helalderman

YEDİKLERİN KADAR DOĞALSIN…

Archive for the ‘AŞI VE İLAÇ’ Category

AŞI HASTALIKTAN KORUR MU ACABA?

Posted by helalderman 05 Aralık 2012


“Aşılar hastalıktan korur…”

…mu acaba?

 

Tıp literatürü aşıların işe yaramadığı durumları dokümente eden şaşırtıcı sayıda çalışmayla doludur. Kızamık, kabakulak, çiçek, boğmaca, çocuk felci ve Hib salgınlarının hepsi aşılanmış popülasyonlarda aynen görülmektedir(18,19,20,21,22).

 

CDC’nin 1989′daki raporunda şöyle denmektedir: “Okul çağındaki çocuklarda [kızamık] salgınları, aşılanma oranları yüzde 98′lerin üzerindeki okullarda ortaya çıkmıştır(23). Bu salgınlar, yıllardır kızamık vakası bildirilmemiş yerler de dahil olmak üzere ülkenin tüm bölgelerinde görülmüştür(24).  CDC hatta %100 aşılandığı belgelenmiş bir popülasyonda yaşanan kızamık salgınından bahseder(25). Bu fenomeni araştıran bir çalışmada şöyle denmektedir: “Burada görülen bariz paradoks odur ki, bir popülasyonda kızamığa karşı bağışıklama oranları yüksek seviyelere çıktıkça, kızamık bağışıklanmış kişilerde görülen bir hastalık haline gelmektedir”(26).

 

Daha güncel bir çalışmada ise kızamık aşılamasının “bağışıklık sistemini baskıladığı, bunun da diğer enfeksiyonlara yakalanma riskini arttırdığı”(27) belirlenmiştir. Bu çalışmalar, yürütülen komple “bağışıklama” çalışmalarının amaca aykırı sonuçlar üretebileceğini işaret etmektedir ki zaten birtakım ülkelerde popülasyonun tümü bağışıklanmış olmasına rağmen başgösteren salgınlar bu savı desteklemektedir. Örneğin Japonya, 1872 yılında geçilen zorunlu aşılama programından sonra çiçek hastalığı vakalarında her yıl artış yaşamıştır. 1892 yılına gelindiğine Japonya’da çiçeğe bağlı ölüm sayısı 29,979′e ulaşmış olup, ölenlerin hepsi de daha önce aşılanmıştır(28). 1900′lerin başında, 8 milyon kişinin toplam 24.5 milyon doz aşıyla bağışıklandığı (aşılanma oranı: %95) Filipinler, tarihinin en ağır çiçek salgınını yaşadı ve sonuç olarak ölüm vakaları 4′e katlandı(29). İngiltere’nin 1853′te ilk zorunlu aşılanma kanunu devreye girmeden önceki en büyük çiçek salgınından iki yıl içinde ölenlerin sayısı 2,000 civarındayken, 1870-71 yılı döneminde İngiltere ve Galler’de 23,000′in üzerinde çiçek ölümü yaşandı(30). 1989 yılında Umman’da, hedef popülasyonun tamamını aşılama başarısına ulaşılmasının üzerinden 6 ay geçtikten sonra yaygın çocuk felci salgını patlak verdi(31). ABD’de, 1986 yılında Kansas’ta ortaya çıkan boğmaca vakalarının %90′ı “yeterli dozda aşılanmış” kişilerdeydi(32); 1993 Chicago salgınında da boğmaca vakalarının %72′si takvimde öngörülen tüm aşılarını olmuş kişilerde görüldü(33).

 

AŞI GERÇEĞİ 2

“Eldeki deliller aşılamanın güvenilir bir hastalık önleme yöntemi olmadığını göstermektedir.”   

 

 

SÖYLENCE 3

“Bugün ABD’de bulaşıcı hastalıklar az görülüyorsa eğer, bu aşılar sayesindedir…”

…öyle midir acaba?

 

İngiltere’deki British Association for the Advancement of Science verilerine göre, çocukluk çağı hastalıklarındaki vaka sayısında, mecburi aşılama programlarına geçilmesinden çok önce, ta 1850 – 1940 yılları arasında, uygulamaya konulan sanitasyon ve hijyen çalışmalarına paralel şekilde %90 oranında düşüş yaşanmıştır. Medical Sentinel’in yakın zamandaki raporuna göre, “1911′den 1935′e kadar ABD’de çocuk ölümlerine yol açan bulaşıcı hastalıkların başında difteri, boğmaca, kızıl ve kızamık geliyordu. Ancak 1945 yılına gelindiğinde bu hastalıklardan kaynaklı toplam ölüm oranı, herhangi bir kitle aşı uygulaması olmadığı halde %95 oranında düşmüştür.”(34)

 

Yani, en iyi halde aşılamanın etkisi, uygulamaya konuldukları tarihten sonra hastalık vaka sayısındaki düşüşe yaptıkları küçük etki itibariyle incelenebilir. Kaldı ki aşıların bu rolü de şüphelidir, zira aşı öncesi devirdeki ölüm oranları ile aşılama sonrası oranlar arasında kayda değer bir fark oluşmamıştır. Dahası, çiçek hastalığı ve çocuk felci aşılamasını reddeden Avrupa ülkelerinde de tıpkı aşılamanın zorunlu tutulduğu ülkelerde olduğu gibi salgınlar sona ermiştir; belli ki aşılar hastalıkların ortadan kalmasındaki tek faktör değildir. Hatta, hem çiçek hem de çocuk felci aşılama kampanyalarından sonra hastalık vaka sayısında önemli derecede artış gözlenmiştir. Çiçek aşılamasının mecburi tutulmasında sonra önemli vaka artışları yaşanarak hastalık yaygınlık ve önemini korurken, mevcut diğer salgın hastalıklar, aşıları olmadığı halde aynı zamanlamayla düşüş trendlerine devam etmiştir. İngiltere ve Galler’de, çiçek hastalığı ve aşılama oranları 1870′ler ile 2. Dünya Savaşı’nın başları arasındaki birkaç onyılı bulan süreçte aynı düşüş trendini paylaşmıştır(35). Bu durumda, aşılama kampanyalarının hastalıktan ölüm oranlarında yaşanan sürekli düşüşte herhangi bir payı olup olmadığını söylemek olanaksız hale gelmektedir. Ölüm oranlarındaki düşüş belki de aşısız geçen ilk dönemlerde gözlenen düşüşlerle aynı basit nedene dayanıyordu: sanitasyon, hijyen ve beslenme alanlarındaki iyileşme; daha iyi barınma, transportasyon ve altyapı tesisi; gıdaların daha iyi şartlarda muhafaza edilmesini sağlayan teknik ve teknoloji gelişimi; ve hastalıkların doğasındaki döngüsellik gibi.

 

Bu çıkarım, yakın zamanda Dünya Sağlık Örgütü tarafından yayımlanan ve üçüncü dünya ülkelerindeki hastalık ve ölüm oranlarının uygulanan immünizasyon prosedürleri veya tıbbi tedavilerle doğrudan korelasyonu olmadığı, ancak bu bölgelerdeki hijyen ve diyet standartları ile yakından bağlantılı olduğu yönündeki sonuçla da örtüşmektedir(36). Günümüz hastalık vaka oranlarındaki düşüşten salt aşılamayı sorumlu tutarken acaba aşılara yüklediğimiz bu önem ve güven fazlasıyla abartılı ve hatta hatalı olabilir mi? Bizce, evet.

 

Aşıyı savunanlar, aşıların etkinliğini kanıtlamak için ölüm yerine, gözlemlenen hastalık vaka sayısına işaret ediyorlar. Lakin istatikçilere göre hastalık trendinin izlenmesinde ölüm istatistikleri, vaka sayısı istatistiklerine göre çok daha güvenilir verilerdir. Bunun nedeni ise basit; çünkü ölüm durumunda yapılan bildirim ve tutulan kayıtların kalitesi diğerine oranla çok daha yüksek de ondan(37). Örneğin, New York’ta yapılan bir araştırmada pediyatristlerin yalnızca %3.2′sinin kızamık vakalarını sağlık bakanlığına bildirdiği ortaya çıkmış. 1974 yılında CDC verileri Georgia eyaletinde 36 kızamık vakası olduğunu gösterirken, Georgia Eyaleti Sürveyans Sistemi’ne kayıtlı 660 vaka bulunuyor(38).

 

1982 yılında Maryland eyaleti sağlık yetkilileri, difteri-boğmaca ve tetanoz aşısnın tehlikelerinden bahseden “D.B.T-Aşı Ruleti” adlı bir televizyon programında boğmaca salgını olduğunu öne sürüyorlar, ancak ABD Biyolojik Standartlar Enstitüsü’nde o zaman görev yapmakta olan Dr. J. Anthony Morris adlı saygın bir virolog boğmaca olduğu öne sürülen 41 vakayı incelediğinde bunlardan yalnızca 5′inin klinik olarak boğmaca olduğunu tespit ediyor ve bu 5 vakanın da aşılı kişilerde olduğu ortaya çıkıyor(39). Bu gibi örnekler, hastalık vaka sayılarına dayanarak hükme varmanın ne kadar yanıltıcı olabileceğini göstermesine rağmen aşı taraftarları gelişigüzel bir şekilde bu verilere dayanmaya devam ediyor.

 

AŞI GERÇEĞİ 3

“Aşıların 19. ve 20. yüzyılda bulaşıcı hastalıklarda yaşanan düşüşteki payı, tabii eğer varsa, kesin olarak bilinmemektedir.”

 

Kaynakça

18. Measles vaccine failures: lack of sustained measles specific immunoglobulin G responses in revaccinated adolescents and young adults. Department of Pediatrics, Georgetown University Medical Center, Washington, DC 20007. Pediatric Infectious Disease Journal. 13(1):34-8, 1994 Jan.

19. Measles outbreak in 31 schools: risk factors for vaccine failure and evaluation of a selective revaccination strategy. Department of Preventive Medicine and Biostatistics, University of Toronto, Ont. Canadian Medical Association Journal. 150(7):1093-8, 1994 Apr 1.

20. Haemophilus b disease after vaccination with Haemophilus b polysaccharide or conjugate vaccine. Institution Division of Bacterial Products, Center for Biologics Evaluation and Research, Food and Drug Administration, Bethesda, Md 20892. American Journal of Diseases of Children. 145(12):1379-82, 1991 Dec.

21. Sustained transmission of mumps in a highly vaccinated population: assessment of primary vaccine failure and waning vaccine-induced immunity. Division of Field Epidemiology, Centers for Disease Control and Prevention, Atlanta, Georgia. Journal of Infectious Diseases. 169(1):77-82, 1994 Jan. 1.

22. Secondary measles vaccine failure in healthcare workers exposed to infected patients. Department of Pediatrics, Children’s Hospital of Philadelphia, PA 19104. Infection Control & Hospital Epidemiology. 14(2):81-6, 1993 Feb.

23. MMWR (Morbidity and Mortality Weekly Report) 38 (8-9), 12/29/89.

24 MMWR “Measles.” 1989; 38:329-330.

25MMWR. 33(24),6/22/84.

26 Failure to reach the goal of measles elimination. Apparent paradox of measles infections in immunized persons. Review article: 50 REFS. Dept. of Internal Medicine, Mayo Vaccine Research Group, Mayo Clinic and Foundation, Rochester, MN. Archives of Internal Medicine. 154(16):1815-20, 1994 Aug 22.

27. Clinical Immunology and Immunopathology, May 1996; 79(2): 163-170.

28. Trevor Gunn, Mass Immunization, A Point in Question, at 15 (citing E.D. Hume, Pasteur Exposed-The False Foundations of Modern Medicine, Bookreal, Australia, 1989.)

29. Physician William Howard Hay’s address of June 25, 1937; printed in the Congressional Record.http://www.whale.to/v/hay1.html

30. Eleanor McBean, The Poisoned Needle, Health Research, 1956.

31. Outbreak of paralytic poliomyelitis in Oman; evidence for widespread transmission among fully vaccinated children. Lancet vol 338: Sept 21, 1991; 715-720.

32. Neil Miller, Vaccines: Are They Really Safe and Effective? Fifth Printing, 1994, at 33.

33. Chicago Dept. of Health.

34. Harold Buttram, M.D., “Vaccine Scene 2000, Review and Update,” Medical Sentinel, Vol.5 No. 2, March/April 2000.http://www.woodmed.com/VaccineScene2000.htm

35. Neil Miller, supra note 33 at 45 [NVIC News, April 92 at 12].

36. S. Curtis, A Handbook of Homeopathic Alternatives to Immunization.

37. Darrell Huff, How to Lie With Statistics, W.W. Norton & Co., Inc., 1954 at 84.

38. Quoted from the internet, credited to Keith Block, M.D., a family physician from Evanston, Illinois, who has spent years collecting data in the medical literature on immunizations.

39. See Trevor Gunn, supra, note 29, at 15.

http://lilliputian.me/?p=207 ALINTIDIR..

Posted in AŞI VE İLAÇ | Leave a Comment »

ÇOCUK AŞILARININ ZORUNLU OMASINA HAYIR…

Posted by helalderman 04 Mayıs 2012


AŞI BİR ZORUNLULUK DEĞİL TERCİHDİR!!
ZEYNEP ÇİVİ İSİMLİ ARKADAŞIMIZIN EVLADINA MAHKEME KARARIYLA, TEK TARAFLI OLARAK ;HAKİMİN SAĞLIÇILAR TARAFINDA KARAR ALMASI HEPİMİZİ ÇOK ÜZMÜŞTÜR.
AŞI YAPTIRMAYAN AİLELER OLARAK BAŞIMIZA BİR KAZA GELİRDE HASTANEDE ÇOCUKLARIMIZA ZORLA AŞI VURACAKLAR KORKUSUYLA YÜZYÜZEYİZ.

