunlardan biri suyun sıcaklığı diğeri ise suyun klorlanmamış olmasıdır. Sülükler alınır alınmaz, yeni bir suyun içine aktarılmalıdır. Klorlanmamış su veya şişe suyu kullanılmalıdır. Gün aşırı sülüklerin suyu değiştirilmelidir.

Sıcaklık: Sülüklerin yaşadığı suyun sıcaklığı (16-20 C)’de tutmaya özen gösterilmeli,
(24 C) üzerindeki sıcaklıklardan sakınmalıdır. Gün ışığıyla direk temas olmamalıdır. Sülükleri bir kavanozdan diğer bir kavanoza aktarırken, ani su sıcaklığı değişiklerinden kaçınılmalıdır.

Kavanoz: Gördükleri en küçük boşluktan geçebilmesini sağlayan omurgasız yapıları sebebiyle kapaklı bir kavanoz seçilmesi önerilir. 1lt kavanozda 50 adetten fazla sülük muhafaza edilmemelidir.

Bir hadîs-i şerifte: “İlaçların hayırlısı, burna çekilen ve ağızdan alınan ilaçlar, müshil, kan aldırmak (hacamat) ve sülük vurdurmaktır.” denilerek, sülük tedavisinin 14 asır önce de uygulamada olduğu ortaya konmaktadır. Peygamber Efendimiz (S.A.V), kirli kan aldırmak konusunda hacamattan başka sülükleri de kullanmış ve bunun için hicrî ayın 17, 19 ve 21. günlerini tercih etmiştir.

Bayanların güzellik formülü: Rus güzellik uzmanlarının sıklıkla uyguladıkları yöntemlerden biri de ameliyatsız kozmetik diye bilinen doğal tedavi ile güzelleşmede sülükleri kullanmalarıdır. Çok eski ve hızla yarar gösteren bu yöntem, uzun yılların tecrübeleriyle ortaya çıkmıştır.

Sülükler, yüz bölgesinde tetikleyici noktalara konulduğunda gençleştirici ve canlandırıcı etkiler gösterir. Tiroid bezinin eş zamanlı çalışmasını hızlandırır ve kronik yaraların hızla iyileşmesini sağlar. Beyindeki kan akışını hızlandırır, horlama tedavilerinde ve sigaranın ciltteki tedavilerinde kullanılır. 46 yaşındaki Demi Moore, Hollywood standartlarını bile aşan gençliğinin ve güzelliğinin sırrını tıbbî sülüklere borçlu olduğunu açıklamıştır. Avusturya’da sülük terapisi gördüğünü söyleyen Moore, “Her zaman doğal yöntemleri tercih ederim.” demiştir. Sülüğün gençleştirme etkisi, insan derisindeki kan akışının hızlanması ile 4-6 hafta arasında gerçekleşir.

Sülüklerin ısırdığı zaman bıraktıkları yara izlerinden korkulmamalıdır. İzler 7-10 gün arasında kaybolur.

Modern hayatın önümüze serdiği yeniliklerin, kimyasal kirliliğin bedelini maddî ve manevî olarak ne yazık ki hepimiz ödüyoruz. Artık doğaya ve doğala dönmenin zamanı gelmiştir…

Sıhhatle ve sevgiyle kalın…

Nazan Başoğul

Posted in SÜLÜK KULLANIMI | 2 Comments »

mevsiminde kestane

Posted by helalderman 21 Ekim 2010



kestane endüstriyel gazlardan kolay etkilenenbir ağaç türüdür.sanayinin geliştiği bölgeler ve şehir merkezlerinde ağaçlaqr uzun yıllar yaşayamaz.kestane ağacını bu özelliğinden dolayı endüstriyyel kirlilikten en az etkilenir. güvewnle tüketilebilecek nadir gıdalardandır.
Besleyici ve kalori değeri yüksek bir besin olan kestane B1, B2 ve C vitaminleri açısından oldukça zengindir. Kestanede bol miktarda yağ ve protein bulunmaktadır. Ayrıca potasyum, fosfor, magnezyum, klor, kalsiyum, demir, sodyum minerallerini de içermektedir.

• Besleyici olmasından başka faydası saymakla bitecek gibi değil
• Kabuklarının suda kaynatılmasıyla hazırlanan ilaç ateş düşürüp sinirleri yatıştırıyor.
• Meyvesi kasları kuvvetlendiriyor, kan dolaşımını düzenliyor.Bedenin ve zihnin yorgunluğunu gideriyor,kansızlığa çare oluyor.
• Şeker,protein,yağ,sodyum ve potasyum içeriyor!..Kestane birçok hastalıktan da koruyor insanoğlunu..
• Çocuk, genç ve yaşlılar için çok değerli bir enerji kaynağı, hatta yaşamı uzattığı da söyleniyor.
• Kestane, en çok potasyum düşüklüğünden yakınanlara öneriliyor. Çünkü 100 gramında 500 mg potasyum bulunuyor. Fosfor,magnezyum, klor, kalsiyum, demir ve sodyum mineralleri ile C, B1, B2 ve PP vitaminlerini içeriyor.
• Taze kestane limonun 100 gramı kadar C vitamini içerir. Kestane’nin 100 gramında 200 kalori bulunuyor.
• Kış mevsiminin olumsuz şartlarına fiziksel ve beyinsel yorgunluklara karşı paha biçilmez bir sağlık iksiridir.
• Kalp ve kas sistemini uyarıp organizmanın su dengesini düzenliyor. Kan dolaşımını hızlandırıp varis ve basurların gelişimini önlüyor.
• Balla karıştırılmış kestane püresi ise özellikle iştahsız çocuklara öneriliyor.

Posted in FAYDALI BESİNLER | Leave a Comment »

KARADUT ŞURUBU- ODUN ATEŞİNDE ŞEKERSİZ VE KATKISIZ

Posted by helalderman 13 Ekim 2010


şekersiz olarak kara dutun odun ateşinde kaynatılmasıyla elde edilmiştir.konsantre haldedir ve suyla açtırarak kullanılır.cam kavanozlarda gönderilmektedir.
fiyatı : 9 TL ‘dir

Karadut meyvesinin içeriğinde çok güçlü antioksidanlar bulunmaktadır. Bu güçlü antioksidanlar vücudumuzdaki serbest radikalleri etkisiz hale getirmek suretiyle bağışıklık sistemimizi güçlendirir. İçeriğinde bulunan flavonoidler nedeniyle ise kalbimizi korur aynı zamanda da yaşlanmamızı geciktiren etkisi vardır.

Karadut bitkisi böceklenmeyen tek organik bitki çeşididir. İçeriğinde Betakaroten bulunur. Ancak karadutun mevsimi çok çabuk geçtiğinden en bol olduğu zamanlarda kaynatarak şurubunu yapabilirsiniz ve bu karadut şurubunu derin dondurucuda muhafaza edebilirsiniz. Sağlık ve gençlik kaynağı olan bu şurubu kanserden korunmak için mutlaka tüketmelisiniz.

Karadut nelere faydalıdır?

* Halsizliği, aşırı yorgunluğu giderir
* Ağız ve boğaz enfeksiyonlarına tavsiye edilir
* Kanı temizler anemi hastalarına tavsiye edilir
* Kan basıncını düşürür
* Sindirim sistemi kronik hastalığına faydalı
* Mide salgılarını arttırır
* Sindirimi sistemini düzenler
* Saçların ve dişlerin güçlenmesini sağlar
* Kronik gastrit ve hepatit tedavisinde kullanılabilir
* Uykusuzluğa iyi gelir

Prof. Dr. Erkan Topuz

Havran Ayrancı mesire alanında Ercan Dönmez isimli vatandaş tarafından üretilip, satışa hazır hale getirilen Karadut Suyu’nun psikoterapi özelliği olduğu ortaya çıktı. insanların stres içinde bulunduğu gelişen ve değişen teknolojik çağımızda rahatlatıcı,stres ve sıkıntıya bire bir gelen karadut suyunun psikoterapi özelliği yanında her derde deva olması ile biliniyor.
Karadut suyu üreticisi Ercan Dönmez yaptığı açıklamada ‘’ Karadut Suyu içenler pamuk gibi olur. Tüm kas ve adaleleri gevşeten bu içecek, uykusuzluk, huzursuzluk, panik atak ve aşırı stresi olan kişilerde bir müddet kullanılması ile eski sağlığına kavuşurlar. Özellikler diş eti rahatsızlığı olanlar, ağız içinde bir türlü geçmek bilmeyen yara olan kişiler yine karadut suyu sayesinde iyileştiğini görüyoruz. Hiçbir rahatsızlığı olmayanda keyif yapmak için içebilir. Çünkü Karadut Suyunun damak tadı keyif yapmaya değer. özellikle organik meyve yemek isteyenler Kara Dut tercih etmeleri en uygun olanıdır. Çünkü Kara Dut, böceklenmeyen, parazit yapmayan tek meyve olduğu için hiçbir dut ağacı zararlılara karşı ilaçlanmaz. Dut mevsimi çok kısa sürdüğü için, biz bunların şurubunu yaparak saklanmasını sağlıyoruz. Karadut şurubu oda sıcaklığında bile 1 yıla yakın tazeliğini korur. Bunun nedeni nedeni Karadutun kendisinin tamamen organik olması, ve içinde bakteri savar özelliğinin olmasından kaynaklanmaktadır. Stressiz bir hayat için her gün bir bardak karadut suyu tavsiye ediyoruz.

