helalderman

YEDİKLERİN KADAR DOĞALSIN…

Archive for the ‘DOĞAL YAŞAM’ Category

Sevgisiz Kucaklarda Büyümesin Çocuklar

Posted by helalderman 01 Aralık 2011


İsminin önüne bilmem kaç tane ünvan yazılmış, çoğu anne baba olmamış hatta evlenmemiş, çok bilmiş bay ve bayanların kreşler hakkında yazdıkları yazıları okuyorum. Çocuk kaç yaşında kreşe verilmeli sorusunu, kalın kitaplardan öğrendikleri acayip kelimelerle anlatmaya çalışıyorlar. Çocuk kreşe üç yaşına geldiğinde verilmeliymiş. Çalışan anneler, 2 yaşında verebilirlermiş. Sayfalarca anlatım, güya uzmanlaşmış ve kalıplaşmış soğuk cümleler, uzadıkça uzuyor…

Kimse henüz ağzı süt kokan bir çocuk neden kreşe verilir? Verilmeli mi, verilmemeli mi diye sormuyor?

Yazılara onlarca yorum yapılmış. Bazı annelerin yaptığı yorumlar kanımı dondurdu.

Biri çocuğuna banyo yaptırırken çocuğun vücudunda hafif morluklar görmüş. Çocuk, ağladığı zaman öğretmenin parmağını sıktırdığını ve çok acıttığını söylemiş ama anne olan kadın:

“Öyle dövdüklerini sanmıyorum, alışsın diye biraz hırpaladılar sanırım” demiş. Annelik çocuğunun kılına bile zarar verilmesine tahammül edememektir oysa…

Bir diğeri, “çocuk devamlı ağlıyor, önce bu kadar ağlamazdı” demiş. Ve çoğu her sabah çocuklarını ağlayarak kreşe bıraktıklarını yazmışlar.

Hele bir izleyicimin her sabah ağlayarak kreşe giden 2 yaşında bile olmayan bebeğinin dayak yediği için ağladığını sonradan öğrendiğini anlatan maili bir anne olarak beni kahretti.

Geçtiğimiz yıllarda çok sayıda, çocuk gelişimi mezunu genç kız, okul öncesi öğretmeni olarak atandı. Yüksek okul okumayanlar, özel kreşlerde çalışmaya başladı. Eskiye nazaran çocuk sayısı azaldığı halde neden son yıllarda ihtiyaç bu kadar arttı? Ne oldu da aileler bebek yaştaki çocuklarını bir kreşe verme ihtiyacı hissettiler?

Burnuma pis kokular geliyor? Birilerinin sinsice ellerini oğuştururken bu işten hatırı sayılır bir rant elde ettiğini düşünüyorum. Her tarafta mantar gibi kreş türedi. Türlü yollarla çocuğunuzu almak için sizi ikna etmeye çalışan kurumlar, görebileceğiniz her yere cezbedici reklamlar koyarak annelerin kafalarını çelmeye çalışıyorlar.

Çocuğunuz sosyalleşecek, özgüveni gelişecek, paylaşmayı öğrenecek, diğer çocuklardan bariz bir farkla ayrılacak!…

Peki tüm bunları kim öğretiyor çocuğa. Sizin eğitimli dediğiniz çoğu yeni mezun, anneliği tatmamış, çocuk yetiştirme konusunda hiç pratiği olmayan, okuduğu bir kaç kitap, bir kaç ay stajla öğretmen olan kişiler nasıl oluyorda çocuğunuzu yetiştiriyor. Bir çocuğu sağlam temellere oturtmak adına çocuğunuza ne veriyorlar?

Boyama yapmak, resim yapmak, makas tutmayı öğrenmek, şarkı söylemek, arkadaş edinme becerisi, motor gelişimi falan filan… Bunları kreşe gitmeyen çocuklar öğrenemedi mi? Bir anne çocuğuna bunları vermekten aciz midir? Ya da bunları o yaşta öğrenmeyen çocuklar, ilerde resim yapamadı, makas tutamadı mı?

Anneler ilk çocuklarına karşı daha sabırsız olurlar. Hele hiç anne olamamış biri çocuklara karşı son derece tahammülsüzdür. Siz evinizde bir veya iki çocukla ilgilenemezken, evli bile olmayan bir kızın küçük bir salonda 15 çocuğa gerçek manada bir eğitim vereceğini, sevgi ve ilgi göstereceğine nasıl inanırsınız?