NASIL Kİ;AŞI YAPARKEN İMZA ATIYORSAK,AŞI YAPTIRMADIĞIMIZDA DA İMZA ATMAMIZ BİZİM SEÇME HAKKIMIZI VE SORUMLULUKĞUMUZU VASİSİ OLARAK KABUL ETTİĞİMİZİ SİMGELEMEKTEDİR.

BU GRUBA AŞI YAPTIRSANIZDA, YAPTIRMASANIZDA DESTEK VEREREK BİR VATANDAŞIN HAKLARINDAN YARARLANMASINI SAVUNMAK İÇİN DAHİL OLABİLİRSİNİZ.
AŞI BİR ZORUNLULUK DEĞİL TERCİHTİR! BUNU UNUTMAMAK VE HATIRLATMAK BOYNUMUZUN BORCUDUR.

ZEYNEP ÇİVİ ARKADAŞIMIZA MAHKEMECE ZORLA AŞI VURDURMA KARARI ALINMIŞ,ARKADAŞIMIZIN MAHKEMEYE İTİRAZIYLA BU KARAR DURDURULMUŞ FAKAT İPTAL EDİLMEMİŞTİR.

ALTTAKİ LİNKTEN FACEBOOK SAYFASINI BEĞENEBİLİR,BİZE YARDIMCI OLABİLİR VE BLOGLARINIZDA BU KONU HAKKINDA DURUM DEĞERLENDİRMESİYLE BU HUKUK M ÜCADELESİNE DESTEK VEREBİLİRSİNİZ;
https://www.facebook.com/groups/307681265975116/

AŞI HAKKINDAKİ GERÇEKLER

(Zorunlu tutulan veya kullanılması için baskı oluşturulan aşılar hakkında)

Ağustos 2009´da İngiltere ve Fransa´da Domuz Gribi aşısı, hayvanlardan sonra az sayıda insan üzerinde, ABD´de ise 2 bin kişinin üzerinde denenmiştir. Ancak sonuçlar en fazla 2 aylık verilerle sınırlıdır.

Büyük ihtimalle, domuz gribi aşısı Türkiye’de aşıyı satan firmanın kendi personeli vasıtasıyla uygulanacaktır. Böylece Faz-1 deneyi Türkiye´de 28 milyon kişi üzerinde yapılmış olacaktır. Önceden hiçbir olumlu verisi olmayan, tehlikesi büyük olan bir aşının 6-36 aylık bebeklere, çocuklara, sağlık çalışanlarına ve savunma mensuplarına uygulanması bugüne kadar Türkiye´nin göreceği en büyük tehlike olabilir.

Aşılar Zararlı mı?

Grip aşıları dahil tüm aşıların, aşılanan kişiyi ömür boyu etkileyecek derin zararları vardır. Yeni üretilen bir aşının yan etkilerine yönelik araştırmalar kısa vadeli sonuçlar verir. Dolayısıyla yan etkilerinin 2-10 yıl sonra ortaya çıkabileceği gözardı edilmektedir. Çocuklarımıza yapılacak bir aşı eğer kısırlığa yol açıyorsa, bu, 15-20 yıl sonra çok acı bir şekilde anlaşılacaktır. AIDS virüsü çocuk felci aşılamasından 10-12 yıl sonra, otizm 2-4 yıl sonra, kas-kemik ve bağ dokusu hastalıkları 4-6 yıl sonra; sinir sistemi hastalıkları 2-10 yıl sonra ve Guillain-Barre sendromu hemen veya birkaç yıl sonra ortaya çıkmıştı. Aşının yan etkileri aşıdan hemen sonra ortaya çıkmayabilir. Aşının sebep olacağı bir hastalık 20-30 ve hatta 50 yıl sonra ortaya çıkabilmektedir.

Her ilacın kutusunda hangi maddeleri içerdiğine dair bir prospektüs bulundurma zorunluluğu vardır. Fakat uygulanan bir aşı partiler halinde gönderilmekte ve tek bir prospektüs taşımaktadır. Dolayısıyla hastanın prospektüsü inceleme imkanı yoktur.

Grip aşılarının Bilinen İçeriği

1-Alüminyum hydroxide, alüminyum fosfat, amonyum sülfat, amphotericin B

2-Domuz dokuları, At kanı, Tavşan beyni, Köpek böbreği, Maymun böbreği.

3-Civciv embriosu, Tavuk-Kaz yumurtası, Sığır serumu, Betapropiolacton

4-Doğmamış sığır serumu, Formaldehyde, Formalin jelatin, Köpekbalığı karaciğeri yağı.

5-İnsan fetusu ( Üçüncü gebelik ayı başından doğuma kadarki devre içinde ana rahmindeki canlıya verilen ad)

6-Maymun böbrek hücreleri

7-Yıkanmış Koyun kanı

8- Monosodyum Glukomat

9- Polioksidonyum (Sentetik proteinler ve nano materyaller içerir. Bunlar gende değişiklik yaptığı gibi fenotipte de değişmeler yapmaktadır)

10- İnsan spermi

11- Etilen gliserol (antifriz)

12- Antibiyotikler

13- Skualen

Tüm aşılarda etki arttırıcı ve koruyucu olarak kullanılan maddeler bellidir ve hemen hemen aynıdır. Çoğunun özellikleri araştırılmamıştır ve etkileri tam olarak bilinmemektedir. Bu maddelerin deride kabarcıklar, beyin zarı iltihabı, kan yapısında bozulma, sinir iltihabı gibi rahatsızlıklara sebep olduğu tespit edilmiştir.

İmmünolojist Hugh Fudenburg´un ifade ettiğine göre son 10 yılda art arda 5 grip aşısı olan kişilerin alzheimer olma ihtimalleri 10 kat artıyor. Bunun sebebi ise kullanılan aluminyum ve civadır. (thimerosal)

Formaldehid kanserojen olma özelliğinden dolayı mobilya üretiminde bile yasaklanmıştır.

Thimoresal, çocuklarda konsantrasyon problemi, öğrenme zorluğu, konuşma bozukluğu, havale, epilepsi, hiperaktivite, sürekli ve yüksek sesle ağlama ve daha bilinmeyen bir çok probleme yol açmaktadır.

Alüminyum hidroksit kas ve kemik gelişimi bozuklukları ve felçlere sebep olabilir.

Skualen, Körfez Savaşı sırasında Amerikan askerlerine verilen şarbon ilaçlarında mevcuttu ve ALS gibi immün sistemi tahrip eden çok ağır hastalıklara yol açtığı tespit edilmiştir.

Dr. J. f. Graetz aşının yanetkileri nedeniyle hastalananların hemen hemen hepsinde farklı derecede beyin tahribatı olduğunu tespit etmiştir.

Aşılar ve içerdiği katkılar sebebiyle ölümle sonlanabilen şiddetli alerji, tansiyonda ani düşme, ateş, havale, eklem iltihabı, kas ağrıları, deri döküntüleri, lenf bezlerinde büyüme, kronik yorgunluk, kronik baş ağrıları, bütün vücut kıllarında dökülme, kapanmayan yaralar, hafıza kaybı, sara nöbetleri, felç, kansızlık, ruhsal ve sinirsel problemler, nefes darlığı, kronik ishal, gece terlemesi ve daha pek çok rahatsızlık ortaya çıkmaktadır.

Aşı Denen Şey Korur mu?

Dr. G. Buckwald´a göre: Herhangi bir aşının (domuz gribi aşısı da dahil) hastalıklara karşı koruyucu olduğunu ispat eden herhangi bir veri yoktur. Yani hiçbir aşı korumaz. Aksine her aşı bağışıklık sistemine karşı açılan bir savaş, büyük hastalıklara hatta ölüme açılan bir kapıdır.

Peki Bu Israrın Sebebi Ne?

Tüm bunlar karşısında neden aşılama üzerinde bu kadar ısrar edilmektedir sorusu akla geliyor.

Günümüzde bütün aşıların üretiminde genetik klonlama ve rekombinant DNA teknolojisi kullanılmaktadır. Kullanılacak DNA parçası, maymun ve domuz da dahil olmak üzere herhangi bir organizmadan alınabilir. DNA parçasında genleri manipüle edilir ve bu şekilde rekombine edilmiş DNA parçası aşılarda kullanılır. Aşılardaki Rekombinant DNA insan DNA’sına ´sıçramakta’ ve kalıcı olarak yerleşmekte, özelliklerini değiştirmekte ve bozmaktadır.

Ayrıca aşı üretiminde, tavuk embriyosu, tavşan beyin hücresi, maymun böbrek hücresi, buzağı ve domuz doku hücresi kullanılmakta ve bu dokuların hücre ve proteinleri aşının içeriğinde kalmaktadır. Bu doku kalıntıları çeşitli virüsler ve kanser hücreleri taşıyabilir. Bu şekilde kanser ve benzeri ağır hastalıklar aşılar vasıtasıyla yayılabilir.

Maymunlaşmak ve Domuzlaşmak!

Aşı, enjeksiyon, ağız, burun, vajina mukozası veya genetiği degiştirilmiş besinler yolu ile hücre çekirdeğine ulaşmakta, yumurta ve sperm hücreleri dahil hücre genomuna yerleşmektedir. Tavuk, buzağı, tavşan, maymun ve domuz DNA’sı aşı ile kalıcı olarak insan genomuna karışmaktadır. Bu demektir ki insan, tavuklaşacak, sığırlaşacak, tavşanlaşacak, maymunlaşacak veya domuzlaşacak ve gelecek nesilde bu hayvanların fiziksel ve ruhsal özellikleri gibi fenotipik değişiklikler görünür hale gelecektir.

Yakın zamanda domuz endometrimundan (rahim iç zarı) insanda kullanılabilecek özellikte kök hücre elde edildi. Bu, ilaç üreticileri için çok sevindirici bir buluştu. Çünkü ilaç üretimindeki zorluklar ve maliyetler bir anda ortadan kalkmış oluyordu. Domuz rahmini kürtaj ederek hemen hemen bedava, istendiği kadar kök hücre elde edilebilir.

Ancak kök hücrenin hedef hücrelere nasıl aktarılacağı araştırma konusuydu. Öyle görünüyor ki en kolay ve en etkili yol bulunmuştur: Domuz gribi aşısı burun mukozası yoluyla, yani hipofize giden en kısa yol ile verilmektedir. Hipofiz, bütün iç salgı bezlerini yöneten, bütün hormonların üretiminde ve hormonlar vasıtasıyla bütün süreçlerde rol alan en önemli salgı bezidir. Bu yolla fenotipik değişimler çok kısa zamanda gerçekleşmektedir.

Genetik Yapıyı Değiştirmek… Ne Demek?

Bu komplo teorisi gibi görünebilirdi. Ancak modern tıpta ve biyoteknolojide “Bugün hastalıkları ve belirtilerini ilaçlarla tedavi etmek yerine hastaların Genetik Yapısının Değiştirilmesi ya da eksik olan genin verilmesi tercih edilir” temel prensibine karşı her teori zayıf kalır.

Hastalık Üreten de İlaç Üreten de Aynı

İlaç şirketleri, 20. yüzyılda keşfettikleri “Hasta olanlara zaten ilaç satılıyor. Yeni hedef kitlemiz hasta olmayanlar” prensibi ile ´koruyucu hekimlik´ adı altında sağlıklı bireylere aşı, biyolojik aktif maddeler ve vitaminler satıyor. İlginç olan şu ki, her ilaç firması sadece ilaç değil, GM tohumlar, tarım ilaçları, aromalar ve katkı maddeleri de üretiyor. Yani hastalık üreten maddeler de “tedavi” için sunulan maddeler de aynı şirketler tarafından üretiliyor. Ancak daha ilginci şu ki, milyarlarca insan şifa umuduyla hastalık üreticilerinden “ilaç” satın almaya devam ediyor.

İçeriğinde domuz hücrelerinin bulunması fıkhi olarak aşının durumunu ortaya koymaktadır. Fakat bazı din adamları ´zaruret´ halini ileri sürerek, henüz ortaya çıkmamış, hatta belki hiçbir zaman da oluşmayacak bir salgını ‘zaruret’ kabul etmektedir. Hatta bu zaruret halini belirlemede Dünya Sağlık Örgütü gibi İslam dışı otoritelerin, İslam kaynaklı olmayan görüşlerini temel almaktadır.

Korunmak İçin Ne Yapmalı?

Prof. Dr. A. Rasim Küçükusta aşı hakkında şöyle diyor: “Domuz gribi ağır bir hastalık değildir. Belirtileri diğer grip türlerine göre daha hafiftir. Hastaların ateş düşene kadar evde istirahat etmeleri yeterlidir. Hastalık kendiliğinden geçer”

Ayrıca hastaların, iştahı gelene kadar yemek yememesi, bol miktarda limon suyu, greyfurt suyu içmesi, sarımsak ve soğan yemesi daha kısa zamanda iyileşmelerini sağlar.

Aşıların Etkili Olma İhtimali Var mı?