Posted in DOĞAL BESİN FAYDALARI, FAYDALI BESİNLER | Leave a Comment »

KEÇİ BOYNUZU PEKMEZİ(HARNUP PEKMEZİ)

Posted by helalderman 13 Ekim 2010



Harnupiun, sağlıklı ve dengeli beslenmede çok önemli bir yeri vardır. Çok düşükl oranda yağ içermektedir. Düşük kalorilidir. Yenildiği zaman insanı uzun zaman tok tutar.
ŞEKER HASTALARI KULLANMAMALIDIR. sabah akşam aç karnına tiketilirse şifası daha fazla olur.

http://www.helalpazar.wordpress.com dan satınalabilirsiniz bu ürünü.

Prof. İbrahim Adnan Saraçoğlu’nun önerileri…

Eskiden beri bilinen olumlu yönleri vardır. İshale karşı mükemmel takviyedir. Kabızlık şikâyeti olanların da tüketmesi gereken bir meyvedir. Belirli bir dönem keçi boynuzu tüketenler, sindirim sistemlerinin nasıl harekete geçtiğini ve kabızlık problemlerinin de yavaş yavaş ve düzenli bir şekilde nasıl ortadan kalktığını hayretle görebileceklerdir.
Kısaca, hem ishal hem de kabızlık şikâyetlerine karşı kullanılır. Dengeli ve sağlıklı beslenmenin bilincinde olan birçok bilim adamı tanıyorum ve bu kişiler çikolata, kek veya kremalı pasta yerine harnup’u tercih etmektedirler.
GENEL VE ALERJİK NEFES DARLIĞI İÇİN
Orta büyüklükteki keçi boynuzundan 6-7 tanesini önce soğuk su altında yıkayınız. Daha sonra bunları küçük küçük (3-4 cm uzunluğunda) kırarak, kaynamakta olan yarım litreye yakın suyun içine atınız. Hafif ateşte 7-8 dakika kaynatınız. Soğuduktan sonra süzerek suyunu cam şişeye doldurunuz. Buzdolabında en fazla üç gün beklete bilirsiniz.
Her gün sabah kahvaltısı arasında ve akşam yemeğinden önce bir çay bardağı içilir. Yaklaşık yarım litre olarak hazırladığınız keçi boynuzu suyu üç gün buzdolabında bozulmadan korunabilir. Her üç günde bir, taze olarak hazırlamanız gerekecektir. Hiç ara vermeden 20 gün uygulayınız. Yirmi gün tamamlandıktan sonra aynı şekilde hiç ara vermeden 15 gün devam ediniz. Onbeş günlük kürü uygularken bir çay bardağı içerisine bir küçük çay kaşığı bal ilave edip karıştırınız, sabah kahvaltınız arasında ve akşam yemeğinden önce birer çay bardağı içiniz. Keçi boynuzu kürünü uygularken sabah kahvaltınızda ayrıca bal tüketmeyiniz.
AKCİĞER KANSERİNİ ÖNLEMEK İÇİN
Kür 1′den en önemli farkı ve dikkat edilmesi gereken nokta kaynama süresidir. Soğuk su altında 6-7 adet keçi boynuzunu yıkadıktan sonra 600-650 ml (yarım litreden biraz fazla) kaynamakta olan suyun içine kırarak atınız. 3-4 dakika hafif ateşte ağzı kapalı olarak kaynadıktan sonra 20 dakika soğumaya bırakınız. Yirmi dakika sonra harnup parçalarını temiz bir kaşık ile kabın içerisinden çıkartınız. Soğuduktan sonra temiz bir kaba suyunu alınız. Her ay 4 gün, sabah ve akşam birer çay bardağı içilir.
İKTİDARSIZLIĞA İYİ GELİYOR
Hareketli sperm sayısını ve kalitesini artırıcı ve de erkeklerdeki iktidarsızlığa karşı olan bu kür için kaynamakta olan yaklaşık yarım litre suya 6-7 adet keçi boynuzunu küçük küçük kırarak atınız. Ağzı kapalı olarak hafif ateşte 3 dakika kaynatınız. Kaynama süresi tamamlandıktan sonra ocağın altını kapatınız ve 20 dakika dinlendiriniz.
Dinlenme süresi tamamlandıktan sonra kaşıkla keçi boynuzu parçalarını çıkartınız. Soğuduktan sonra yarısını sabah aç karna, diğer yarısını da akşam yatağa giderken içiniz. Bu uygulamaya bir hafta boyunca her gün devam ediniz. Birinci haftadan sonra 3 ay boyunca her gün akşam yatağa giderken bir su bardağı içiniz. Daha sonraki aylarda zaman zaman uygulayınız.
Keçiboynuzu Pekmezi ve Faydaları
Keçiboynuzu olarak bilinen harnup, doğanın bize hediyesi en güçlü besin kaynaklarından biri… Faydası o kadar çok ki yazımızı okuduktan sonra evden eksik etmeyeceğinizi düşünüyoruz.
“Hz.Yakup Peygamberin ekmeği”
Keçiboynuzu/ harnup (Ceratonia siliqua); Baklagiller familyasından doğal olarak Akdeniz ikliminde yetişen ve baklaları yenen her daim yeşil ağaç ya da çalı türü. İngilizcesi “carob” ise de, genelde “St.Johns Bread” olarak bilinir. Almanca’sı da “johannisbrot” dur. Her iki lisanda da “Yakup Peygamberin Ekmeği” anlamına gelir. Yakup peygamberin çölde ekmek yerine tükettiği bir meyvedir. Yaklaşık 5000 yıldan beri bilinmektedir.
Birkaç yüzyıl öncesine kadar şeker yerine veya yapılan tatlılarda ağırlıklı olarak harnup kullanılırdı. Günümüzdeki beyaz şeker üretiminin başlaması ile bu kültür ve bu sağlıklı beslenme yapısı yok olmuştur. Harnup ağacı ilk 15 yıl hiç meyve vermeyen bir ağaçtır. Yetişkin bir ağaç 1000 kiloya kadar meyve verebilmektedir.
Keçiboynuzu diğer adıyla harnup yeryüzünün en eski bitkilerinden olup anavatanı olarak Güney Anadolu, Suriye, Kıbrıs, Yunanistan, İspanya, Fas, Tunus, Cezayir, Filistin ve Libya olup memleketimizde, Antalya, Mersin, Silifke, Datça dolaylarında yaklaşık 1500 km’lik sahil şeridinde doğal olarak yetişmektedir.
Türkiye’de tıbbi bitki ihracatında en büyük pay ile;
Keçiboynuzu” yer almaktadır.
Kekik
Kapar
Defne, yer alıyor.
Olgunlaşmadan yenirse bağırsakları yumuşatır, olgunken kabızlık yapar. Yabani olanların tohumlarına Kırat veya Karat adı verilir. (0,2 gram 1 karat) Karat ölçüsü buradan gelmektedir. Tohumlarından zamk elde ediliyor ve yurt dışına ihraç ediliyor. Kağıt ve Mobilya sanayinde kullanılıyor.
Gallik asit içeriyor!
Keçiboynuzunun içerdiği gallik asiti insan sağlığı üzerinde öylesine çok yönlü özellikleri olan bir maddedir ki, insan hayatında bu maddelerin önemi öğrenince mutfağından keçiboynuzunu ve pekmezini eksik etmek istemiyor. Gallik asit çok yönlü bir maddedir. Bu maddenin belirtilen bu özelliklerini artıran ve takviye eden keçiboynuzunda bulunan promotor maddelerdir.
Gallik asitin özellikleri
Analgesic/ağrı kesici
Antiallergenic/alerjiye karşı
Antiasthmatic/astıma karşı
Antibacterial/bakteri yok edici
Antibronchitic/bronşite karşı
Anticancer/kansere karşı
Antihepatotoxic/karaciğeri toksinden arındırıcı
Antioksidant/serbest radikalleri yok edici
Immunostimulant/bağışıklık sistemini güçlendirici
Antiviral/mikroplara karşı
Antiseptic/antiseptik
Cancer-preventive/kansere karşı koruyucu
Antinitrosaminic/nitrozamin yok edici
Bronchodilator/bronş genişletici
Antipolio/çocuk felçine karşı
Dertlilere derman oluyor…
Günümüz yaşam şartların maruz kaldığımız eletromanyetik kirlilikle vücuda giren radyasyonu dışarı atma özelliğine sahip keçiboynuzu, 7’den 70’e herkesin günlük vitamin ihtiyacını karşılamaktadır. Akciğer ödemine karşı keçiboynuzunun desteği bulunmaz bir imkan. Balgam söktürücü gücü ve astıma karşı olan tedavi edici gücü çok fazladır. Sigara içenler keçiboynuzuna başladıktan bir iki gün sonra nasıl balgam çıkardıklarını hayretle özleyeceklerdir.