Çocuğunuzu bıraktıktan sonra orada çocuğunuza nasıl davranılıyor, bunu bilmeniz çok zor. 2009 yılında Milli Eğitim Bakanlığı okullarda kamera sistemine düzenleme getirdi. Anaokulu ve kreşlerde sınıflara kamera konulamıyor artık. Siz yanında yokken çocuğunuzun ruhu kaç kez acıtılıyor bilemezsiniz. Belki dayak yemiyor ama bir çok kez döver gibi bakışlara maruz kalıyor. İncitici sözler duyuyor. Altı değiştirilirken, kıyafeti giydirilirken hırpalanıyor. Bazen çekiştiriliyor, iteleniyor… En az beş yaşına kadar anne sıcağını her an hissetmesi gereken çocuklar, günün büyük bir çoğunluğunu yabancı ellerde geçiriyor. Karnı doyuyor belki ama ruhu aç kalıyor.

Bir çocuk neden kreşe verilir?

“Her insanın hayat şartları elbette farklıdır. Her insan kendi şartları doğrultusunda değerlendirilmelidir. Kocası, ailesi tarafından çalışmaya zorlanan, maddi açıdan gerçek anlamda sıkıntı çeken ve çalışmak zorunda olan anneleri anlıyorum. Ve onları konudan ayrı tutuyorum.”

Geçim sıkıntısı olmadığı halde çalışmak isteyen, “boşuna mı onca sene okudum, niye evde oturayım?” diyen, önüne geçilmez arzu ve ihtiraslarına çocuklarını kurban veren anneleri asla haklı bulmuyorum. Bir kadın hem çocuk yapar(!), hem kariyer yapar ama ikisinin birden hakkını vermesi neredeyse imkansızdır. Çocuk fedakarlık ister. Sabırla yoğrulmak ister.

Önemli olan çocukla her an beraber olmak değilmiş. Günde 1 saatte olsa kaliteli beraberlik yeterliymiş! Kadın akşama kadar çalışacak. Yorgun argın eve gelecek. Yemekti, işlerdi derken, tahammülü tükenecek, birde çocuğuna kaliteli zaman ayıracak öyle mi? Ben buna ancak gülerim…

Dışarda çalışmayan bir anne ne kadar işi olursa olsun, en azından evdedir ve çocuk kendisini güvende hisseder. Arada bir gelip annesine bir şeyler sorup cevap alması, annesinin ara sıra yanağına bir öpücük kondurması, çocuğa yeter. Hele anne biraz bilinçliyse, o yaşlarda çocuğa neler neler verilir. Yeter ki biraz gayret edilsin.

Gerek tanıdığım çalışan annelerden, gerekse okuyucu maillerinden anlıyorum ki, çalışan annelerin çocukları yeteri kadar ilgi ve sevgi görmüyor. Hem çalışıp, hem anneliğinin hakkını veren hanımlar ise, gereğinden çok daha fazla eziliyor, yıpranıyor. Dikkat ettiniz mi, kreşlere giden çocuklar daha sık hasta olurlar. Çünkü çoğu kez kendisini güvende hissedemeyen, istemeye istemeye orada bulunan çocuklar hastalıklara karşı vücut dirençlerini kaybederler.

Kreşler çocukların idareten, avutulsun diye bırakıldığı yerler. Eğitimli gibi görünen ama aslında çocuk dilinden asla anlamayan kişiler çocuklarınızı avutuyor. Sizde kendinizi çocuğum sosyalleşiyor, özgüveni gelişiyor diye onlara teslim ediyorsunuz.

Kreşe değilde, bakıcıya verilen çocuklarda en az diğerleri kadar ilgisiz ve mutsuz oluyorlar. Anneanne, babaanne dahi olsa, çocuğa annesi kadar sevgi veremez. Zaten çocuklarını büyütüp rahat etme yaşına gelmiş büyüklere çocuk baktırmakta bence onlara büyük bir haksızlık oluyor.

Ev hanımı olduğu halde çocuklarına bakmaktan aciz olan, türlü bahanelerin ardına sığınarak, evladını başından atarcasına, kreşe veren anneleri ise anlayan var mı bilmem ama ben anlamıyorum.