Bugüne kadar 863 tür grip virüsü belirlenmiştir. Bu 863 türden sadece 3 zincire karşı aşı geliştirilmiştir. İlaç şirketleri tarafından her yıl bu 863 türden biri için aşı geliştirildiği ve bu aşının da o türe karşı ortalama olarak %30 oranında koruma sağlayabileceği biliniyor. Ancak bu yıl 863 grip türünden hangisinin aktif olacağını doğal olarak kimse bilemiyor. Üstelik her sene başında tesadüfen seçilen türün, aşı üretildikten sonra mutasyon geçirmiş olma olasılığı yüksektir. Dolayısıyla aşı büyük ihtimalle hiçbir olumlu etki göstermeyecektir. Çünkü bu durumda aşı tamamen başka bir virüse karşı üretilmiş olacaktır.

Bu durum çok komik olabilirdi, trajik olmasaydı. Öyle görünüyor ki birisi insanlarla açıkça alay ediyor.

Ünlü Amerikalı çocuk doktoru Henry Bieler’e göre “Aşıların hastalıklar üzerinde hiçbir olumlu etkisi yoktur çünkü hastalıkların asıl sebebi mikroplar değildir. Hastalıkların sebebi toxemia (vücutta toksik madde toplanması) ve toxemia’nın hücre düzeyinde sebep olduğu bozulma ile mikropların çoğalması ve aktifleşmesine uygun ortam oluşmasıdır.” Toxemia’nın sebepleri arasında ise işlenmiş et ürünlerini, pastörize sütü, gıda katkı maddelerini, aşıları, ilaç ve deterjan tüketimini, tarım ilaçlarını sayabiliriz.

Dr. G. Buchwald 40 yılı aşan araştırmaları sonunda aşının bir faydası olmadığını ama pek çok zararı olduğunu tespit etmiştir. O şöyle diyor: “Aşı korumaz, Aşı yardım etmez, Aşı tahrip eder.”

Dünya, Aşılara Karşı Mesafeli

2 Kasım 2000’de Amerikalı Doktorlar ve Cerrahlar Birliği (AAPS) St. Louis’deki 57. toplantılarında çocuk aşılarının zorunlu olmasının kaldırılması için oy birliği ile karar aldı. Bu karara bir tane bile hayır diyen çıkmadı.

ABD Kongresi üyesi Dr. Ron Paul´un ifade ettiği üzere “1997´de geliştirilen Domuz Gribi aşısından ölenlerin sayısı 25, gripten ölenlerin sayısı sadece 1 idi.”

İngiltere’deki doktorlar şu anda ciddi bir korku içindeler. Tahminlerine göre bugün kullanılan grip aşısı Amerika’da 1976 yılında yaşanan grip salgınında kullanılan aşının analogudur (eşi).

Aşılar Birçok Derin Hastalığa Sebep Oluyor

1976’da Amerika’da kullanılan grip aşısının sonuçları:

Aşıdan ölenlerin sayısı gripten ölenlerin sayısından daha fazlaydı.
500 kişide Guillain-Barre sendromu tesbit edildi.
Guillain-Barre sendromuna yakalanma riski 8 kat arttı.
Grip aşısının Guillain-Barre sendromuna sebep oldugu ispat edildikten 10 gün sonra aşılama durduruldu.
Amerikan hükümeti tazminatlar için milyonlarca dolar ödemek zorunda kaldı.

Aşıların sebep olduğu belirtilen bazı rahatsızlıklar şöyledir:

Çocuk Felci Aşısı: AIDS’e

Tetanos: Beyin iltihabı’na

Hepatit B: Multiple Skleroz’a (MS)

Kızamık: Kalın bağırsak iltihabı, Beyin iltihabı’na

Kabakulak: Şeker hastalığı, Kramplı hastalıklar, Nörölöjik hastalıklar’a

Karma Aşılar: Ani çocuk ölümleri’ne

Grip Aşısı: Guillain-Barre sendrom’una, genetik ve fenotipik değişimlere sebep olmaktadır

Düşünün ve Karar Verin

Kendinize ve ailenize yaptırılacak her aşı için geniş bilgi toplayın. İçindekileri ve etkilerini öğrenin. Aşı olup olmamak konusunda SADECE SİZ karar verebilirsiniz. Unutmayın; aşıların sonuçları karşısından TEK SORUMLU SİZ OLACAKSINIZ.

Ne ilaç üreticileri, ne doktorlar, ne de devlet birimleri aşı ile oluşacak zararlar karşısında sorumluluk kabul etmezler.

Sade Hayat Derneği -dunyabizim.com

Devamı için tıklayınız: http://www.aamedya.com/fikralar-saglik-ruya-tabirleri-domuz-gribi-asisi-icinde-neler-var-domuz-gribi-asisi-olalim-mi/haber-domuz-gribi-asisi-icinde-neler-var-domuz-gribi-asisi-olalim-mi-19712#ixzz1IkZmakcJ

Posted in AŞI VE İLAÇ | 5 Comments »

Çocuklar aşı olmalı mı? Antroposofik hayatta ne?

Posted by helalderman 15 Nisan 2012


Hürriyet gazetesinde Mesude Erşan imzalı “Zeynep Casallini’ nin çocuğuna aşı yaptırmama kararı tartışılıyor” başlıklı haber şöyle başlıyor:

“Geçtiğimiz günlerde ikinci kere anne olan Zeynep Casallini’ nin eşi Tahsin Berk hastane çıkışında “Çocuğa hastanede aşı yaptırmadık ve ilaç verdirmedik. Çocuk felci, verem ve menenjit gibi birkaç aşı dışında gerekli olmayan aşıları yaptırmayacağız. Mesela ateşi çıkıp iyileşebileceği hastalıklarla ilgili aşıları olmayacak” dedi. Aile kararlarına gerekçe olarak her şeyin doğal seyrinde olması gerektiğini gösteriyor. Uzmanlarsa bu konuda farklı düşünüyor.”

Haberin devamında üç uzman görüşü var. Bunların üçü de dayatılan her aşıyı yaptırmama kararının “çok yanlış” olduğunu ve çocuğun hayatını riske attıklarını, hatta çocuğun başına bu yüzden bir iş gelirse dava bile edilebileceklerini söylüyorlar. Neyse ki ilaç konusunda aileye hak veriyorlar.

Her çocuk 11 aşı olmak zorunda

Sağlık Bakanlığının uygulanması zorunlu rutin aşı programında doğumdan ilköğretim sekizinci sınıfa kadar toplam 11 hastalığa karşı ücretsiz aşı yapılıyor. Bunlar hepatit B, verem, difteri, tetanos, boğmaca, çocuk felci, hemofilus influenza tip B, kızamık, kızamıkçık, kabakulak ve pnömokok aşıları.

Bu aşıların hangilerinin gerekli hangilerinin gereksiz olduğunu başka bir zaman tartışmaya bırakıp bugün bu davranışın arkasında yatan sebepler üzerinde durmak istiyorum.

Antroposofik hayat tarzı yaygınlaşıyor

Ben bu alenin verdiği karara saygı duyuyor hatta onların bu her aşıyı yaptırmama kararlarının çok da yanlış olmadığını düşünüyor ve onları destekliyorum.

Zeynep Casallini’ yi de ve eşini de tanımam ama onların bu davranışlarının “antroposofik hayat” kavramıyla örtüştüğünü söyleyebilirim. Bu farklı hayat tarzı son senelerde tüm dünyada giderek daha çok taraftar buluyor.

Antroposofi nedir?

Antroposofik hayat, kısaca bir çeşit ‘tabii hayat’ anlamına geliyor. Antroposofi, 20. yüzyıl başlarında Avusturyalı filozof ve pedagog Rudolf Steiner tarafından geliştirilen ve ismi ‘insan olmanın bilgeliği’ veya ‘insan olmanın bilinci’ anlamına gelen bir doktrindir. Yunancada, antropo ‘insan’ ve sopho da ‘bilgelik’ demektir.

Antroposofinin amacı, teknolojinin getirdiği kolaylıkları da arkasına alarak nitelikli hayatın temellerini sadece materyalizm üzerine kuran insanların fiziksel ve ruhsal sağlıklarına yeniden kavuşmalarını ve gerçek mutluluğun yalnız dünyevi şeylerde olmadığını anlayıp sahip olduğumuz içsel zenginlikle hayatta daha mutlu olmamızı sağlamaktır.

Antroposofi, sözde üretimi artırmak için tarımda ve gıda üretiminde bilinçsizce kullanılarak bizleri zehirleyen kimyasal maddelere karşı insanlığı yüz yıl evvel uyarmış ve son zamanlarda dünyada benimsenmekte olan biyo-dinamik tarım tekniğini bu soruna bir çözüm olarak çok önceden sunmuştur.

Bu hayat tarzında hazır ve katkı maddeli yiyecekler yerine organik olarak üretilmiş ve canlı laktobasiller içeren fermente besinler tüketilir.

Çocuklara antibiyotikler ve ateş düşürücü ilaçlar çok az verilir, çocukluk çağı aşılarının birçoğu yapılmayarak çocukların bu enfeksiyonları tabii olarak geçirmeleri sağlanır.

Birçok hastalığın sebebi Batı tarzı hayat

Çocukların çeşitli bakteri ve virüslere karşı aşılanmaları, hayvanlarla temaslarının ortadan kalkması, çok temiz ortamlarda büyütülmeleri, çok fazla antibiyotik kullanılması, küçük yaşlarda geçirilen enfeksiyonların azalması, sezaryen doğumlardaki artış, anne sütü yerine mamalarla beslenme, katkı maddesi içeren yiyecek ve içeceklerin ve hazır gıda tüketiminin artması, şişmanlık, çocukların kapalı ortamlarda alerjenlere, sigara dumanı, kimyasal maddeler gibi irritanlara ve elektronik aletlerden kaynaklanan elektromanyetik alanlara daha fazla maruz kalmaları Batı tarzı hayatın temel özelliklerinden bazıları.

İşte, başta kanserler, kardiyo-vasküler hastalıklar, astım ve alerjiler olmak üzere birçok hastalığın Batı tarzı hayatla alâkalı olduğu ileri sürülüyor ve bunun kanıtları ortaya konuyor.

Antroposofik eğitim

Antroposofi, tıptan başka, eğitime, sanata, mimariye ve ziraata da uygulanıyor. Bugün dünyada bu doktrine göre eğitim veren ve Waldorf ismiyle bilinen sayıları 1000’e yaklaşan okullar ve sadece Almanya’da 500 Waldorf çocuk yuvası vardır.

Bu görüşe göre, eğitimlerin en gerçeği, organik olarak insanın, toprağın ve kültürün özünden doğar. Bu eğitim modelinde çocuklar ve gençler yani “insan olmaya çalışan ruhani varlıklar” her biri yedi yıllık üç evreden geçerler. Eğitiminin amacı bağımsız düşünebilen, kendilerini bilen, dünyada kendilerini güvende hisseden ve hünerlerini ortaya koyabilen bağımsız bireyler yetiştirmektir.

Eğitim tabii ortamda yapılır. Teknoloji ve tahta parçalarıyla hayal gücü geliştirilerek yapılan eğitim yaratıcılık ağırlıklı ve dersler öğrenciye model olabilecek kişiler tarafından veriliyor. Örneğin resim dersi, öğretmenden değil ressamdan, müzik dersi piyanistten alınıyor.

Waldorf eğitiminde, not vermek, sınıfta kalmak yoktur, ilkokulda sınıf öğretmeni tüm dersleri hazırlar ve uygular, bütün bir dönem her sabah ilk iki saat bir ana konu işlenir, ‘eyleyerek öğrenme’ uyarınca önce yazma, sonra okuma öğrenilir.

Oyunlar ve şarkılarla çocuğun ilgisi canlı tutularak dersler sadece uslu uslu oturulacak saatler olmaktan çıkarılır. Birinci sınıftan itibaren iki yabancı dil öğrenilmeye başlanır.

Ortaokulda el işi, işletme ve toplumsal çalışmalarla uygulamalı eğitime ağırlık verilir. Dil yetisi ve toplumsal iletişimin gelişmesine ket vurmamak bakımından bilgisayar ancak ortaokulda öğrenilir. Teknoloji ve bilgi işlem dersleri başlar.

Öğretmen karne hazırlamaz, ama her çocuğun yetenekleri ve kişisel gelişimi hakkında defter tutar. Velilerle çok sık görüşülür. Okul velilerle öğretmenlerden oluşan ve her hafta toplanan bir kurul tarafından idare edilir.

Posted in AŞI VE İLAÇ | Leave a Comment »

MODERN TIBBIN SONUNU GETİREBİLEBİRLER

Posted by helalderman 28 Mart 2012



Dünya Sağlık Örgütü, antibiyotiklere direnç kazanan bakterilere karşı uyarıyor
16 Mart 2012 Cuma, 23:34:14

İngiliz Telegraph gazetesinin haberine göre Danimarka’nın başkenti Kopenhag’ta bulaşıcı hastalıklarla ilgili bir konferansa katılan Chan, dünyanın rutin ameliyatları imkansız hale getirecek bir antibiyotik krizi ile karşı karşıya olduğunu söyledi. Şimdiye kadar geliştirilen tüm antibiyotiklerin etkisini kaybedebileceği uyarısında bulunan Chan, tüberküloz, sıtma ve HIV-AIDS için geliştirilen ilaçların da aynı tehlike altında olduğunu belirtti.

Antibiyotiklerin yerini alacak ilaçların çok daha pahalıya mal olacağını ve tedavi sürecinin uzayacağını ifade eden Chan, “Antibiyotik direnci, ABD, Avrupa ve dünyanın diğer bölgelerinde hızla artıyor. Bu, mikroplara karşı ilk cephemizi kaybettiğimiz anlamına geliyor. Antibiyotiklere karşı dirençli mikroplara maruz kalan kişilerde ölüm oranı yüzde 50 artış gösterdi. Boğaz enfeksiyonu ve yaralanmaların insan hayatına mal olduğu eski günlere dönmek üzereyiz” dedi.