Keçiboynuzunun en önemli özelliği nefes darlığına karşı oldukça etkili olmasıdır. Keçiboynuzunun nefes darlığına karşı etkili olan etkin maddesi hemen hemen başka hiçbir bitkide bulunmamaktadır. Bu etken madde aynı zamanda bazı alerjik astım rahatsızlıklarında öylesine etkilidir ki; derhal sonuç almak mümkün olabilmektedir. Ayrıca alerjinin neden olduğu nefes darlığı problemlerinde büyük bir başarıyla uygulanabilir.
Kortizon tedavisinden başka çare bulamayan, alerjik nefes darlığı çeken ve yılın belli mevsimlerinde öksürük krizlerinin nedenli şiddetli olduğunu anlatan bir çok insanın, keçiboynuzunu kullanmaya başladıktan daha hemen ertesi gün rahatlamaya başladıkları gözlemlenmektedir.
Guatr rahatsızlığından dolayı nefes darlığı çekenler de olumlu sonuçlar aldıklarını belirtmişlerdir.
Akciğer ödemine karşı keçiboynuzunun desteği bulunmaz bir imkandır. Balgam söktürücü gücü ve astıma karşı olan tedavi edici gücü çok fazladır. Sigara içenler. Keçiboynuzuna başladıktan bir iki gün sonra nasıl balgam çıkardıklarını hayretle gözleyeceklerdir.
Keçiboynuzu, insanlığın korkulu rüyası akciğer kanserini %90 oranında önleme gücüne sahiptir. Özellikle sigara içen insanlarda akciğer kanserine yakalanma riskinin ne kadar yüksek olduğu, bu konuyla ilgili hemen her klinik deneyde ortaya konmaktadır. Keçiboynuzunun bu koruyucu özelliği Allah’ın insanlara olan bir lütfudur. Keçiboynuzu akciğer kanserini önleyen mükemmel bir meyvedir. Ancak, akciğer kanserine yakalanmış olanlar için tedavi etme gücü çok zayıftır. Bir bitkinin hastalığı önleyici özelliği ile hastalığı tedavi etme özellikleri birbirlerinden farklı şeylerdir. Keçiboynuzunun akciğer kanserini tedavi etmekteki gücünü artırıcı farklı etkin maddeler içeren ikinci bir bitkiye ihtiyaç vardır. Bu ikinci takviye bitki kırmızı turptur.
Keçiboynuzunda kolesterol bulunmaması ayrı bir avantajdır. Kaffein ve theobromine içermediği için de tansiyon problemi olanların rahatlıkla uygulayabilecekleri bir kürdür. Fosfor ve kalsiyum bakımından zengindir. Bu nedenle osteoporoz rahatsızlığı olanlara kalsiyum ihtiyaçlarının karşılanmasında çok iyi bir destekleyicidir.
Keçiboynuzu (harnup) pekmezinin faydaları
1kg. pekmezde;
8069 mg. Potasyum
698 mg. Kalsiyum
565 mg. Fosfor
147 mg. Sodyum
383 mg. Magnezyum
3,54 mg. Demir
2,4 mg. Bakır
3,2mg. Çinko
3,9mg. Mangan bulunur.
Kalsiyum bakımından çok zengin (sütün 3 katı.) İçindeki E vitamini sayesinde; öksürük, grip, kemik erimesi ve kansızlık durumlarında vücuda yardımcı. Balgam söktürmeye, göğsü yumuşatmaya, bronşları açmada etkili. Sigara tiryakileri için faydalıdır ve nefes darlığına karşı vücuda yardımcı olur (Alerjik nefes darlığı çekenlere ısrarla keçiboynuzu pekmezi tavsiye edilir.) Yüksek ham selüloz etkisi ile bağırsak rahatsızlıklarına ve gastrite karşı vücuda yardımcı oluyor. Mide ve bağırsak gazlarını dışarı atarak mide şişkinliğini giderir Bağırsak kurdu, tenya, solucan gibi bağırsak parazitlerini temizliyor. Mideye kuvvet veriyor. Yüksek mineral ve vitamin içeriği ile de diş ve diş etleri üzerinde çok olumlu etkileri bulunuyor. Yüksek doğal şekerler, zengin mineraller (özellikle çinko) ve vitaminler (A, B, B2, B3, D) içeriği dolayısıyla doğal güç ve besin kaynağı. Yüksek sodyum ve potasyum içeriği sayesinde tansiyon, karaciğer ve akciğer rahatsızlıklarında vücuda yardımcı oluyor. Kanın zehirli maddelerini temizliyor. Kalp rahatsızlıklarında doğal destekleyici bir ürün. İnsanlığın korkulu rüyası akciğer kanserini %90 oranında önleme gücüne sahip. İnsan vücuduna giren radyasyonu dışarı atıyor. Doğal bir dopingdir. Keçiboynuzunun herhangi bir yan tesiri bulunmuyor.
Hem besleyici hem de besin değeri olan keçiboynuzudur. Astım, alerjik astım, alerjik nefes darlığı, akciğer kanserini önleyici etkisi var. Akciğer ödemini yok edici ve sperm sayısını artırıcı ve balgam söktürücü olarak olumlu özellikleri bulunuyor. Doğal harnup pekmezinde bulunan o güzel damak tadı değişerek ağızda burukluk kıvamında koyuluk pelteleşme görülebilir. Pekmezde bulunan bu ani değişikliğin sebebi keçiboynuzu hammaddesi kırıldıktan sonra taze olarak bekletilmeden hemen üretim yapılmasıdır.Keçiboynuzu kırıldıktan sonra bir müddet bekletilip üretime geçilmesi en iyisidir. O zaman pelteleşme görülmez! Aynı zamanda tamamen doğal olarak üretilmiş olan harnup pekmezi aşırı soğukların etkisi ile koyulaşabilmektedir. Koyulaşmış olan pekmez cam kavanozda oda sıcaklığında normal halini alır. Daha çabuk sonuç alırım diye kesinlikle abartarak kullanmayınız. Uygulama sürelerine ve miktarlarına kesin olarak uyunuz. Doğa bir denge, nizam ve kural üzerine kuruludur ve de belirli kurallara göre çalışmaktadır. İnsan da, doğanın bir parçası olduğuna göre, insan vücudu da aynı şekilde belirli dengeler çerçevesinde çalışmaktadır. İşte, günümüzde bilim adamları ekolojik dengeden, biyolojik dengeden ve de daha bir çok dengelerden bahsetmekteler ve bu dengelerin bozulması durumunda dünyamızı nedenli büyük felaketlerin beklediğini vurgulamaktadırlar.
Örneğin; Demir, insan vücudu için hayati önem taşıyan bir maddedir. Demirin eksikliğinde, fazlalığı da insan vücudu için zararlıdır. Bazı insanlar vitaminlerin çok faydalı olduklarına inandıklarından dolayı vitamin haplarını fazla fazla kullanırlar. Çünkü, fazlasının insan vücuduna zarar vermediğini zannederler. Unutmayınız ki, vitaminlerin eksikliği sağlığımız açısından hayati önem taşırlarken, fazlası da vücudumuza zarar verirler. Aynı şekilde size önerilen bitkileri de belirtildikleri şekilde kullanmak gerekir. Fazla kullanarak daha çabuk sağlığıma kavuşurum diye düşünmek yanlıştır.
Kaynaklar:
Prof. Dr. İbrahim Adnan Saraçoğlu/ Bitkisel Sağlık Rehberi
Dr.Mehmet Göbelez/ Gıdalarımız ve Sağlığımız

http://www.encyclopedia.com/doc/1E1-carob.html

http://en.wikipedia.org/wiki/Carob

Posted in DOĞAL ÜRÜN NEDİR!, DOĞAL MUTFAK TARİFLERİ, FAYDALI BESİNLER | Leave a Comment »

odun ateşinde nar ekşisi ve faydaları

Posted by helalderman 13 Ekim 2010


Narın en önemli özelliklerinden biri de genel damar sağlığını, özellikle de kalbi koruması. Damar tıkanıklıklarını geriletme özelliği bulunan nar, ‘ACE’ denilen enzimi engelleyerek tansiyon düşürücü bir etki de yapıyor. Nar birçok özellikleriyle bazı meyveleri de geride bırakıyor. Örneğin narda 10 bardak yeşil çaya ve 4 bardak kızılcık suyuna eşdeğer antioksidan madde bulunuyor.

Tüm bu özellikleriyle adeta bir ‘ilaç’ ve doğal antibiyotik görünümünde olan nar, sofralardan kesinlikle eksik edilmemesi gereken meyveler arasında yer alıyor. Nar suyu ayrıca damar sertliğine karşı güçlü etkisi bulunan bir içecek olarak karşımıza çıkıyor.

Nar suyunun sadece tanelerinden değil, tüm meyveden üretilmesi, bu içeceğin antioksidan etkisinin daha da artmasına neden oluyor. Zira bu önemli meyvenin kabuğu alkaloit, tanen ve glikozitler içeriyor.
Doğan, şu bilgileri verdi: “Hayvan deneylerinde, nar suyuyla beslenme sonrasında damar plakları ve tıkanıklıkları yüzde 44 geriledi. İnsanlar üzerinde yapılan bir araştırma ise 2 hafta boyunca günde 50 ml nar suyunun, tansiyonu artıran enzimi yüzde 36 düşürdüğünü gösterdi. Bu sayede tansiyon yüzde 5 düşürüldü.”
Beslenmede yer almalı

Beslenmede mutlaka yer alması gereken nar, aynı zamanda güçlü bir antioksidan özelliği taşıyor. Yapılan araştırmalara göre narda, serbest radikallere karşı güçlü etkisi olan çeşitli vitamin, mineral, enzim ve antioksidanlar bulunuyor.

Beslenme ve Diyet Uzmanı Gürsel Doğan, “serbest radikallerle en iyi mücadele yolu bu antioksidanları tanımak ve dışarıdan doğru besinleri seçerek bunların etkinliğini en üst düzeyde tutmaktır” dedi.

Doğan, “bugün için bilinen en güçlü antioksidanlar; C ve E vitaminleri, glutatyon, lutein, N-Acetylcystein, keratonoidler, flavonoidler, koenzim Q-10, alfa lipoik asit ve selenyumdur. Nar suyu da doğal antioksidanlardan biridir” açıklamasında da bulundu.

Narın bilinen bazı faydaları:

• Tansiyonumuzu olumlu bir şekilde düzenler
• Kalbimizi korur düzenli çalışmasına destek olur
• Enfeksiyona karşı vücut direncini korur ve artırır
• Enerji verir, yorgunluğu giderir
• İdrar söktürücü etkisiyle toksin atılımını sağlar
• Bağışıklık sistemini güçlendirir hastalıklara karşı korur
• Kolesterol ve kan şekerimizi regüle eder artmasını engeller
• Bağırsak parazitlerinin düşmanıdır, iyi bakterilerin artmasını sağlar
• İshali (diare) önler, tedavide destek sağlar
• Ciltte olumlu katkısı vardır, pürüzsüz görünüm sağlar
• Cilt enfeksiyonlarında olumlu katkısı vardır

Beslenme ve Diyet Uzmanı Gürsel Doğan
Amerika’nın güney muftağında şekerli bir baharat karışımıyla ovulduktan sonra dumanda pişirilen etler önemli bir yer tutar. Deneysel aşçılar tarafından bu baharat karışımına nar ekşisi eklenmektedir.kısır çiğ köfte,yaprak sarması zeytinin uzerine kekikle , sogan salatasi yaparken ayri bir lezzet verir.tavuk kizartirken soya sosuyla birlikte bir miktar eklenmesi tavsiye olunur.közde soğan sosu yapmak için zeytinyagi icine katilip kekik ve biber taneleri ile masanin ortasina konulan ve yaninda cesit cesit ekmekle ikram edilen istah acici,
Nar ekşisinin insan sağlığına olan faydalarını saymakla bitirmek mümkün değil. Adeta bir `ilaç`, hatta antibiyotik

Posted in DOĞAL ÜRÜN NEDİR!, DOĞAL BESİN FAYDALARI | Leave a Comment »

KARADUT ŞURUBU

Posted by helalderman 12 Ekim 2010


Karadut meyvesinin içeriğinde çok güçlü antioksidanlar bulunmaktadır. Bu güçlü antioksidanlar vücudumuzdaki serbest radikalleri etkisiz hale getirmek suretiyle bağışıklık sistemimizi güçlendirir. İçeriğinde bulunan flavonoidler nedeniyle ise kalbimizi korur aynı zamanda da yaşlanmamızı geciktiren etkisi vardır.

Karadut bitkisi böceklenmeyen tek organik bitki çeşididir. İçeriğinde Betakaroten bulunur. Ancak karadutun mevsimi çok çabuk geçtiğinden en bol olduğu zamanlarda kaynatarak şurubunu yapabilirsiniz ve bu karadut şurubunu derin dondurucuda muhafaza edebilirsiniz. Sağlık ve gençlik kaynağı olan bu şurubu kanserden korunmak için mutlaka tüketmelisiniz.

Karadut nelere faydalıdır?

* Halsizliği, aşırı yorgunluğu giderir
* Ağız ve boğaz enfeksiyonlarına tavsiye edilir
* Kanı temizler anemi hastalarına tavsiye edilir
* Kan basıncını düşürür
* Sindirim sistemi kronik hastalığına faydalı
* Mide salgılarını arttırır
* Sindirimi sistemini düzenler
* Saçların ve dişlerin güçlenmesini sağlar
* Kronik gastrit ve hepatit tedavisinde kullanılabilir
* Uykusuzluğa iyi gelir

Prof. Dr. Erkan Topuz

Havran Ayrancı mesire alanında Ercan Dönmez isimli vatandaş tarafından üretilip, satışa hazır hale getirilen Karadut Suyu’nun psikoterapi özelliği olduğu ortaya çıktı. insanların stres içinde bulunduğu gelişen ve değişen teknolojik çağımızda rahatlatıcı,stres ve sıkıntıya bire bir gelen karadut suyunun psikoterapi özelliği yanında her derde deva olması ile biliniyor.
Karadut suyu üreticisi Ercan Dönmez yaptığı açıklamada ‘’ Karadut Suyu içenler pamuk gibi olur. Tüm kas ve adaleleri gevşeten bu içecek, uykusuzluk, huzursuzluk, panik atak ve aşırı stresi olan kişilerde bir müddet kullanılması ile eski sağlığına kavuşurlar. Özellikler diş eti rahatsızlığı olanlar, ağız içinde bir türlü geçmek bilmeyen yara olan kişiler yine karadut suyu sayesinde iyileştiğini görüyoruz. Hiçbir rahatsızlığı olmayanda keyif yapmak için içebilir. Çünkü Karadut Suyunun damak tadı keyif yapmaya değer. özellikle organik meyve yemek isteyenler Kara Dut tercih etmeleri en uygun olanıdır. Çünkü Kara Dut, böceklenmeyen, parazit yapmayan tek meyve olduğu için hiçbir dut ağacı zararlılara karşı ilaçlanmaz. Dut mevsimi çok kısa sürdüğü için, biz bunların şurubunu yaparak saklanmasını sağlıyoruz. Karadut şurubu oda sıcaklığında bile 1 yıla yakın tazeliğini korur. Bunun nedeni nedeni Karadutun kendisinin tamamen organik olması, ve içinde bakteri savar özelliğinin olmasından kaynaklanmaktadır. Stressiz bir hayat için her gün bir bardak karadut suyu tavsiye ediyoruz.

http://www.helalpazar.wordpress.com da ürünü bulabilirsiniz.

Posted in FAYDALI BESİNLER | 1 Comment »

REFLÜ YADA MİDE YANMANIZ MI VAR!

Posted by helalderman 07 Ekim 2010




Botanik Adı:
Myristica frangrans

Diğer İsimleri:
Muskat, Ceviz-i Bevva, Narcil

Tanım:
2 – 3 cm uzunlukta ve 1 – 2 cm çapta, oval – ceviz şekilli, gri – kahverengi, üzeri çukurlu tohumdur.
Küçük hindistan cevizi ağacı, görünüş bakımından portakal ağacına benzer. Bu ağacın meyvesinden iki çeşit baharat elde edilir. Meyvesinin dış ince zarından “Muskat” ve meyvenin içindeki kahverengi tohumdan “Küçük hindistan cevizi” elde edilir.

Bileşim:
Sabit yağ, uçucu yağ ve rezin taşımaktadır.

Kaliteli Bir Küçük Hindistan Cevizinde;
Yabancı madde en çok %0.5, rutubet en çok %10, toplam kül en çok %1.5, asitte çözünmeyen kül en çok %0.5, uçucu yağ en az 5 ml/100 g olmalıdır. Salmonella, Ecoli 0157:H7 ve Aflatoksin bulunmamalıdır.