Antibiyotik direncini küresel, son derece ciddi ve hızla büyüyen bir tehdit olarak niteleyen Chan, bunun organ nakli, kemoterapi, prematüre bebeklerin bakımı gibi tıbbı girişimleri çok tehlikeli hale getireceğine dikkati çekti.

DSÖ, konuyla ilgili olarak kısa bir süre önce “Antimikrobiyal Direncin Büyüyen Tehdidi” adında bir kitap yayımlamıştı.

“Hastalıklara yol açan bakterilerin, tedavi için kullanılan antibiyotiklere direnç geliştirerek tepki verdiğine” işaret eden kitapta, birçok yaygın ve hayati tehlike arz eden enfeksiyonun tedavisinin giderek son derece güç, hatta imkansız hale geldiği vurgulanıyor.

Kitapta antimikrobiyal dirence antibiyotiklerin yanlış ve gereksiz kullanımının yol açtığını belirten DSÖ, hükümetlere antimikrobiyal direnç ile ilgili araştırmalara destek vermeleri çağrısında bulundu.

Posted in AŞI VE İLAÇ | Leave a Comment »

Modern tıbbın sonunu getirebilirler

Posted by helalderman 17 Mart 2012


Dünya Sağlık Örgütü Genel Direktörü Chan, antibiyotiklere direnç kazanan bakterilerin modern tıbbın sonunu getirebileceği uyarısında bulundu

İngiliz Telegraph gazetesinin haberine göre Danimarka’nın başkenti Kopenhag’ta bulaşıcı hastalıklarla ilgili bir konferansa katılan Chan, dünyanın rutin ameliyatları imkansız hale getirecek bir antibiyotik krizi ile karşı karşıya olduğunu söyledi. Şimdiye kadar geliştirilen tüm antibiyotiklerin etkisini kaybedebileceği uyarısında bulunan Chan, tüberküloz, sıtma ve HIV-AIDS için geliştirilen ilaçların da aynı tehlike altında olduğunu belirtti.

Antibiyotiklerin yerini alacak ilaçların çok daha pahalıya mal olacağını ve tedavi sürecinin uzayacağını ifade eden Chan, “Antibiyotik direnci, ABD, Avrupa ve dünyanın diğer bölgelerinde hızla artıyor. Bu, mikroplara karşı ilk cephemizi kaybettiğimiz anlamına geliyor. Antibiyotiklere karşı dirençli mikroplara maruz kalan kişilerde ölüm oranı yüzde 50 artış gösterdi. Boğaz enfeksiyonu ve yaralanmaların insan hayatına mal olduğu eski günlere dönmek üzereyiz” dedi.

Antibiyotik direncini küresel, son derece ciddi ve hızla büyüyen bir tehdit olarak niteleyen Chan, bunun organ nakli, kemoterapi, prematüre bebeklerin bakımı gibi tıbbı girişimleri çok tehlikeli hale getireceğine dikkati çekti.

DSÖ, konuyla ilgili olarak kısa bir süre önce “Antimikrobiyal Direncin Büyüyen Tehdidi” adında bir kitap yayımlamıştı.

“Hastalıklara yol açan bakterilerin, tedavi için kullanılan antibiyotiklere direnç geliştirerek tepki verdiğine” işaret eden kitapta, birçok yaygın ve hayati tehlike arz eden enfeksiyonun tedavisinin giderek son derece güç, hatta imkansız hale geldiği vurgulanıyor.

Kitapta antimikrobiyal dirence antibiyotiklerin yanlış ve gereksiz kullanımının yol açtığını belirten DSÖ, hükümetlere antimikrobiyal direnç ile ilgili araştırmalara destek vermeleri çağrısında bulundu.
http://www.haberturk.com/etiket/antibiyotik

Posted in AŞI VE İLAÇ | Leave a Comment »

ISLAK MENDİL YUTTU FELÇ OLDU !

Posted by helalderman 29 Şubat 2012


Mehmet Ali Önsoy, 2 yaşındayken yuttuğu bir ıslak mendil yüzünden felç oldu…
Mehmet Ali Önsoy 7 yaşında, 2 yaşındayken yuttuğu bir ıslak mendil yüzünden felç oldu. Ailesi ile Fransa’da yaşayan Mehmet Ali Türkiye’de şifa buldu. Küçük çocuk, robot sayesinde destekli olarak yürümeye başladı.

Mehmet Ali Önsoy’un dedesi: “Torunum ıslak mendil yuttu. Annesi bezlediğinde poposunu siliyor ya bezi atmaya gittiğinde ordan bir tane çekmiş yutmuş. Kakasını yapamamaya başlayınca doktora götürdüler, kabızdır diye geçici tedavi verdiler. Bir hafta sonra torunum daha çok sıkılmaya başladı, tekrar götürdük, bu defa filme aldılar onları suçlamak için değil de filme alıyor ki çocuğun her yerini mikrop kaplamış ” dedi. Fransa’daki doktorların geç teşhisi hastalığın ilerlemesine sebep oluyor. Ameliyat da çare olmuyor. Türkiye’de sağlık alanındaki gelişmeleri duyan aile soluğu İstanbul’da aldı. Mehmet Ali, başta çocuk lokomatı olmak üzere yoğun bir fizik tedavi programına alındı.

Posted in AŞI VE İLAÇ | 1 Comment »

kolesterol dedikleri de yalan oldu!

Posted by helalderman 06 Aralık 2011



Kolesterol ilaçlarının etkinliği ve yumurta, kırmızı et gibi besinlerin kalp sağlığı ve kolesterol üzerindeki etkileri ekseninde başlayan tartışma tıp dünyasını meşgul ediyor. Statinlerin gerekli olduğunu savunan Türk Kardiyoloji Derneği’nin toplantısından sonra karşıt görüşteki uzmanlar da bir açıklama yaptı.
Kolesterolü düşürmek için kullanılan statinlerin etkili olmadığını ortaya koyan önemli klinik araştırma ve meta-analizler bulunduğunu belirten Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta, “bu araştırmaların en önemli 5 tanesi şunlardır” diyerek o araştırmalar hakkında bilgi verdi:

BİR: Statinlerin, kalp damar hastalığı hikâyesi olmayan fakat orta veya yüksek risk grubunda bulunanlardaki etkinliğini belirlemek amacıyla toplam 65.229 kişiyi kapsayan 11 klinik çalışmanın değerlendirildiği meta-analizde ortaya çıkan gerçek şudur: Ortalama olarak 3,7 senelik statin tedavisi tüm sebeplere bağlı ölümlerde bir azalma sağlamamıştır.

İKİ: Statinlerin kalp yetersizliği olanlardaki etkinliğini belirlemek için İtalya’ da 357 kalp ve iç hastalıkları merkezinde yapılan araştırmada günde 10 miligram rosuvastatin alanlarda klinik gidişin değişmediği ortaya çıktı.

ÜÇ: Statinlerin yüksek kalp-damar hastalığı riskine sahip olan ve diyalize giren hastalardaki etkinliğini belirlemek için düzenlenen ve kan diyalizi yapılan 2.776 hasta üzerindeki milletlerarası bir çalışmada günde 10 miligram rosuvastatinin etkinliği araştırıldı. Ortalama olarak 3,8 sene takip edilen hastalarda ilacın LDL-kolesterolü azaltmasına rağmen ne kalp krizi ve felçlerde ve ne de kalp damar hastalıklarına bağlı ölümlerde bir azalma olmadığı ortaya çıktı.

DÖRT: Tip 2 şeker hastalığı olan ve diyalize giren 1.255 hastada yapılan çok merkezli bir çalışmada atorvastatin isimli kolesterol ilacının etkinliği araştırıldı. Dört hafta sonra ilaç alan hastalarda LDL-kolesterolün yüzde 42 oranında, almayanlarda ise yüzde 1,2 oranında azaldığı tespit edildi. 4 sene süreyle takip edilen hastalarda kolesterol düşürücü ilaç alanlarda, kalp krizi ve felçlerde de kalp damar hastalıklarına bağlı ölümlerde de plasebo grubuna göre bir farklılık bulunmadı.

BEŞ: 2.410 tip 2 şeker hastasında 10 miligram atorvastatinin kalp damar hastalıklarının önlenmesindeki etkinliği 4 sene süren bir çalışmada araştırıldı. İlaç alan grupta LDL-kolesterol seviyesinin plasebo grubuna kıyasla ortalama olarak yüzde 29 oranında azaldığı belirlendi fakat insüline bağımlı olmayan bu hastalarda statin tedavisinin bir faydası olmadığı ortaya çıktı.

Prof. Küçükusta araştırmaların sonucunu, “Kolesterol düşürücü ilaçların kanda LDL-kolesterolü düşürdüğüne şüphe yok ama gel gelelim ki bu düşüş ne kalp krizlerini ne felçleri ve de bunlara bağlı ölümleri önlemede bir işe yaramıyor. O zaman da insan haklı olarak soruyor. Ne anladım ben bu ilaçlardan?” diye değerlendirdi.


“KOLESTEROLÜ DÜŞÜRMEYE ÇALIŞMAK ANLAMSIZDIR”

Karatay Diyeti ve Karatay Diyeti’yle Yaşam Boyu Sağlık adlı kitaplarıyla tartışmaları ateşleyen isim İstanbul Bilim Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları ve Kardiyoloji Anabilim Dalları Öğretim Üyesi Prof. Dr. Canan Efendigil Karatay, “Kolesterol bir gerçektir. Bütün hayvanların, insanların ve bitkilerin hücrelerinin yapı taşını kolesterol meydana getirir, yani olmazsa olmaz bir gerçektir” dedi ve kolesterolü ilaçla düşürmeye çalışmanın anlamsız olduğu söylemini yineledi.

Kolesterolün bilinenin aksine yağ değil, bir steroid hormon olduğunu belirten Prof. Karatay, şunları söyledi: “Kolesterol, vücudumuzun streslere karşı koruyucu olarak fazlaca ürettiği bir hormondur! Örneğin ateşli bir hastalıkta, bakteri ve virüslerle mücadele etmek için akyuvarlar, yani kan lökositleri yükselmektedir. Ateşli hastalığın sebebi lökositler midir? Yoksa mikropları öldürmek için mi lökositlerimiz yükselmiştir? Kolesterol bakterisittir, yani bakterileri öldürür. Kolesterol virüsittir, yani virüsleri öldürür. Kolesterol beyin hücreleri ve sinir ileti sisteminin olmazsa olmaz temel maddesidir. Öyle ki, beyin hücreleri hayatta kalabilmeleri için kan kolesterolüne bağlı kalmayarak, kendi kolesterollerini üretmek mecburiyetindedirler. Organizmada stres hormonları, seks hormonları ve de D vitamininin yapı taşları da kolesterolden ibarettir! Örneğin bebekler için en sağlıklı bir besin maddesi anne sütüdür, bebeklerin en hızlı büyüme çağının temel ve tek gıdasıdır. Anne sütünün nerdeyse yüzde 90’ı kolesterol ve omega-3 yağ asidinden oluşur. Kolesterolün bizatihi kendisi masumdur. Vücutta yanlış giden bir şeyleri tamir etmek için yükselir. Dolayısıyla kolesterolü ilaçla düşürmeye çalışmak anlamsızdır.”

“DAMARLARI TIKAYAN KOLESTEROL DEĞİL, KAN PIHTISIDIR”

Kolesterolün damarları tıkamadığını, damarları tıkayarak, kalp krizi ve inmeye neden olan şeyin kolesterol değil kan pıhtısı olduğunu ifade eden Kratay, “Kanın pıhtılaşmasının en önemli sebeplerinden bir tanesi ise insülin hormonudur. Kandaki insülin hormonu yüksekliği kanın pıhtılaşmasını artırmaktadır. Kandaki insülin hormonu yüksekliği trombositlerin birbirine yapışarak tıkaç meydana getirmelerine neden olmaktadır. Kandaki insülin hormonu yüksekliği trombositlerin damar iç yüzeyini kaplayan hücre tabakasına (endotel tabakası) yapışmasını artırmakta, endotel tabakasından damarların genişlemesi için salgılanması gereken nitrik oksit maddesinin salgılanmasını önlemektedir. Kandaki insülin hormonu yüksekliği, ayrıca en kuvvetli sempatik sinir sistemi uyarıcısıdır, yani damarları büzüştürür ve tansiyonu yükseltir” diye konuştu.

“KOLESTEROL İLACI KULLANMAK ABONELİK SİSTEMİDİR”

Taş Devri Diyeti ve 7’den 70’e Taş Devri Diyeti kitaplarının yazarı Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Metabolizma ve Beslenme Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ahmet Aydın da, “Kolesterolü ortalamadan düşük olanların başka hastalıklara çok daha fazla yakalandıkları yönünde bir yığın araştırma var” diyerek şunları söyledi:

“Ancak bunları söylemek size ticari açıdan bir şey kazandırmaz, kaybettirir. O yüzden ibre daha çok kolesterol karşıtı kampanya yürütenler lehinde çalışır. Çok büyük bir rant var ortada. 1960’lara 70’lere kadar bu böyle değildi, tıp safiyane amaçlarla yapılıyordu. 40 yıldır ilaç tüketimine dayalı bir anlayış ve sistem geliştiriliyor. İlaç sanayi, hastalığı değil, belirtilerini yok edecek ilaçlara yöneldi. Mesela başınız ağrıyorsa onun gerçek nedenini bilmeyi değil, ağrısını dindiren ilaçlar vermeyi öneriyor tıp. Sebebi bilinip tedavi edilecekken migrenin 50 bin çeşidi üretilir, bunların yüzlerce ilacı çıkar. Hastalar bu ilaçları kullanır, ağrıları yıllarca devam eder. Sanayinin de aradığı budur. Kolesterol ilacı da kullanmak tam bir abonelik sistemidir, 40 yıl kullanırsınız.