Yetiştiği Yerler:
Endonezya kökenli olup Tropik bölgelerde yetişir veya yetiştirilir. Kaynak ülkeler: Endonezya, Grenada, Srilanka, Malezya, Papua Yeni Gine’dir.

Kullanım Alanları:
Öğütülmüş veya rendelenmiş olarak unlu ve şekerli ürünlerde, et, tavuk, su ürünü ve bunların sosları, çorba, peynir ve sebzelerde kullanılmaktadır. Kullanılan miktarların az olması gerekmektedir. Bunların yanında parfümeri, eczacılık ve kozmetikte de kullanılmaktadır.

Faydaları;
Bu aralar midemin çok aşırı yanmasından dolayı çareler aramaya başlamıştım ve sanırım reflü belirtileriyle karışıktı. pek çok insanda rastladığım mide yanması hatta ilerlerse reflüye dönüşen asidi azaltmak için keşfettiğim mucize bitki.

Gaz söktürücü, iştah açıcı, bulantı giderici ve antiseptik özelliklere sahiptir. Ülkemizde karın ağrılarına karşı kullanımı oldukça yaygındır. Aynı zamanda vücudu kuvvetlendirici etkileri vardır.
Eski çağlarda Hind Veda literatüründe nefes kokması, baş ağrısı ve yüksek ateş için; Arap
literatüründe ise afrodizyak ve mide ilacı olarak önerilir.
Küçük Hindistan Cevizi ( muskat) Tozu, taze sıkılmış meyve suyuna 1 çay kaşığı serpilip içilebilir.

Not: Yüksek dozlarda tehlikelidir. Zehirlenme belirtileri; baş ağrısı, susuzluk ve sersemliktir.

İçerdiği Besin Değerleri, Vitaminler ve Mineraller;
1 çay kaşığı Küçük Hindistan Cevizi 1.9 gr gelir.
Bir çay kaşığı küçük hindistan cevizinin içinde; 11 calori, 141 mg protein, 739 mg yağ, 3.8 mg kalsiyum, 899 mg karbonhidrat, 3.8 mg fosfor, 6.8 mcg thiamine, 4.7 mcg riboflavin ve 2 units Vitamin A bulunmaktadır.

*ben midem yanınca çok az kullanıyorum yarım çay kaşığı kadar yeterli geliyor bana..bütün halde alın,çekilmiş olanı almayın!

Posted in BİTKİLERİN FAYDALARI | Leave a Comment »

AŞI? HAYIR TEŞEKKÜRLER!

Posted by helalderman 04 Ekim 2010


Hayata çok şey alınmakta, sorulmadan neden, niçin, bunun arkasında ne olduğunu düşünmeden. Medya, ilim çevreleri, politikacılar, okullar ve üniversitelerden gelen çok çeşitli bilim adamları ve sayısız uzmanlar insanları yanılgıya sürüklüyorlar. Burada yapılanların, maksatlı yapıldığını iddia etmek yanlış olur. Bugün en geçerli olan ve herkesin örnek aldığı ve inandığı bir durumdur, evet gerçekten ilmi gerçeklere dayanmadığı halde.

Aşılar etkisizdir
Genel bir fikir yaygın olarak insanların kafasına yerleşmiştir ki; Aşı insanı hastalıklara karşı koruyan ve sağlıklı yaşamamızı sağlayan bir nimettir diye inanılmaktadır. İlaç firmaları, doktorların çoğu ve başka bilim dallarına ilgi duyan çevreler büyük bir başarı olarak bunu iddia etmektedirler. Fakat yakından bakınca gerçekler görülmektedir ki AŞI hiçbir şekilde hastalıklara karşı korumamaktadır, aksine bizleri hasta yapmaktadır. Tarihi olarak bakacak olursak AŞI ortodoks tıbbın bulduğu en büyük YANILGI’dır. Dünyanın çeşitli ülkelerinde yapılan sayısız araştırmalar ve belgeler bize bu gerçeği göstermektedir. Ortodoks Tıp tarafından 200 yıldır aşı yapılmaktadır, fakat Aşının etkisini belgeleyen herhangi bir araştırma şimdiye kadar görülmemiştir. Bir çok Ebeveyn (Batı Avrupa’da) bildirmektedir ki Çocukarını hastalığa karşı aşı yaptırmalarına rağmen, AŞI’yla çocuklarının hastalığı daha ağır geçirdiklerini söylemektedirler.

Sorumluluğu Siz taşıyorsunuz, doktorunuz değil
Doktorların çoğu özelikle de çocuk doktorları düzenli olarak ve belli bir plan dahilinde AŞI yapmaktadırlar. Eğer Ebeveyn olarak AŞI’ya karşı olduğunuzu söylerseniz, çocuğunuz hastalanırsa bunun sorumluluğu size aittir diyerek sizi uyarırlar ve Aşı’nın etkisinden bahsederek bunu bir gerçek olduğunu söylerler. Fakat Aşı ile çocuğunuzun sağlığı ağır tahribata ugrayabilir. Tehlike: Çocuğunuzu aşı yaptırarak hastalıktan korunmaktan çok, aşı olarak daha ağır hastalığa yakalanama riski daha büyüktür. Hem de aşı ile daha kat be kat ağır hastalığa yakalanma ve de aşının yan etkilerinden dolayı daha ağır hastalıklara yakalanması mümkündür. Çocuğunuzun sorumluluğu size aittir, doktotunuza değil. Ilaç Endüstrisi de diğer endüstri dalları gibi başarıdan başarıya koşmak ister. Aşı ile bazı firmalar çok ama çok para kazanmaktadırlar.Bu firmalar akla hayale gelmedik masallarla ispat edilmemiş hayali iddialarla, aşı olunmadığında çocuklarınızın çok tehlikeli hastalıklar yaşayacağı öne sürülerek insanlar baskı altına alınır. Her insan hergün sayısız mikropla temas halinde olur ve bunların çoğuna karşı aşı yapılmış değildir. Buna rağmen çocuklar sürekli söylendiği gibi hastalanmamaktadır. Biz kendi bağışıklık sistemimize güvenmeliyiz. Bu nedenle çocuğunuzun bağışıklık sistemini güçlendirmeniz gerekir, bu da sağlıklı beslenme ve doğal ilaçlarla mümkündür.

İspatlanmamış Aşı teorileri:
Düşünün, biri aşının etkilerini ispatlamış mı? Evet var mı ispatı? Aşı üzerine verilen sayılar ve iddialar tamamen hayal ürünüdür. Her AŞI bağışıklık sistemine yapılan bir SALDIRIDIR. Aşı özellikle de bebeklerin bağışıklık sisteminde büyük bir şok etkisi yapar. Bu nedenle aşı bulaşıcı hastalıklara (enfeksiyon) aşırı yakalanma, allerji, gelişim zafiyeti, otoimmün hastalığı (bağışıklı hastalığı ), beyin tahribatı ve sayısız diğer hastalıklara sebep olur. Hastalıklar immün sistemine etki yapar ve ne kadar aşı yapılmışsa tahribat da o kadar büyük olur. İmmünoloji: Mikroplar ve savunma sistemi üzerine araştırma yapan ilimdalı olup, henüz birçok sorunun cevapı açıktadır, yani bilinmeyen çok şey var. Antijen ve Antikor teorileri ne kadar doğru acaba? Açıkca bir çok teori söylendiği ve iddia edildiği gibi doğru değildir. Dr. Kalmar bu konuda şöyle yazıyor: ’’Antikor göründüğü kadar gezinen antijenleri (mikropları ) temizlemektedir. İmmün sisteminde dinamik olarak iki görev görür.’’ Dr. med. J. Loibner diyorki: ’’Şu gerçektir ki, Antikor sadece bu enfeksiyonun bir defa olduğunu bildirir. Koruyucu güç olarak başka güçler devreye girer.’’ Roitt, Brostoff ve Male yazdıkları İmmünoljinin kullanımı ve Temelleri „Grundlagen und Anwendung der Immunologie“ isimli kitapta ’’Aşının gelişimi ve kullanımı vücudun savunma sisteminin ve etki şeklinin bilinmemesi nedeniyle, aşı’dan medet umulmuştur. ’’ Biz Ebeveynler’de alarım çanları çalmalıdır, şayet işin ciddiyetini anladıysa, çocuklarımız hiç bir faydası olmayan bu aşı ile tedavi metodlarından kurtulmalıyız.

Aşı genteknolojik olarak gelecek nesilleri tehlikeye atmaktadır.
Çok yakınlardan beri AŞI’nın genetik olarak yapısı bozulmuş organizmalardan yapıldığı ve çok faydalı oluğu propogandası yapılmaktadır. Kendimizi şeytanın ellerine bırakmayalım!!! Dr. rer.nat. Stefan Lanka bu konuda diyorki: Genetik olarak üretildiği iddia edilen aşı ve organizmanın tabiatta bulunmadığı bu nedenlede tabiatta bulunan miktopların bu aşı karşısında yok olacağı iddia edilmektedir. Aktif hale getirilen irsi madde aşı ile deri üzerinden veya genetik olarak bozulmuş besin yolu ile hücrelere çekirdeğine ulaşması ve burda depolanması düşünülmektedir. Bu sanıldığı gibi olmamakta ve AŞI kromozomu bozmaktadır. Evet sanıldığı gibi genteknik olarak hazırlanan aşı hücreçekirdeğine gitmemekte aksine sperma veya yumurta hücrelerine giderek orada depolanmaktadır ve burada depolanan aşı çocukların özürlü doğmasına sebep olmaktadır. Genteknik olarak hazırlanan aşı yumurta ve spermaya bulaşır ve bu bu şahısların çocukları özürlü doğabilir. Ilaç Firmalarının istediği olursa ileride sadece planlı olarak genetik AŞI üretilecek ve çocuklara karşı kulanılacaktır.

Toksik Aşı katkımaddeleri:
Normalde her ilaçın birleşimdeki maddenin ne olduğuna dair bir kulanım belgesi bulunur, ama aşı yapılırken bu aşını birleşiminde ne olduğunu doktor hariç kimse bilmemekte ve böyle bir belge veya kagıt parçası bulunmamaktadır ve Anne ve babanın bu konuda bilgisi olmamaktadır. Günümüzde bu aşının bir çok hastalığa: Derikabarcıkları, Beyin zarı iltihapalanması, kanın yapısının bozulması, sinir iltihaplanması vb rahatsızlıklara sebep olur. Birleşiminde: aliminyumlu birleşikler, aliminyumhidroksid, antibiyotikler, öldürülmüş veya zayıflatılmış uyarıcılar (mikroplar), yapısı bozulmuş proteinlar, ve formikaldehid gibi zehirli maddeler içerir. Mobilya yapımcıların formaldehid kulanmaları yasaktır, çünkü Kanserojen etkilere sahip olduğu bilinmektedir. Evet bu çok tehlikeli, kanserojen madde Formaldhid aşının içinde bulunmakta ve direkt çocuklara vurulmaktadır. Bunun yanında hemen hemen bütün aşı maddelerinin içinde Thiomersal bulunur. Thiomersal bir civa birleşiğidir ve vücuttan atılması çok çok zordur ve 10 larca yıl vücutta kalabilir. Thiomersal çocuklarda konsentrasyon problemi, öğrenme zorluğu, konuşma problemi, mantık oluşturmada yetersizlik, büyük huzursuzluk, ve daha bir çok probleme sebep olur. Aliminyumhidroksid birçok aşının içinde katkı maddesi olarak bulunur. Berlin’den Prof. Dr. H. Spiess, Aşının birleşimindeki katkı maddeleri o kadar komplex ve karmaşıktır ve de bunların çoğunun özellikleri de araştırılmamıştır ve bilinmemektedir. Buna rağmen çocuklarımızı deney tavşanı olarak kullandıralım mı? Bütün bu katkı maddeleri kanserojen, allerjik, nabız düşürücü, mide ve bağırsakları bozucu, ve daha birçok yanetkileri vardır. Dr. J. f. Graetz kendi homeopatik Muayenehanesine aşının yantesirleri nedeniyle hastalanan insanları tedavi etmiş ve hemen hepsinde az veya çok Beyin tahribatı olduğunu tespit etmiştir.

Aşı maddeleri kesinlikle enfeksiyonun özelliklerine benzer değildir. Her aşı maddesinin içinde çok çeşitli maddeler içerir ve doğal olarak hiçbir şekilde görülmesi mümkün değildir. Bütün Ülkelerin sağlık bakanlarının ellerindeki sayılardan bilinmektedir. Günümüzde yapılan aşıların çoğu gereksizdir, çünkü bu bulaşıcı hastalıkların çoğu görülmemektedir.

Biyolojik Felaket:
Dr. J. F. Graetz’in yazdığı “Aşı gerekli mi?” (Sind Impfungen sinnvol?) adlı kitabında şöyle diyor:’’ Yıllarca yaptığımız tecrübe ve deneyimler sonucunda görülmektedir ki insanlar sürekli ve sürekli nesilden nesile daha çok hastalanmaktadırlar. Düşünün bugün çocukların çoğunda nörodermatit, spastik (krampl&#305 bronşit, astım, baharnezlesi, hayvan allerjisi, sürekli orta kulak iltihaplanması, legasthenik (öğrenme, okuma ve yazma zorluğu), hiperaktifitet (aşırı taşkınlık hareketlilik), agresivitet (aşırı saldırgan olanma), tehditkar veya bedenen veyahutta ruhen özürlü olmaktadırlar. Sonraları yani erğinlik çağında ise adet anormalikleri, adet öncesi ağrı ve sancılar, yumurtalık iltihapalanması, cinsel organda mantar, yumurtalık kordonunda dölenme, düşük yapma veya erken doğum gibi haller oldukca sık görülmektedir. Bütün bunlar daha önceki nesillerde çok nadir görülürken şimdi normal olmuştur. Bu aşılamaya devam ettiği sürece daha çok rahatsızlıklar ortaya çıkacaktır ve hatta kısırlılık batı ülkelerinde çok hızlı şekilde yayılmakta ve de yüzlerce sperma bankası bu ülkelerde bulunmaktadır. Şuna şahit olunki artık bir insanın problemi değildir bunlar. Bu bütün insanlığı hatta dünyayı ilgilendirmektedir ve yakında bütün insanlık bu felaketin zarrını görecek ve görmektedir de, şayet çok değerli sağlığımızın değerini bilemezsek.

Tam Olarak Düşünün
Kararinizi verin, çocuğunuzu aşılatmak istiyormusunuz, istemiyormusunuz, her aşı için geniş bilgi toplayın ve öğrenin içinde ne var ne yok. Çocuğunuzun sağlığı için zaman ayırın. Gerektiğinde aşı sonra da yapılabilir hemen karar vermeyin sonra neler olabileceğini düşünün. Sadece siz Ebeveyn olarak çocuğunuzun aşı olup olmaması konusunda karar verebilirsiniz. Sizin kararınızı kimse değiştiremez. Dr. med. G. Buchwald 40 yılı aşkın araştırması sonunda aşının bir faydası olmadığını ama çok zararının olduğunu tesbitetmiştir. O şöyle demiştir: Aşı korumaz, Aşı yardım etmez, Aşı tahrip eder.Burada Aşının zararlarını saymaya kalksa bitiremeyiz.

Aşı Tahribatı: Eğer tedavi hasta yapıyorsa:
Aşı nedeniyle nerede ne kadar insanın öldüğü ve ve ağır hastalandığı en geniş şekilde bu sitede bulunabilir, fakat site almancadır. Amarikada sadece 1918 yılında 100.000.000 insanın 6 katmanlı aşı yüzünden öldüğü düşünülürse gerçek daha iyi anlaşılır. http://www.impf-report.de/index.php
http://www.impf-report.de/index-alle.php

Birçok bulaşicı hastalık (enfeksiyon) artık Almanya’da görülmemektedir. Türkiye için de aynı durum geçerlidir. Buna rağmen Ebeveynler soruyor, o halde neden çocukları aşı yaptırıyoruz. Korkunç iddia: Hastalığın ortaya çıkma ihtimali olmamasına rağmen, neden birçok tahribata neden olan aşı yapılmaktadır. Ve gerçekten de Aşının her zaman zararı vardır. Genelikle rahatsızlıklar geçicidir. Fakat bazı çocuklarda ağır rahatsızlıklara neden olurken ve hatta bazılarında kalıcı tahribata neden olmaktadır. Örneğin ben 40 yıl önce aşı olmama rağmen Gökçek İksirini kulanmaya başladıktan sonra Aşı yapılan yerde ve çervresinde yaralar oluştu, hatta sol koltuk altında çıbana benzer kızarıklıklar görüldü ve hatta ta sırtımda bu dobur dobur kızarıklıklar görüldü. Ailem doktora git görün bu nedir dedi. Doktorum bile şaşırdı kan testi allerji testi vs testler yapalım dedi. Ama aşı yapılan yerde yara oluşması ve çevresinde çıban gibi dobur dobur kızarıklıklar görülmesi Aşıdan kalan bir kalıntıdır.

Zararsız Aşı reaksiyonları:
Aşı maddesinin bağışıklık sistemini uyardığı iddia edilmektedir. Aşı yapılan noktada kızarıklık, şişme ve hatta düğüm gibi kist oluşabilir. Ayrıca genel hastalık belirtilerinden ateş, eklem ağrısı görülebilir. Hassas çocuklarda ateş ve ateşli nöbetler dahi görülebilir. Her 30 çocuktan birinde bu tür rahatsızlıklar görülebilir.