“KOLESTEROLÜ DÜŞÜREN STATİNLER ZARARLIDIR”

Kolesterolün düşürülmesinde kullanılan ‘statin’ler zararlıdır. Vücudunuzda enerji santralı olan bir maddeyi bu ilaçlar tahrip eder. Bu ilaçları kullananlar zaten halsizlikten şikâyet ederler. Bütünüyle emin değiliz, ama teorik olarak baktığımızda kansere de sebep olma ihtimali var. Diyorlar ki ‘madem öyle ispat edin’. Asıl siz bu ilacın zararsız olduğunu ispat etmek durumundasınız. Ve bunu ispat etmek için trilyonlar harcamanız gerekir. Kârı olmadığı için de hiçbir firma böyle bir masrafı karşılamaz. İşin kötüsü, devletlerin desteklediği, bağımsız araştırmalar yapan kurumlar kalmadı. Araştırmaların yüzde 90’ı ilaç firmaları tarafından yapılıyor ve tedaviye, önlemeye dönük değil.

“KOLESTEROL TAMİR MATERYALİDİR”

Vücutta mikropsuz bir iltihap vardır. Vücut bunu kolesterol ile tamir etmeye çalıştığı için kolesterol oranını yükseltir. Kolesterol tamir materyalidir orada. Bu, bir yangın mahallindeki itfaiyeyi görünce ‘itfaiye yangın çıkarıyor’ demenize benzer. Çünkü bundan büyük paralar kazanılıyor. Tıpta bu kadar ilerleme ve kolesterollü gıdaların tüketiminde büyük bir azalma varken neden koroner kalp rahatsızlıklarında muazzam bir artış var? Meslektaşlarımız bu soruyu yanıtlasınlar.”

“YAŞLILARDA KOLESTEROL YÜKSELDİKÇE ÖLÜM ORANI AZALIR”

Kolesterol ve Akıl Oyunları, Manifesto: Çarmıha Gerilen Molekül ve Modern Bilimin Kolesterol Masalları ve Kolesteroldeki Kaos kitaplarının yazarı Uzman Biyolog Mevlüt Durmuş, “Kolesterolün zararlı olduğu yönündeki yaygın bilginin bir masal olduğunu düşünüyorum” dedi ve düşüncesinin nedenlerini şu sözlerle açıkladı:

“Şöyle ki: Size bir bardak su getirsem ve ‘içindeki bileşenler zararlıdır’ desem tepkiniz muhtemelen sıvının ne olduğunu anlama yönünde olurdu. İçinde ne olabilir, su (H2O) olabilir ya da hidrojen peroksit (H2O2) olabilir ki o da sıvıdır. İlki hayat verir, ikincisi öldürür. Kolesterol konusunda yapılan saçmalık, verdiğim örneğe benzer şekilde, bardakta ne olduğu söylenmeden size sıvının zararlı olduğunun söylenmesidir. Kolesterolün zararlı olduğu yönündeki yaygın teoride, teori oluşumunda kurulan yöntem tümüyle yanlış, matematiksel ve mantıksal değil. Her şeyden önce kandaki kolesterol yüksekliği, aşırı hücresel kolesterol üretimine değil, kanda aşırı partikül birikimi (LDL) nedeniyle oluşuyor, böyle bir durumda ilaç (statin) kullanmak tümüyle akıl ve mantıkdışı…”

Dünyadaki 8 milyar insanın 45 yaşından sonra en az yüzde 30 ila 40’ında kolesterolün göreceli olarak yükselmek zorunda olduğunu belirten Durmuş, “Eğer hücresel kolesterol üretimine dayanmayan, kanda ortaya çıkan bu göreceli kolesterol yüksekliğini bir hastalık olarak gösterip bunu düşük gösterecek ‘statin’ gibi bir alternatif bulacak olursanız, sürekli ve muazzam bir para kazanırsınız. Kardiyologlar yaşlılardaki ölüm oranları ile kolesterol yüksekliği arasındaki ilişkiye girmezler. Çünkü yaşlılarda kandaki kolesterol düzeyi yükseldikçe ölüm oranı azalır, kolesterol düzeyi azaldıkça ölüm oranı artar” ifadesini kullandı.

“BİRAZ DAHA MANTIKLI BAKILMALI”

Organizmada bazı moleküller kanda yüksek görünüyorsa bunun, bir hastalıkla veya bir organla ilişkili olduğunu söyleyen Durmuş, sözlerini şöyle tamamladı: “Mesela bir enfeksiyonda kandaki lökosit sayınız artar, ateşiniz yükselir. Doktor size ‘Kandaki lökosit sayınız sizi hasta etti’ demez, ‘Hastalığınızdan dolayı lökosit sayınız arttı’ der. Enfeksiyona neden olan bakteriyi verdiği ilaçla öldürür ve lökosit sayısı normale iner. Aynı mantık kolesterol için de geçerlidir. Kolesterolün yüksekliğini organizma içinde hiçbir hastalıkla-organla ilişkilendiremediler. Bu yüzden de doğrudan tek hedef olarak kolesterolü seçtiler. Oysa mantık çok basit: ‘Homozigot ailesel kolesterol yüksekliğinde’ çocuklara karaciğer nakli yapılıyor ve böylece bu minik insanlar tümüyle kolesterol sorunundan ömür boyu kurtuluyor. Genetik kolesterol yüksekliğine biraz dikkatli bakmayı becerebilseler sorunun aslında kolesterol değil, karaciğer hücreleri olduğunu çok rahat görebilirlerdi.”

Posted in AŞI VE İLAÇ | Leave a Comment »

Psikiyatride ‘dikkat eksikliği’ skandalı

Posted by helalderman 27 Ağustos 2011


Dikkat eksikliği ve hiperaktivite teşhisiyle ilköğretim çağındaki on binlerce çocuk gereksiz yere uyarıcı ve antidepresan ilaç kullanıyor. Hâlbuki ilaçsız yöntemlerle teşhis ve tedavi de mümkün. Ama nedense Türkiye’ye getirilmiyor.

‘Hiperaktivite’, ‘dikkat eksikliği’ ve ‘öğrenme zorluğu’; son yılların en çok tartışılan ve giderek önem kazanan rahatsızlıklarından. Araştırmalara göre ABD’deki çocukların yüzde 3 ila 5’i dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu yaşıyor. İngiltere’deki oran, yüzde 1’in altında. Türkiye için şu anda net bir orandan söz edilemiyor. Bu rahatsızlıkların çok tartışılmasının arka planında, tedavi amacıyla bazı uyarıcı ve antidepresan ilaçların kullanılması var. Teşhis konulan ve söz konusu ilaçlardan verilen çocuk sayısı her geçen gün artıyor. Maryland Üniversitesi’nden Prof. Dr. Julie Magon Zito, 2000 yılında yaptığı bir araştırmada, 4 yıl içinde antidepresan ilaç kullandırılan çocuk oranında yüzde 200 artış belirliyor. İlaçlardan bazıları bir hayli ağır. Prof. Zito, ABD’nin kuzeyindeki 200 bin çocuğun durumunu inceliyor. 2-5 yaş diliminde ağır ilaç tüketim oranı yüzde 1,25. 6-12 yaş grubunda oran yüzde 3’e fırlıyor. İlaçların çocukları nasıl etkilediğine dair zıt görüşler ortaya atılıyor. Beyaz Saray, etkiyi belirleyecek araştırmalara fon desteği çıkıyor. İlaç firmaları yetişkinlerdeki olumlu sonuçlara bakarak iyimser konuşsalar da, gerçek şu ki, ilaçların çocukları olumsuz etkileyip etkilemediği henüz bilinmiyor. Türkiye’deki uzmanlar da birbirinden çok farklı görüşler beyan ediyor.

Acaba hiperaktivite, dikkat eksikliği ve öğrenme zorluğunun belirtileri birbirleriyle nerede kesişiyor ve ayrışıyor? Hangi çocuklar uyarıcı ve antidepresan ilaç kullanmalı? Bu rahatsızlıklar niçin oluşuyor ve nasıl teşhis ediliyor? Teşhisler ne kadar isabetli? Hatalı teşhis sebebiyle boşu boşuna ağır ilaç tedavisi uygulanan çocukları nasıl bir akıbet bekliyor? ABD, Kanada ve Japonya ile Avrupa ülkelerinde başvurulan ve rahatsızlıkları yüzde 97 oranında teşhis eden testlere Türkiye’de neden rağbet edilmiyor? İlaçsız tedavi mümkünken, Türkiye’de neden yaygınlaşmıyor? Ebeveynleri çok yakından ilgilendiren bu soruları uzun süre ABD’de eğitim ve araştırma çalışmalarına katılan Psikiyatrist Tanju Sürmeli’ye yönelttik.

-Hiperaktivite bir hastalık mıdır? Dikkat eksikliği, beraberinde mi görülür, ya da o ayrı bir olgu mudur? Bu arada öğrenme güçlüğü nasıl değerlendirilmeli? Ebeveynler belirtilerle karşılaştığında ilk başta ne yapmalı?

Beynimizin ön tarafında dikkat ve konsantrasyonla ilgili bir bölge var. Akademik başarımız için dikkatimizi vermemize yarıyor. Bu bölgenin yan kısımlarında, dürtüsel davranışlarımızı kontrol eden bir yer var. Beynimizin orta arka kısmında hiperaktiviteyle daha bağlantılı bir bölge var. Ön bölge ile arka bölge arasında bir düzen olmalı. Kimyasal ve elektriksel düzensizlik oluştuğunda; dikkat, konsantrasyon, motivasyon ve hiperaktivite problemleri ortaya çıkıyor. Hiperaktivite ne? Kendisini durduramayıp durup düşünmeden hep hareket halinde olması; dürtüsel davranışlarda bulunması, oturup yarım saat 45 dakika bir dersi sağa sola bakınmadan kendini verip dinleyememesi. Ya da oturarak yapması gereken bir işte zorlanması. .

-Bu çocukların saldırgan davranışların da söz ediliyor?

Hiperaktivite ile saldırganlık arasında benzerlik görülse bile, tıbbi açıdan farklılar . Agresivite dediğimiz saldırganlığın beynin ön bölgesi ile bağlantısı var. Ama her hiperaktif çocuk saldırgan, her saldırgan da hiperaktif değil. İkisi bir arada da olabilir ama saldırganlık hiperaktivitenin bir sonucu değil. Hiperaktivitede bir kontrol problemi var. Bu problem saldırganlık gibi davranış problemlerine yansıdığında hiperaktiviteyle beraber saldırganlık ortaya çıkmakta…

-Peki dikkat eksikliğini nasıl tanımlamalıyız?

Normalde 6 yaş grubu 20 dakika dikkatlerini verebilmeli. Dikkati koptuğunda birkaç dakika dinlenip toparlanarak bir 20 dakika daha verebilmeli. Bunu yapamayanlar dikkat eksikliği içindedir. Derste 5-10 dakika sonra sıkılırlar. Dikkatlerini veremez, konuşmaya başlarlar. Komik şeyler yapmaya yeltenirler. Komik şeyler yapıldığında gülerler. Cama bakarlar. Dürtüsel olarak arkadaşlarını iterler, onlara kâğıt atarlar. Derste başka şeyler düşünürler. Kalem ve silgiyle oynarlar. Defteri, kitabı, sırayı karalarlar; bir şeyler çizerler. Bunları birer dakika yaptığını düşünün. Dikkatini toplamada zorlanan; eve geldiğinde de kendi başına oturup ders çalışamayan bir beyin…

TEŞHİSTE HATA YAPILMAMALI

-Hiperaktivite ile dikkat eksikliği arasındaki ilişki birliktelik mi, aralarında sebep-sonuç ilişkisi de var mı?

Yalnızca dikkat eksikliği grubu var. Dikkat eksikliği ile hiperaktivite beraber olan grup var. Hiperaktivitesi öne çıkmış, dikkat eksikliği az olan ya da hiç olmayan grup da var. Beynin elektriksel ve kimyasal düzensizliklerinde ifade ettiğiniz sübjektif soruyu cevaplamak çok zor. Çünkü bir network problemi oluyor. Hangisi öbürünü tetikledi? Bu mu onu çıkartıyı açıklamak çok zor. Yalnız dikkat eksikliği olan çocuklarda özel öğrenme zorluğu da olabiliyor.

-Öğrenme zorluğu dikkat eksikliğinin tabii bir sonucu değil mi zaten? Yani çocuk dikkatini veremediği için öğrenemiyor…

Hayır, bir de ayrıca öğrenmeyle ilgili merkezleri var beynin. Öğrenme merkezleri beynimizin kulaklarımızın hemen arkasındaki temporal dediğimiz bölgede. Burada elektriksel ve kimyasal düzensizlik olanlar var. Ayrıca bir kısmında dikkat problemi var bu çocukların. Hiperaktif grupta ayrıca temporal bölgeleri etkilenmişler de var. O kadar birbirleri içine girmişler ki, Bunları sübjektif olarak ayırt edebilmek zor. Hele hastanın 10-15 dakika görülebildiği yoğun merkezlerde daha da zor.

-Sırası gelmişken; otizmdeki öğrenme zorluğu ile bir ilişki söz konusu mu acaba?

Onlar tamamen farklı. Otizmde yeteri kadar beyin hücrelerinin yapılmadığına; o bölgelerin çok iyi gelişmediğine ve başka bölgelerin kontrolü aldığına dair yayınlar var. Öğrenme zorluğunda sol ile sağ beyin arasında zeka skorları açısından 10-15 puan fark oluyor genelde. Bunların bir kısmı dikkat eksikliği hiperaktivite hastalığını da beraber taşıyor. Sadece öğrenme zorluğu çeken bir grup var. Bunun yanı sıra dikkat eksikliği grubuna ya da dikkat eksikliği hiperaktivite grubuna giriyor bazıları. Özel öğrenme zorluğu içindekilerden bazıları dikkat problemi yaşıyor ama dikkat eksikliği hastalığı grubuna girmiyor. Kimi çocuklarda dikkat eksikliği var; ama dikkat eksikliği hastalığı grubuna ve özel öğrenme zorluğu grubuna girmiyor.

-Dikkat eksikliği ile özel öğrenme zorluğu arasındaki sınırları biraz daha netleştirebilir miyiz?

Özel öğrenme zorluğu grubunda dikkat eksikliği; hatta yüzde 75’inde hiperaktivite de olabilir. Genelde okuma, yazma, matematik ve algılamada daha belirgin belirtileri olan çocuklardır. Daha geri kalmışlardır yaş gruplarına göre. Anne babadan ve ana okulundan alınan hikâyelerde öğrenmeyle ilgili problemleri daha üst seviyededir. Matematik başarısı oldukça kötüdür. Ama aynı zamanda okumada, anlatmada, kendini ifade etmesinde de zorluk olabilir. Okuduğu bir şeyi organize bir şekilde anlatamayabilir. Ya da bu belirtilerden bir tanesini taşıyabilir. Birkaç tanesini çok iyi yaparken bir şeyi başaramaz. Öte yandan örneğin sevdiği derste çok başarılı olur. Mesela resimde. Sağ beyini çok iyi gelişmiştir çünkü. Sözel ve sayısal performans sol beyinin gelişmesiyle ilgilidir.

ÇOCUK SEVDİĞİ KONUYA DİKKAT KESİLEBİLİR

-Hiperaktif ve dikkat eksikliği içindeki çocukların bazı işleri yaparken saatlerce oturabilmesinin sebebi bu mu?

Beynimizin ön kısmı akademik başarı, motivasyon ve dikkat merkezimizdir. Dürtüsellik de buradan sağlanır. Ders ya da öğretmen sevilmese de başarıyı sağlayan merkez. Beynin orta kısmında ‘limbik’ dediğimiz bir sistem daha var. Anne karnındayken gelişiyor. Sevdiğimiz şeylere ilgi duymamızı sağlıyor. Beynimizin ön kısmındaki bölge düzenli çalışmasa da limbik sistem dikkat ve konsantrasyonumuzu sevdiğimiz bir işe yönlendirmemiz için devreye girebilir. Bu durumda anne baba der ki: “Bak işine gelince saatlerce bilgisayarın başında her şeyi yapıyor. Ama ders çalışmak işine gelmiyor.” Hayır, öyle değil işte. Çocuğu sevdiği konulara ilgi gösterten beynin orta kısmındaki bölüm hasarsız, aktif, çalışıyor. Bu bölüm, öğretmeni sevdiğinde matematik, fizik, Türkçe gibi derslerde bile devreye girebilir. Ya da bu derslerde geçen sevdiği bir konuda da işlev kazanabilir. Böylece o derste ya da konuda akademik başarıyı yakalayabilir çocuk.

-Çocukların beyinlerinin iyi çalışmasında anne babaların rolü de söz konusu mu?

Beyinlerin iyi çalışmamasında önemli faktörlerden biri de ebeveynin tarzı. Yapamayan bir çocuğa yapacaksın diye baskı kurulmamalı. Aşağılayıcı sözler söylenmemeli. Dayak asla. Bu davranışlardan hiçbiri beynin iyi çalışmasına yol açmaz. Böyle bir bilimsel çalışma yok dünyada. Bir beyin bir şeyi yapamıyorsa, taciz ettiğiniz ölçüde yapamayacak hale geliyor. Daha da kötü duruma düşürüyorsunuz. İkincisi kurallar koymayı ;durup, düşünen bir beyin olmayı öğretsinler çocuklarına. Hayır demeyi, dediklerinde, çocuk ağlayıp zırlarsa, pes edip ‘evet’ dememeyi öğrensinler. Yüzde 85 koydukları kuralda kalsınlar. Çünkü çocuklarının beyinlerinin gelişmesini etkiliyorlar.

-Peki bu gelişim hangi yaşlarda oluyor, dışardan ne kadar etkilenebilir beyin bu süreçte?

İki yaşından itibaren etkilenir. 1,5 ile 7 yaş grubu arası çocuklar izlendi. Televizyon ve bilgisayarla çok daha fazla uğraşan çocuklarda dikkat ve öğrenme zorluğunun okul döneminde çok daha yoğun olduğunu gördüler. Bu, manyetik alan ve elektrik akımının sağlıksız dalgaları artırdığını gösteriyor.

-Başka neler etkiliyor beynin gelişimini?

Beslenme. Bizim gibi ülkelerde karbonhidrat ağırlıklı beslenme çok fazla. Oysaki beyin; yüzde 80 oranında proteine, yüzde 20 de glikoz ve karbonhidrat türü besinlere ihtiyaç duyuyor. Bizde tam tersi.

-Hiperaktivite ve dikkat eksikliği türü rahatsızlıklar hangi yaşlarda teşhis edilmeli ve tedaviye başlanmalı?

Çocuk ana okuluna gidiyorsa dikkat eksikliği ve öğrenme zorluğu orada belirtilerini gösterir. ABD’de 3-3,5 yaşında durumu tespit edilen çocuklar var. Biz de erken yaşta görebiliriz. Ama daha ziyade ilkokul birinci sınıfın ilk 6 aylık döneminde teşhis konulur. Sıkıntı yaşanırsa doktordan yardım alınır.

-Teşhis nasıl olmalı?

Tabii ki klinik gözlem birinci derecede önemli Buna yeterince zaman ayrılmalı Çocuğun bakıcısına ve öğretmenine kadar gidilmeli. ABD’ de geliştirilen yöntemler var. 1998’de FDA onayı aldı. Beynin elektriksel akımına bakılıyor. Sonuç kaydediliyor. Bir veri tabanında kendi yaş grubuyla karşılaştırılıyor. Bu yöntemle çocukta öğrenme zorluğu mu, hiperaktivitemi , dikkat eksikliği mi söz konusu; yüzde 97 oranında belirlenebiliyor.

DİJİTAL EEG VE TOVA TESTLERİ

-Neurofeedback yöntemindeki gibi mi?

O işin tedavi aşamasında kullanılan bir yöntem. Dijital EEG teşhis yöntemi. Bir de ayrıca TOVA testi var. Bu da ABD’de çok yaygın. Görsel ve işitsel dikkat 22 dakika boyunca bilgisayarda ölçülüyor. Dürtüsellik ve beynin hızı ölçülüyor. Bu yöntemde de hiperaktivite dikkat eksikliği yüzde 85 oranında ayırt edilebiliyor. Batı’daki üniversitelerde kullanılıyor. Tedavide, ritalin ilacı mı etkili, yoksa Neurofeedback mi etkili, bu testle belirleniyor. Son teşhis unsuru kan testi. Bu çocuklarda yüzde 80 oranında B 12 vitamin eksikliği görüyorum. Anemi (kansızlık) da var. Türk halkının büyük kısmında emilim problemi söz konusu. B 12 sinir hücrelerini besleyen en önemli vitamindir. Bunun eksikliği dikkat problemi, öğrenme zorluğu yapıyor. Felç bile.. Hiperaktiviteye olan çocuğun şikayetlerini daha da artırabiliyor.

-Dışarıdan çocuk hiperaktif görünüyor… Ama gerçekte hiperaktif değil. Bu nasıl ayırt ediliyor?

Yüzde 97 hassasiyetle durumu gösteren test (dijital EEG) ile TOVA testinde işaret görülmediğinde ebeveynin çocuğa uyguladığı yetiştirme tarzına bakıyoruz. Ebeveyn kural koyamıyor, çocuğun her istediğini yapıyorsa, bunun değiştirilmesi gerektiğini söylüyoruz.

-Diyelim ki, hastlık ebeveynle ilgili…

Davranışsal gelişse de sonuçta beyin etkileniyor ki hiperaktivite oluşuyor. Davranışlar değiştirildiğinde, beynin hiperaktivite yol açan bölümündeki bozukluk iyileşiyor.

-Yüzde yüz iyileşme oluyor mu?

Her hiperaktivite, dikkat eksikliği ve öğrenme zorluğu beyindeki ilgili bölümlerin bozulması ya da ebeveyn yetiştirme tarzıyla oluşmuyor. Çocukluk döneminde geçirilmiş ufak tefek travmalar, kafa çarpmaları gibi olaylar da bu hastalıklara sebep olabiliyor. Dijital EEG ile bu travmalarda beyinde elektrik düzensizliği oluştuğunu görebiliyoruz. Diyebiliyoruz ki, dikkat eksikliği genetik değil; kafa travmasıyla oluşmuş, beynin şu bölgesi etkilenmiş. Ya da hiperaktivitesi genetik olarak geçmedi ona. Bu çocuklar boşu boşuna yıllarca ilaç kullanıyor.

-Peki, bu çocuklar nasıl iyileşecek?

Bir elektrik akımı düzensizliği tespit edildiğinde nöroterapi uygulanmalı. Neurofeedback var.

-Dijital EEG, Türkiye’de yaygın mı?

Değil. Biz hastalarımıza kullanıyoruz.

-Türkiye’de neden yaygın değil?

ABD Nöropsikiyatri Birliği Araştırma Komitesi, 2006 yılında bir defa daha, dikkat eksikliği ve öğrenme zorluğunun ‘Nörometric Analiz’ dediğimiz beynin elektrik akımına bakıp veri tabanında incelemeyle, ayrılabileceğin kanıtlanmış olduğunu kabul ettiğini duyurdu.

-FDA onayı bize neyi ifade ediyor?

FDA onaylı bir yöntemi kullanmaları için bilim adamlarının literatürü okuması lazım. Okusalar, bu işe başlarlar. Hiç vazgeçmezler.

-Tıp fakülteleri ve eğitim hastanelerinde de mi yapılmıyor?

Yapılmıyor. Beynin elektrik akımını analiz edebilmek için, bilim adamının veri tabanını satın almazı lazım. Kullandığım veri tabanı dünyada belirli üniversite ve kliniklerde var. ABD’de yaygın. Hollanda, Belçika, Almanya, Fransa ve İsviçre gibi Avrupa ülkeleri ile Kanada ve Japonya’da kullanılıyor.

-Dijital EEG ile başka hangi psikiyatrik rahatsızlıklar incelenebiliyor?

Aynı yöntemle depresyon olup olmadığına da bakabiliyoruz. Bazen ‘dikkat eksikliği hiperaktivite hastalığı’, ‘manik depresyon’ ile karıştırılabiliyor. Manik depresif dediğimiz bir hastalık var. Hastalığın bazı dönemlerinde kişiler aşırı hareketli ve enerji dolu olabiliyor; dikkat problemi yaşayabiliyor. Bu gerçek atlanarak, bu hastalara da dikkat eksikliği hiperaktivite tanısı konuyor. Dijital EEG ile manik depresyon da yüzde 92 oranında belirlenebiliyor.

İLAÇ KULLANIMI VE İLAÇSIZ TEDAVİ NÖROTERAPİ

Bir defa özel öğrenme zorluğunda ilaç önerilmiyor. Onun tedavisi eğitim. Dikkat eksikliği ve hiperaktivitede genellikle ritalin kullanılıyor. Prozac türü antidepresif ilaçlar ise beraberinde depresyon da varsa dikkat eksikliği hastalarına kullandırılıyor. Ama işin doğrusu çocuklara ilk etapta, çok gerekmiyorsa antidepresan verilmemeli. Çünkü antidepresanların çocuklardaki etkilerine dair araştırma verileri yok henüz. Neurofeedback yöntemi (Nöroterapi, ilaçsız tedavi biçimi) 1998 yılında FDA tarafından onaylandı. ABD Nöropisikiyatri Birliği, 2006’da bir defa daha Dijital EEG ile dikkat eksikliği, hiperaktivite ve öğrenme zorluğu türü hastalıkların teşhis edilebileceğini kabul ettiğini duyurdu. Neuromedric analizi iki türü var. Biri 6 yaş grubu üstüne, diğeri de sıfır yaştan itibaren yapılıyor. Dikkat eksikliği hiperaktivite hastalarının yüzde 30’u yaş ilerledikçe hiperaktivitelerinden kurtuluyor. Ama dikkat ve konsantrasyon problemi hayat boyu devam ediyor. Tabii ki ilaç kullanımı da.