Aşıda yaşayan mikrop varsa:
Aşı maddesinde canlı ve aktif uyarıcı (virüs) varsa, bu aşı yapılanın immün sistemini (bağışıklık sistemi) zayıflatır ve hatta Aşı hastalığına sebep olabilir. Yani bu şu demektir ki, korunmak istenilen hastalık ortaya çıkabilir. Aşı hastalıkları genelikle hafif olarak görülürler. Bu nedenle Verem (tbc) aşısı yapılan çocuklardan 20 si vereme yakalanmış ve bu nedenle verem aşısı Almanya’da 1998’den beri uygulamadan Aşı Komisyonu tarafından kaldırılmıştır, çünkü faydadan çok zararının olduğu görülmüştür. Aynı şekilde polio-aşısı da (çocuk felçi-aşısı ) tarihe karşmıştır, çünkü zararı görülmüştür. Bu nedenle de yeni aşıda canlı, aktif uyarıcı (virüs) bulunmamaktadır.

Aşı Tahribatı-Büyük Kaza Alğılaması
Aşının nadiren çok ağır yantesirleri görülebilir ve bu yantesir çocukta ömür boyu iyileşmiyecek kalıçı tahribata sebep olur. Bu nedenle ebeveynlerin çoğu Almanyada aşının bu yantesirlerinden dolayı çocuklarını aşı yaptırmamaktdırlar. Aşı tahribatlarının başında: Sara nöbetleri, Felç, Kanın yapısını bozma, ağır allerjik reaksiyonlar ve kişilik değişimleri görülebilir. Almanyada 2001 yılında yapılan 20 milyon aşıdan 321 ağır komplike durumlar bildirilmiştir, bunlardan 3’de birinin aşı ile bağlantılı olduğu tesbitedilmiştir.

Karanlıkta kalan sayılar:
Aşının yantesirleri çok az görünmektedir. Çünkü aşının yapacağı tahribat hemen aşıdan sonra ortaya çıkmaz. Çünkü uyarıcı (virüs) çok zayıfır. Bu nedenle aşının sebep olacağı hastalık yıllar sonra hatta 20-30 ve hatta 40-50 yıl sonra ortaya çıkabilir. Bu nedenle de doktorların rahatsızlıkların sebebi hakkında fikir yürütmeleri mümkün değildir. Doktorların aşını sebep olduğu tahribatı bildirmeleri çok karmaşık ve zaman alıcı formuller gerektirdiğinden ve de sebebinin aşı olduğu konusundaki şüphelerinden dolayı çok nadir bildirim yapılmaktadır. Almanyada 2001’den beri doktorların aşının yantesirlerini bildirme zorunlulukları vardır.

Sadece yan tesir üzerine oldukca çok bildirim yetkililere ulaşırsa o zaman, bu aşının şu tür zararları vardır diye uyarıda bulunurlar. Bundan dolayı aşının sebep olduğu rahatsızlıklar geç ve çok geç ortaya çıkar ve bundan dolayıda tam olarak bilgi sahibi olmak mümkün değildir. Örneğin kenenin sebep olduğu beyinzarı iltihaplanmasına (FMSE) karşı aşı yapılması uzun süre tavsiye edildi, çünkü aşının yantesirinin olmadığı uzun araştırmalar sonucu belgelendi dendi. Bunun üzerine bu aşının yıllar sonra aşırı ateşlenmeye sebep olduğu anlaşıldı ve aşı yasaklandı. Aşının zararlarını çekenler çektikleri ile kaldı ve kalıyorlar yaşadıkları sürece de kalacaklar. Almanyada bunun üzerine yeni aşı türü üretildi, fakat bu aşının yantesiri henüz keşfedilmedi.

Panik yapıcılar:
Aşı karşıtları ve taraftarları arasında tartışmalar sürüp gitmektedir. Aşının yapılmasını isteyenler kaşı olanlara panik yaptıklarını iddia etmektedirler. Bu konuda yüzlerce pro ve kontra görüşler, düşünceler, yazılmış kitaplar ve internet sayfaları mevcuttur. Bu nedenle yıllar süren araştırmaların yapılması gerekir, bu ise çok büyük mali kaynak demektir.

Örnek: Akut allerji katkı maddeleri nedeniyle:
Aşı yapılan çocukların bazılarında tavukproteinı ve civaya karşı allerjik oldukarı bilinmektedir, fakat çok az görülür.

Aşının ileride allerjiye sebep olabileceği tartışılmaktdır,
Bana göre doğrudur, neden denecek olursa. Almanyada 25-30 milyon insan baharnezlesi ve besin allerjisinden muzdaripken bu Türkiyede oldukca azdır. Almanya başta olmak üzere batı Avrupa ülkelerinde oldukca sık allerji görülürken, düne kadar DDR olarak bildiğimiz doğu Almanyada allerji olanların oranı oldukca düşüktür.

A-) Aşının bilinen tahribatları:
Aşının içerdiği tavukproteini ve civaya karşı aşırı duyarlılık gösterme(allerji), Bağışıklık sistemi ateşli kramplarla kendini belieder.
Diphterie-Tetanus: Guillain-Barré-Sendromu (GBS: Çevre (perifer) sinir sisteminde tahribat)
Tetanus: GBS
Kızamık-Kabakulak-Kızılcık: kandaki alyuvarların sayısını düşürür.
Kızamık: Ağır beyin iltihapalanması, immün zafiyeti
Kızılcık: Akut Artrit
Kabakulak: Beyinzarı iltihapalanması (menejit)
Pertusis: Akut Menejit, bazen kalıcı tahribata sebep olabilir
Sarı Huma: Beyin iltihapalanması
Polio (Çocuk felci)- Aşısı: bu aşının eski eskiden ağıdan alınanı immün zafiyetine neden olabiliyordu, yenisi hakkında bilgi sahibi değiliz.
Verem: Verem aşısı nadiren verem sebep olamaktadır
Grip aşısı: (GBS: Çevre (perifer) sinir sisteminde tahribat)
FSME: (GBS: Çevre (perifer) sinir sisteminde tahribat)

B-) Hastaliklarla bağlantıları kesinleşmemiş olabilecek ihtimaller:
Tetanus: Kramplı rahatsızlıklar, Eklem iltihaplanması, Deri iltihapalanması
Haemophilus influenza: Gripe benzer rahatsızlıklar, beyin ve gırtlak iltihaplanması, GBS, Omurilik iltihapalanması, Trobosit sayısında azalma bu nedenle kanın pıhtılaşmasında problem
Kızamık: Beyin iltihaplanması, MS, GBS, Sinir ilat,ihapalanması
Boğmaca: GBS, Perifer sisnir sisteminde tahribat
Kızılcık: Sinirlerde tahribat, kronik Artrit, Kramplı rahatsızlıklar

C-) İspat edilmemiş idealar:
Çeşitli Aşıların ani çocuk ölümlerine sebep olduğu
Tetanus: Beyin iltihapalanması
Hepatit B: Multiple Skleroz (MS)
Kızamık: Kalin bağırsak iltihapalanması, Beyin iltihapalanması
Kabakulak: Şeker hastalığı, Kramplı hastalıklar, Sinirsel hastalıklar
………………………………………………………………………………………..
Aşı Tahribatı milyonlarca insanın ölümüne sebep olabilir:
Aşının tehlikeleri üzerine 15 yıl önce arkadaşım bana bir kitap verdiğinde, bu kadarı da fazla diye itibar edip okumamıştım. Gökçek İksirini kulanmaya başladıktan sonra sol dirseğimin üstünde altında çevresinde ve koltukaltındaki bezelerde vede sırtımda çıban gibi kırmızmısı kızarıklıklar oluştu. Doktoruma gittiğimde Virüsler dışarı vurmuştur dedi.

Neden 40 yıl önce yapılan aşı yerinin çevresinde bu tür problemler oluyor diye şaşırdım. Ve araştırmalar yaptım, ADB başta olmak üzere Amarika kıtasında çıkan İspanya Gribine karşı 1918 yılında 6 katmanlı aşı yapıldığını ve takriben 100 milyon insanın Gripten değil de 6 çeşit aşının bir birine karıştırlması ile yapılan aşıdan öldükleri tesbitedilmiştir.

ABD’nin bu yeni bir oyunu değildir, 18 ve 19 yüzyılda yıllarca kızılderilileri yok etmek için bu insanlara karşı biyolojik savaş uyguladıkları bilinmektedir ve bugün ABD’de müzelik denebilecek sayıda kızılderili kalmıştır. Ordaki insanlar size iyilik yapıyoruz diye önceden mikrop bulaştırdıkları battaniyeleri ve tekstil ürünlerini bu insanlara vererek, bu insanları yavaş yavaş yok etmişlerdir.

O zaman ortaya çıkan İspanya Gribine benzer, salgın hastalık yani kuş gribi Çinde görülmüş ve milyonlarca kanatlı hayvan ölmüştür. Bu SARS virüsünün ABD’nin CIA laboraturlarında geliştirldiği sonradan Çin Hükümeti tarafından tesbitedilmiştir.