İLAÇLAR BAĞIMLILIK YAPIYOR

Teşhis boyutundaki arızalar, tedavi sürecini de etkiliyor şüphesiz…

Dikkat eksikliği ve hiperaktivite hastalığında 1937’den beri genel olarak uyarıcı özelliğe sahip ritalin adlı ilaç kullanılıyor. Uzun yıllardır yapılan kontrollü grup çalışmalarında, dikkat ve konsantrasyon problemi ile hareketliliği azalttığı tespit edilmiş. Öğrenmede kolaylık sağlıyor. Öğrenme zorluğu daha yoğun, baskın grupta ritalinin etkisi kanıtlanmış değil.

-Bu grup için ne yapılmalı?

Bu grup için özel eğitim tavsiye ediliyor. Son 15-20 yıldır ABD’de uygulanan neurofeedback (beyindeki elektrik akımı bozukluğunu, beynindeki bu dalgaları kişinin kendisine izlettirerek düzeltmeye çalışan; yani beyindeki hastalığı beynin kendi gücüyle iyileştirmeyi amaçlayan ilaçsız bir yöntem) tedavisinin, özel öğrenme zorluğunu yüzde 80-85 oranında iyileştirdiği görüldü. Dikkat eksikliği ve hiperaktivite hastalarında da yüzde 75-80 oranında başarı elde edildi.

-İyileşme kalıcı mı?

Kalıcı olduğunu görüyoruz. 6 senedir Türkiye’de uyguluyorum. Bir ayda düzelen çocuk da var; iki üç ayda düzelen çocuk da.

-İlacın ne kadar kullanılması gerekiyor?

Hayatı boyunca ilaç kullanmak zorunda olan çocuklar var. İlacı bıraktığınızda şikâyetler tekrar ortaya çıkıyor.

-İlaç tedavi sürecinde neyi sağlıyor?

İlaç beynin kimyasal maddesini etkiliyor ama istediğimiz düzeyde elektrik akımını etkilemiyor. O yüzden de tedavi kalıcı olmuyor. Püf noktası burada zaten. Yalnızca kimyasal olay değil, ciddi elektrik akımı düzensizliği var. Neuroterapide, elektrik akımını düzeltmeyi başarabiliyorsunuz. Düzelttiğinizde o bölge kimyasal yapısını da düzenliyor.

-Ritalin ne ilacıdır?

Uyarıcı, kokain gibi etkisi olan kırmızı reçete ile verilen bir ilaç.

-Kokain gibi derken…

Beyni uyarıyor. Mesela kamyon şoförleri kullanıyor. Tıp öğrencilerinin önemli bir kısmı sınavlara hazırlanırken içiyor. Çünkü çok daha kolay ellerine geçiriyorlar bu ilaçları. Daha uzun süre uykusuz kalmalarını sağlamak, dikkatlerini uzun süre verebilmek için içiliyor.

-Niye kırmızı reçete ile satılıyor?

Bağımlık yapma olasılığı sebebiyle.

-Bağımlılık konusunu biraz açar mısınız?

Yale Üniversitesi Çocuk Psikiyatrisi Bölümü’nde çalışır ve eğitimimi de yaparken bu konuda epey bir literatür okudum. O literatürde diyor ki, ‘ritalin hiperaktif ve dikkat eksikliğinin yanı sıra, davranış bozukluğu gösteren, agresif, tutturucu, inatçı olan gruba verildiğinde bağımlılık yapma olasılığı daha fazla.’ Öbür grupta genelde bağımlılık yapmıyor. Ama geçenlerde bundan daha önemli bir veri çıktı ortaya. İki sene önce, Houston Kanser Merkezi’nde 12 çocukta ritalin verilmeden önce kanser markerleri ölçüldü. Ritalin verildikten üç ay sonra yeniden markerler ölçüldüğünde üç katı artış görüldü. Yani bu çocuklardaki kanser riski, ritalin almayanlara göre üç kat artırıyordu. Mutlaka kanser olacaklar denemez. Ama 12’de 12 olması çok önemliydi. Merkez çalışmayı yayına yolladıkları gün web sitelerine de koydu. Bulguların çok önemli olduğuna inandıkları için.

ÇOCUK DAHA DA HASTA OLUYOR

-Başka ilaçlar da veriliyor çocuklara, mesela prozac…

Çocuktaki dikkat eksikliği ve hareketlilik bazen manik depresif hastalığı kökenli olabiliyor. Bunlara prozac ya da başka bir antidepresan verip dikkatlerini düzeltmeye çalıştığımızda, manik atağı tetiklenebiliyor. Neuromedric analiz dediğimiz veri tabanı bu yüzden çok önemli. Dijital EEG ile baktığımızda rahatsızlığın hangi veri grubuna girdiğini tespit ediyoruz. Dikkat eksikliği mi, öğrenme zorluğunu mu, kafa travması mı, aile yetiştirme tarzından mı kaynaklanıyor vs? O zaman ilaç kullanılacaksa da daha bilinçli olunuyor. Bir kere dikkat eksikliği grubuna girmiyorsa çocuğa ritalin verilmemeli. Depresyon grubuna giriyor, peki hangisine? Ya manik depresyonsa. Manik depresyon grubundaki çocuğa prozac verdiğinizde onu daha çok manik yapıyorsunuz. Manik, ne demek,? Kontrolden çıkmak, aşırı hareketli, hırçın ve yüksek enerjili olmak. Ayrıca kafa travmasında beyinlerinin sağ tarafı etkilenen çocuklara antidepresan ilaç verdiğinizde onlarda manik tabloya benzer bir durum ortaya çıkabilmekte.

-Hangi durumlarda hiç ilaç kullanılmaması gerekiyor?

Ebeveynin yetiştirme tarzı ve beslenme kaynaklı rahatsızlıklarda EEG normal ise kullanılmamalı. Ebeveyne ‘Tarzını değiştir, olmadı mı getir bir daha görelim’ diyoruz. Antidepresanların bir başka neticesi de çocuğu sinirli, ajite hale sokar. İntihar düşünceleri oluşturur. Antidepresan ilaçlar beyinde bir takım şekilleri, sistemleri, networkları olumsuz yönde değiştiriyor. ABD’de birçok psikiyatrist çocuklarda antidepresyon ilaçlarının iyilikten çok zarar verdiğini düşünüyor. Prozac, beyinde 45 gün kalıyor. Ritalin, 4 ile 12 saat arası. Nöroterapinin yan etkisi yok.

-Kendi çalışmalarınızdaki başarı oranı nedir?

Önemli bir grup bize dikkat eksikliği hiperaktivite tanısı almış olarak geliyor. Biz ilaç denemesinden sonra da iyileşme olmayınca gelinen son adresiz. Bir de ilaçsız bir yöntem kullandığımız için tercih ediliyoruz. Bütün testleri yaptığımızda bir de bakıyoruz ki, çocukların önemli bir kısmı yanlış teşhis almış.

-Ne gibi?

Dikkat eksikliği hiperaktivite teşhisi almış. Ama aslında çocuk özel öğrenme güçlüğü içinde.

-İlaç kullanması gerekmeyen grup yani.

Evet, zaten ilaç da etki etmemiş.

Önemli bir kısmına baktığımızda dikkatlerinden çok dürtüselliklerinde problem var. Ama dikkat probleminden söz ediyor. Hâlbuki dürtüsel olduğu için çocuk normal olan dikkatini bile kullanamıyor. Bunu da TOVA testiyle ayırt edebiliyoruz.

-Bu test nasıl yapılıyor?

Bilgisayar ortamında yapılıyor. Bu test dikkati ve konsantrasyonu ölçüyor. Karşınıza bir görüntü geliyor. Yukarda çıkarsa bir düğmeye basıyorsanız. O görsellikle, dikkatle ilgili. Aşağıda çıkarsa basmıyorsunuz. Aşağıda çıkınca basarsanız dürtüsel davranıyorsunuz. Bu test ABD’de çok yaygın. Bu çocuklarda özel öğrenme zorluğunun daha yoğun olduğunu görüyoruz. Bu çocukların ilaca cevap vermemesinin sebebi de bu. Bir kısmının da geçirilmiş kafa darbelerinden kaynaklandığını görüyoruz. Nöroterapiyle şikayetlerin kalktığını görüyoruz. Karaciğeri, böbreği, beyni gelişme durumunda. Uzun seneler bu ilaçlar kontrolsüz bir şekilde tüketiliyor. Aileler, ‘Çocuğumuzda bir gelişme olmuyor ne yapalım?’ dediği zaman bile ‘devam edin’ deniyor, çareleri yok başka.

-İlaçlar gerekli durumlarda kontrollü olarak kullanılmalı ama değil mi?.

Neuromedric analiz yaptınız, dikkat eksikliği ve hiperaktivite grubu var. TOVA testi de yaptınız. Aileye diyorsunuz ki ‘İlaç etkili olabilir’ Neuroterapi için her gün ya da haftada dört saat gidip gelmesi lazım. Aile, ‘bu benim için imkânsız, ilacı alacağım’ diyebilir. En azından teşhis doğru. Yan etkilerin de anlattıktan sonra bir problem yok. Bize gelenlerin önemli bir kısmı gerçek dikkat eksikliği ve hiperaktivite hastası değil. Önemli bir kısmı o tanıyı yemiş ama. Gerçek hastalar da var tabii ki. Gerçek hastalardan ilaca cevap veremeyenler de söz konusu.

AKSİYON

Posted in AŞI VE İLAÇ | Leave a Comment »

AŞI ALDATMACASI VE ÇOCUK ÖLDÜREN YALANLAR YIĞINI

Posted by helalderman 18 Ağustos 2011


Haziran 2011 Dr. Mercola
Çeviren Murat Onuk
Kanlı ElleR

50’li yılların başında Amerika Birleşik Devletleri’nde uygulanmakta olan dört aşı vardı; difteri, tetanos, boğmaca ve çiçek aşısı. Çocuklar iki yaşına gelene kadar bu dört aşıdan her vizitede üç aşıyı geçmeyecek şekilde toplam on üç doz aşılanıyorlardı.

80’lerin ortalarına gelindiğinde aşıların sayısı yediye çıktı; difteri, tetanos, boğmaca, kızamık, kızamıkçık, kabakulak ve çocuk felci. Çocuklar iki yaşına gelene kadar bu yedi aşıdan her vizitede dört aşıyı geçmeyecek şekilde on beş doz aşılanmaya başladılar.

80’lerin ortasından beri bu listeye yeni aşılar ilave edildi.

Günümüzde çocuklar iki yaşına kadar bir vizitede sekiz aşıya kadar olacak şekilde on dört farklı aşıdan toplam otuz yedi doz aşılanıyorlar!

Amerika’da dünyanın tüm ülkelerinden daha fazla aşı öneriliyor. CDC (Centers for Disease Control and Prevention – Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri) altı yaşına kadar on dört aşıdan kırk sekiz doz, on sekiz yaşına kadarsa on altı aşıdan altmış dokuz doz aşı öneriyor. CDC ayrıca altı aylıktan ölünceye kadar her yıl grip aşısı yaptırılmasını da tavsiye ediyor.

Çocuklarımıza ve yetişkinlerimize önerilen aşıların sayısındaki bu dramatik artış nereden kaynaklanıyor?

Kaliforniya’da ortaya çıkan ve basın tarafından aşırı derecede abartılan boğmaca salgını gibi ender olarak görülen mahalli salgınlar haricinde aşılama listesine dâhil edilmiş hastalıklar, yirmi birinci yüzyılın Amerika’sında oldukça istikrarlı seyrediyor.

The Vaccine Book (Aşı Kitabı) yazarı Dr. Robert Sears’e göre ABD’de 2007 yılında aşılama listesine dâhil edilmiş hastalıkların çocukluk döneminde ortaya çıkış sıklıkları şöyle:

Pnömokok – yılda yaklaşık on bin vaka

Difteri – yılda beş vaka, bazı yıllar hiç vaka yok

Tetanos – beş yaşın altındaki çocuklarda yılda bir vaka

Boğmaca – yılda yaklaşık on bin vaka

Hepatit B – bir yaşındakilerde otuz, bir ila beş yaş arasındakilerde otuz vaka

Rotavirus – beş yüz bin vaka, elli bin hastaneye sevk, yirmi ila yetmiş ölüm vakası

Çocuk felci – 1985’ten beri hiç vaka yok

Kızamık – yılda elli ila yüz vaka

Kızamıkçık – yılda iki yüz elli vaka

Kabakulak – yılda iki yüz elli vaka

Suçiçeği – yılda elli bin vaka

Hepatit A – çoğunlukla beş ila on dört yaş arası çocuklarda olmak üzere yılda on bin vaka

Grip – milyonlarca vaka

Menenjit – yılda yaklaşık üç bin vaka

Ara sıra ortaya çıkan mahalli salgınlar üzerine genellikle olabildiğince çok korku yaymak amacıyla tasarlanmış basın haberleri ABD’deki çocuk hastalıklarıyla ilgili gerçekleri destekleyen ve kolayca ulaşılabilen istatistiklerle hemen hiç uyumlu olmuyor.

ABD’deki ciddi bulaşıcı çocuk hastalıklarının sıklığının azalmasındaki sebep aşıyı savunanların iddia ettiği gibi sadece aşıların yaygın kullanımından mı, yoksa genel sağlık, bakım hizmetleri ve yaşam şartlarındaki iyileşmeden mi kaynaklanıyor?

Acaba hâlihazırda çocuklarına ABD’ye göre çok daha az dozlarda aşı veren diğer birinci dünya ülkeleri bulaşıcı hastalıklarda benzer azalmayı yaşam şartlarındaki iyileşmeye mi borçlular?

Dünya üzerinde çocuklarına en yüksek oranda aşı uygulayan ABD dünyadaki en sağlıklı çocuklara mı sahip?

Bu soruları daha iyi cevaplayabilmek için ABD’de çocukların sağlığına bir bütün olarak bakmamız gerekiyor.

Daha Çok Aşılamayla Daha İyi Sağlığa Kavuştuk mu?

Maalesef ABD’de özellikle sağlıkla ilgili hemen her şeyde olduğu gibi fazla olanın iyi olduğu şeklinde yanlış bir kanaat var. Bunu eczanelerde “maksimum güç” etiketiyle pazarlanmakta olan ürünlerde tekrar tekrar görebilirsiniz. Amerikalıların az iyiyse; çok, çok daha iyi olmalı şeklinde saplantılı bir kanaatleri olduğu söylenebilir.

Peki bu haklı bir kanaat mi? Pek çokları tarafından en güvenli ilaç olarak değerlendirilen aspirini ele alalım. İki tane aspirin alırsanız baş ağrınız geçebilir. Ama on tane alırsanız ciddi sorunlar yaşayabilirsiniz. Elli aspirin içecekseniz yakında bir hastane olsa sizin için çok iyi olur!

Soru şöyle sorulmalı: Son otuz yılda aşırı derecede artan aşılama sayısı çocukların daha sağlıklı olmasına mı, yoksa daha hasta olmasına mı yol açtı?

Giderek artan miktarda kanıt gösteriyor ki çocuklara yapılan ve sayısı aşırı derecede artan aşılar, aşı üreticilerini zengin ederken çocukları da sağlıksızlaştırıyor. İstatistikler çocukların giderek daha çok hastalandığını gösteriyor.

Son otuz yılda Amerikalı çocukların aldığı aşı miktarı üçe katlandı. Bu süre boyunca öğrenme güçlüğü çeken, astım ve şeker hastalığına yakalanan çocuk sayısı da üç misli arttı!

Aşı üreticileri ve savunucuları size istatistiklerin konuyla ilgisiz olduğunu söyleyeceklerdir. Ancak çocuklarımızda sayıları giderek artan kronik hastalıklarla sakatlıkların aşılardan kaynaklanmadığını gösteren tatmin edici bilimsel araştırma bulunmamaktadır.

Çocuklara bugün verilen aşı miktarının yarısının verildiği 70’li yıllarla karşılaştırıldığında kronik beyin ve bağışıklık sistemi rahatsızlıkları bulunan çocukların sayısı ikiye katlanmış durumdadır.

Maalesef bugün Amerika’da;

* Altı çocuktan birinde öğrenme özrü,

* Dokuz çocuktan birinde astım,

*Yüz on çocuktan birinde otizm,

* Dört yüz elli çocuktan birinde şeker hastalığı bulunmaktadır.

Ulusal Aşı Bilgilendirme Merkezi’nin “Altı Yaş Öncesi Kırk Sekiz Doz Aşı” başlıklı duyurusunda belirtildiği gibi:

Çocukların ilk yaşlarında giderek daha fazla aşı uygulayarak bağışıklık sistemleriyle normalin dışında oynamak kronik hastalık ve sakatlıkların artmasına yol açıyor olabilir mi?

Yoksa az daha mı iyi?

Artan miktarda aşılama çocuklarımızın yaygın sağlık problemlerini çözmüyor. Gerçek şu ki aşılama, problemin en büyük parçasını oluşturuyor.
Shauna Wood 2000 yilinda yazdigi makalesine cocuklarini HIC asilatmayi dusunmedigini belirterek basliyor. Pekcok insanin asilarin insanlara neler yapacagini bilmedigi gibi, asilarin icinde neler olduguyla ilgili en ufak bir fikirleri olmadigini soyluyor. Makalesinde verdigi bilgilerin tamamini CDC’den yani bu konuda yanlis bilgi vermesi mumkun olmayan bir kaynaktan aldigini belirtiyor.

Bundan sonrasini onun diliyle devam edecegim.

Iki tur asi vardir. Bakteriden yapilan asilar ve virusten yapilan asilar. Canli asilar ve ölü asilar olarak da ayrilirlar. Ölü asilar isi, radyasyon ve kimyasallarla yapilir. Canli asi insan icin kullanilir hale getirilmeden once zayiflatilmak durumundadir. Virusun zayiflatilmasi icin maymunlar, civciv embriyolari ve hatta kurtajla alinmis bebek hucreleri kullanilmaktadir. Zayiflatilan virus bu sefer de dezenfektan ve sabitleyicilerle kuvvetlendirilir. Bunun icin de; streptomycin, sodium chloride, sodium hydroxide, aluminum, hydrochloride, sorbitol, hydrolyzed gelatin, formaldehyde ve thimerosal yani mercury’nin turevi kullanilmaktadir.

Difteri, Bogmaca, Tetanoz asilarinin icinde neler bulunuyor:

Islah edilmis difteri bakterisi, bogmaca organizmasi, Tetanos toksini

Sodium chloride

Sodium Hydroxide (curutucu soda olarak da biliniyor) bir asindirici ve ayni zamanda gozu, cildi ve solunum yolunu tahris eden maddedir. Gozleri, cildi ve ic organlari yakabilir. Akciger ve dokulara zarar veriyor, korluge ve yutuldugu takdirde ölüme yol aciyor. Firin, kuvet, seramik ve tuvalet temizleyicilerinin ve lavabo acicilarinin icinde bulunuyor.

Formaldehyde: Nörotoksin ve kansorejen. ( Sinir sitemine etki ediyor ve kansere neden oldugu biliniyor) Insomnia(uykusuzluk) hastaligina, oksuruk, basagrisi, mide bulantisi, burun kanamasi ve ciltte tahrise (kurdesen, pisik) neden oluyor. En cok ölüleri mumyalamak icin kullanilmasiyla taniniyor. Soylendigine gore formaldehyde’in insan bedenine girmesi icin hicbir guvenilir dozu yok. Yani her turlu miktar zararli.

Hydrochloric acid: DOGRUDAN TEMASTA DOKULARI YOKEDEBILIR. Aluminyum temizleyicilerinin ve pas cikaricilarin icinde bulunuyor.

Aluminum: Toksik ve kanserojen.

Thimerosal: Mercury’nin turevi (icinde Mercury bulunuyor) Son derece tehlikeli bir koruyucu. Ethylene Glycol (antifriz) ve ethanol, thiosalicylic acid, sodium hydroxide and ethyl mercuric chloride kombinasyonlarindan meydana geliyor. Bu kimyasallar sinirsistemini zehirleyen, tehlikeli, ölümcül ve kolayca beyin ve karacigere zarar veriyor. Kansere yol aciyor.

Phosphates: Suda yasayan butun canlilari nefessiz birakiyor. Camasir, bulasik deterjanlarinin icinde ve temizlik malzemlerinin icinde bulunuyor.

Amerikan hukumeti cocuklarimizin bu asidan 5 kere olmalarini istiyor.

(Turkiye’de bu sayi ayni )

Kizamik, kabakulak, kizamikcik (rubella) asilarinin icinde neler bulunuyor:

Canli kizamik ve kabakulak virusleri civciv embriyosunun hucre kulturlerinden, canli rubella ise kurtaj yapilmis bebek hucre kulturlerinden gelisiyor.

Wistar RA 27/2 1964 yilinda 25 yasinda rubella olmus bir annenin kurtajla alinan bebeginin dokularindan buyutulmus.

Sorbital, neomycin antibiotic, hydrolyzed gelatin

Ayrica bilemedigim baska koruyucular.

Hukumet cocuklarimizin bu asidan 2 kere olmalarini istiyor.

Canli Polio asisinin icinde neler bulunuyor:

3 tip canli Polio virusu barindiriyor. Yesil Afrika maymununun hucre kulturunde ve buzagi serumunda buyumus.

Sorbital, neomycin antibiotic, streptomycin.

Ölü Polio asisinin icinde neler bulunuyor:

3 tip canli Polio virusu barindiriyor. Yesil Afrika maymununun hucre kulturunde ve buzagi serumunda buyumus.

Sorbital, neomycin antibiotic, streptomycin.

Formaldehyde: Nörotoksin ve kansorejen. ( Sinir sitemine etki ediyor ve kansere neden oldugu biliniyor) Insomnia(uykusuzluk) hastaligina, oksuruk, basagrisi, mide bulantisi, burun kanamasi ve ciltte tahrise (kurdesen, pisik) neden oluyor. En cok ölüleri mumyalamak icin kullanilmasiyla taniniyor. Soylendigine gore formaldehyde’in insan bedenine girmesi icin hicbir guvenilir dozu yok. Yani her turlu miktar zararli.

Polymyxin B

Hukumet cocuklarimizin bu asidan 2 kere olmalarini istiyor. (Turkiye’de Polio 5 kere yapiliyor.)

HIB asisinin icinde neler bulunuyor:

Haemophilus influenzae B tipi

Sacchaarides (seker)

Aluminum: Toksik ve kanserojen.

Thimerosal: Mercury’nin turevi (icinde Mercury bulunuyor) Son derece tehlikeli bir koruyucu. Ethylene Glycol (antifriz) ve ethanol, thiosalicylic acid, sodium hydroxide and ethyl mercuric chloride kombinasyonlarindan meydana geliyor. Bu kimyasallar sinirsistemini zehirleyen, tehlikeli, ölümcül ve kolayca beyin ve karacigere zarar veriyor. Kansere yol aciyor.

Hukumet cocuklarimizin bu asidan 4 kere olmalarini istiyor. (Turkiye’de de 4 kere yapiliyor.)

Hepatitis B asisinin icinde neler bulunuyor:

Hepatit geni bulunan mayadan

Aluminum: Toksik ve kanserojen.

Thimerosal: Mercury’nin turevi (icinde Mercury bulunuyor) Son derece tehlikeli bir koruyucu. Ethylene Glycol (antifriz) ve ethanol, thiosalicylic acid, sodium hydroxide and ethyl mercuric chloride kombinasyonlarindan meydana geliyor. Bu kimyasallar sinirsistemini zehirleyen, tehlikeli, ölümcül ve kolayca beyin ve karacigere zarar veriyor. Kansere yol aciyor.

Formaldehyde: Nörotoksin ve kansorejen. ( Sinir sitemine etki ediyor ve kansere neden oldugu biliniyor) Insomnia(uykusuzluk) hastaligina, oksuruk, basagrisi, mide bulantisi, burun kanamasi ve ciltte tahrise (kurdesen, pisik) neden oluyor. En cok ölüleri mumyalamak icin kullanilmasiyla taniniyor. Soylendigine gore formaldehyde’in insan bedenine girmesi icin hicbir guvenilir dozu yok. Yani her turlu miktar zararli.

Bu asi FDA tarafindan yeni dogan bebeklere kullanilmasi onaylanmadi. (Oysa Turkiye’de bu asi yeni dogan bebeklere uygulanmakta)

Hukumet cocuklarimizin bu asidan 3 kere olmalarini istiyor. (Turkiye’de de 3kere yapiliyor.)

Varicella/Chicken Pox/ Su cicegi asisinin icinde neler bulunuyor:

Sucicegi asisinin canli virusu 3 aylikken kurtajla alinmis bir erkek ve bir kiz bebegin akcigerlerinden yaratildi.

MSG:

Monosodium Glutamate pek cok yemekte ozellikle Asya yemeklerinde bulunan toksik bir koruyucu ve tat artirici madde. Asilarin icinde sabitleyici olarak kullaniliyor. Asinin durum degistirmesiyle isidan, isiktan ve asitlenmesinden korumak icin kullaniliyor.

Islenmis Jelatin:

Formaldehyde: Nörotoksin ve kansorejen. ( Sinir sitemine etki ediyor ve kansere neden oldugu biliniyor) Insomnia(uykusuzluk) hastaligina, oksuruk, basagrisi, mide bulantisi, burun kanamasi ve ciltte tahrise (kurdesen, pisik) neden oluyor. En cok ölüleri mumyalamak icin kullanilmasiyla taniniyor. Soylendigine gore formaldehyde’in insan bedenine girmesi icin hicbir guvenilir dozu yok. Yani her turlu miktar zararli.

Phosphates: Suda yasayan butun canlilari nefessiz birakiyor. Camasir, bulasik deterjanlarinin icinde ve temizlik malzemlerinin icinde bulunuyor.

Amerikan hukumeti cocuklarimizin bu asidan 3 kere olmalarini istiyor. (Turkiy’de 1 kere)

Kaynak: http://www.vaccinationnews.com/dailynews/may2001/whatsinvax.htm

Bu yaziyi yazarken kizimin asi karnesinden de destek aldim. Simdi 18 aylik olana kadar asi olmus kizimin toplam oldugu asi sayisini yazmak istiyorum. 18 ayliktan sonra da asilar vardi ancak biz yaptirmadik, bir daha da yaptirmayi dusunmuyoruz.

Iste asilar:

Hepatit B 3 doz

DBaT (Difteri, bogmaca, tetanoz) 4 doz toplam 12

IPV 4 doz

PCV 3 doz
https://helalderman.wordpress.com/2011/08/18/asi-hakkinda-gizlenen-gercekler/
HIB 4 doz

BCG 1 doz

MMR 1 doz

Su cicegi 1 doz

TOPLAM: 29 asi

Ben dusundum, dusunme sirasi sizlerde!
kuraldışı ve aşı hakkında sitesinden allıntıdır..

Posted in AŞI VE İLAÇ | Leave a Comment »

Gözlükleri Çıkartma Zamanı Geldi

Posted by helalderman 02 Şubat 2011



Posted in AŞI VE İLAÇ | Leave a Comment »