Yine Türkiyenin aynı anda bir çok yöresinde aynı anda görülen Kuş gribininde genetik yapısı değiştirilen virüslerin sebep olduğu tahminedilmektedir. Bununda ABD’nin İran’a saldırı planına karşı çıkan Türk Silahlı Kuvvetlerini susturmak için yapıldığı tahminedilmektedir. Dünyanın hemen hemen hiçbir ülkesinde olmayan Biyolojik-Savaş aracı olarak kulanılan virüsler ABD ve Rusyada bulunmaktadır.
…………………………………………………………………………………………
AŞI OLMAK YA DA OLMAMAK …………..Amarika’dan bu metni hazırlıyarak ban gönderen Lale Kaplan Hanımefendiye teşekkürler.

Aşı zararlı mı?
Aşılar vücuda zarar verebilen kimyasal maddeler ve diğer elementlerden yapılmıştır. Bu elementlerden bazıları formaldehyde (kansere sebep olabilen), thimerosal (civadan elde edilen zehirli bir madde), aluminyum fosfat (deodorantlarda kullanılan bir başka zehirli madde), phenol (karbolik asid), alum(koruyucu), ve acetondur.

Aşılar, zehirli kimyasal maddelerle beraber tavuk embriyosu, calf serum, tavşan beyin hücresi, maymun böbrek hücresi gibi yabancı protein içerirler. Bu yabancı proteinler çok farklı alerjik ve inflammatuary tepkilere sebep olabilirler. Bu maddeler kana ulaştığı zaman vücut hemen müdahele edip ateş, kızarıklık, kaşıntı şişlik gibi yollarla bunları dışarı atmak isteyecektir. İlaçlarla bağışıklık sistemi bastırılmaz, vücudun doğal bir şekilde bu zehirleri atmasına izin verilirse belki uzun dönem etkilerden kurtulmak mümkün olabilir. İlaçlarla doğal tepkiler bastırılarak bu zehirlerin dışarı atılmasına izin verilmez, yada bağışıklık sistemi güçlü olmayan vücutlarda bu zehirler atılamazsa dokulara yerleşerek ilerde şeker, otizm, astım, sinir hastalıkları, kan kanseri hatta direkt ölüme varan durumları tetikleyebilir .

Birçok çocukta aşılardaki zehirlerin vücuda yerleşmesi hiçbir şeye sebep olmuyormuş gibi görünse bile çocuğun kendi doğal potansiyelinin altında yaşamasına yol açacaktır. Daha zayıf bağışıklık sistemi, daha zayıf zeka, yaratıcı güç, daha az enerji. Ve ilerki hayatında ilaçlar, floridli su, yiyeceklerdeki katkı maddeleri, tarımsal ilaçlar gibi bütün sebeplerle birleşerek ciddi kronik hastalıkların oluşmasına yardımcı olacaktır. Hatırlarsak son elli yılda şeker, kan kanseri, otism, astım gibi çocuk hastalıkları gittikçe artmaktadır.

Aşı niye etkili değil?
Çünkü aşılar çocuk hastalıklarındaki ana sebebi ortadan kaldırmaya yönelik hiçbir şey yapmamaktadırlar. Su çiçeği, kronik öksürük, kızamık gibi çocuk hastalıklarının asıl sebebi mikroplar değil, vücudun içinde bulunduğu toksik şartlardır (toxeamia). Ünlü Amerikalı çocuk doktoru Henry Bieler e göre “Hastalıkların asıl sebebi mikroplar değildir. Toxeamia nin sebep olduğu hücre düzeyindeki bozulma mikropların çoğalması ve aktif olabilmesine uygun ortamı oluşturur” Toxemia nin sebepleri arasında gelişmemiş ülkelerde yetersiz beslenme, aşırı nüfus, kirli su gelişmiş ülkelerde ise aşırı derecede et, süt, özellikle pastörize edilmiş aşılar, ilaç tüketimi, yiyeceklerdeki katkı maddeleri, tarım ilaclarını sayabiliriz.

Aşıların yetersizliğine dair tarihsel gerçekler:
1-) 1871-2 de İngiltere de 2 ve 50 yaş arasındaki nüfusun %98i su çiçeğine karşı aşılanmasına rağmen, İngiltere 45.000 ölümle tarihinin en kötü suçiçeği salgınlarından birisini yaşadı. Aynı zamanda Almanyada nüfusun %96 sı aşılanmasına rağmen su çiçeğinden ölümlerin sayısı 125.000 den fazlaydı. (The Hadwen Documents)

2-) Almanyada 1940 da difteriye (kuşpalazına karşı zorunlu aşılardan sonra 1945 de difteri vaka sayısı 40.000 den 250.000 e çıkmıştı. (Don’t Get Stuck, Hannah Allen)

3-) 1960 da Amerikada iki virologist (virüsleri inceleyen) çocuk felci aşısının labaratuar hayvanlarında kansere sebep olan SV40 virüsü taşıdığını tespit ettiklerinde milyonlarca çocuk aşılanmıştı. (Med Jnl of Australıa 17.3.1973 p555)

4-) 1967de Ghana nüfusunun %96 sı kızamığa karşı aşılanarak Dünya Sağlık Örgütü tarafından kızamık-free ilan edilmişti. 1972 de Ghana çok yüksek ölüm sayısı ile beraber tarihinin en kötü kızamık salgınını yaşadı. (Dr H Albonıco, MMR Vaccıne Campaıgne ın Swıtzerland, March 1990)

5-) 1970 ile 1990 arasında İngiltere de 200.000 den fazla whooping cough(sürekli derin öksürük) tamamen aşılanmış çocuklarda görüldü. (Communıty Dısease Surveıllance Centre, UK)

6-) 1970 de Hindistanda 260.000 kişiyi içeren tüberküloz aşısı denemesinin sonuçlar aşılı olan kişilerde hastalığa yakalanma oranının arttığını ortaya çıkardı. (The Lancet 12.1.80 p73)

7-) 1977 de ilk çocuk felci aşısını geliştiren DR. Jonas Salk diğer bilim adamları ile birlikte 1961 den beri Amerikada görülen birçok çocuk felci vakasının asıl sebebinin aşının kendisi olduğuna dair ifade verdi. (Science 4.4.77 Abstracts)

😎 1978 de Amerikanın 30 eyaletinde yapılan bir araştırma, kızamığa yakalanan çocukların yarısından fazlasının daha önceden aşılanmış olduğunu ortaya çıkardı. (The Peoples Doctor, Dr R Mendelsohn)

9-) JAMA nın Şubat 1981 sayısına göre doğum uzmanlarının %90 ı, çocuk doktorlarının %68 i kızamıkçık aşısı olmayı reddetti.

10-) Amerikada bir DPT aşısının fiyati 1982 de 11 centten, 1987 de 11.68 onbir dolar altmışsekiz cente yükselmişti. Sebebi ise aşıyı üreten firmaların aşılardan zarar gören yada ölen çocukların ailelerine ödemek zorunda kaldıkları tazminatlardı. (The Vıne, Issue 7, January 1994, Nambour, Qld)

11) 1988 ve 1989 da Oman (Umman) da tamamen aşılanmış çocuklarda çocuk felci salgını görüldü. Hastalığın en yaygın olduğu bölgeler tamamen aşılanmış bölgeler, hastalığın az görüldüğü bölgeler ise aşılanmamış bölgelerdi. (The Lancet, 21.9.91)

12) 1990 da JAMA dan bir makale de” Amerikada okul çağındaki çocukların tamamen aşılanmış olmasına rağmen kızamığın çok yüksek oranda aşılanmış cocuklar arasında ortaya cıktığı” na dair bilgiler vardı. (JAMA, 21.11.90)

13) Amerikada, 1990 dan 1993 e kadar FDA e aşıların sebep olduğu durumlardan dolayı yapılan şikayetlerin sayısı 54,072 idi. FDA bu rakamın gerçek rakamın %10 u olduğunu kabul ediyor. Çünkü birçok doktor aşıların sebep olduğu reaksiyonları bildirmeyi kabul etmiyor. (National Vaccine Information Center. March 2.1994)

14) 2 Kasım 2000 de Amerikalı Doktorlar ve Cerrahlar Birliği (AAPS) St Louis deki 57. toplantılarında oy birliği ile çocuk aşılarının zorunlu olmasının kaldırılması için karar aldı. Bu karara bir tane bile hayır diyen çıkmadı. (Report by Mıchael Devıtt)

Yukarıdaki bilgiler Ian Sınclaır in Vaccinationdebate.com adlı sayfasından alınmıstır. Bu konuda daha fazla bilgi için (ingilizce)

Posted in AŞI VE İLAÇ | Leave a Comment »