24 saat, günlük yapılması gereken her işe yetecek bir zamandır. Ev hanımları Tv başında, komşu dedikodularında zaman geçirmek yerine zamanlarını çok değerli hale getirebilirler. Çocuklarımızla mutlu olmayı öğrenmek zorundayız. Onları fazlalık gibi değil, her zaman bizi mutlu eden bir armağan gibi görmeliyiz.

Yaşlı anne ve babaları huzurevlerine yatırmak nasıl bir ayıpsa, annesine çok muhtaç olduğu küçük yaşlarda çocuğu bir kreşe vermekte en az o kadar ayıptır. Biz bu değiliz! Ne dinimize, ne örfümüze uymayan, bize sunulan ithal hayat tarzlarını yaşıyoruz hepimiz.

Kimse doğruları söylemek istemiyor. Tamam kadın uygun şartlarda okusun, donanımlı olsun. Fakat ne olursa olsun KADININ YERİ EVİDİR diyemiyor kimse. 5 yaşına kadar çocuk evinde annesinin dizinin dibinde büyümelidir diyemiyor. “Kreş nasıl olmalıdır?” diye tartışılırken, “Olmalı mıdır?” sorusunu kimse sormuyor. Çocukların ruhunda anneden saatlerce ayrı kalmak nasıl bir etki bırakır kimse düşünmüyor.

Bir nesil kayboluyor. Sevgisiz, acımasız, alakasız çocuklar ve gençler, birbirinden kopuk anne babalar, yalnızlaşan evler toplumun vicdanını kanatıyor.

Asli vazifemizi yeniden hatırlamak, yuvalarımıza, çocuklarımıza yeniden sarılmak ertelenemez bir ihtiyaç haline geldi.

Çalışan kadın çocuğundan günün büyük bir kısmı ayrılmak, kreşe veya bakıcıya vermek zorunda. Bu çocuklar anne sevgisine doyamıyor. Her istedikleri alınarak, sevginin dolduramadığı eksiklikler tamamlanmaya çalışılıyor. Doyumsuz çocuklar çoğu kez mutlu evlilikler yapamıyor, daha tahammülsüz ve asabi oluyorlar.

Kadın evine yakışır. Duygularınızdan önce mantığınızı harekete geçirin. Kimler sizin dışarda olmanızı istiyor? Siz dışarda olunca kimler menfaat sağlıyor iyi düşünün. Sizin çocuğunuzun doğru eğitilip eğitilmediği, düzgün bir insan olup olmadığı kapitalist sistemin umurunda değil. Sistem sizin üzerinizden elde edeceği menfaatlere bakıyor.

Fillerin tepişmesinden çimenler ezilirmiş. Büyüklerin ihtirasları çocukların ruhlarını yaralıyor. Çocuğunuza kendiniz bakabilmek için imkanlarınızı zorlayın. “Boşuna mı okudun?”, “Evde oturmak için mi, temizlik yapmak için mi onca yıl çaba harcadın?”, “Çocuğunu ver bir çocuk yuvasına” diyenlere kulaklarınızı tıkayın. Evinize giren bir maaş varsa rızık endişesi çekmeyin. Allah’a tevekkül edin.

Niyetinizi temiz ve sağlam tutun. Evladınızı kimselere bırakmayarak en önemli vazifeyi yapıyor olacaksınız. Kimsenin indinde ne olduğunuz, hangi kariyere sahip olduğunuz değil, çocuğunuzun gözünde nasıl bir anne olduğunuz önemli. Sımsıkı sarılın evladınıza, hep yanında, yakınında olduğunuzu hissettirin. Sevgisiz kucaklarda, çocuğun ruhu acıkır… Onu öyle doyurun ki sevgiye, öyle değer verin ki ona, hayat boyu ”Benim annem!” derken gözleri ışıldasın.

Unutmayın, dünyanın bütün süslü teyzeleri toplansa, bir anne etmez!
CAHİDE JİBEK

Reklamlar

Posted in DOĞAL YAŞAM | 1 Comment »

Katkılı Hazır ‘Yiyecekler Yemek

Posted by helalderman 19 Kasım 2011



Marketlerdeki bütün uzun ömürlü ürünler, sağlığı, bilhassa çocukların
sağlığını, büyük ölçüde tehdit etmektedir. (“GMO” bölümüne bakınız.) Bu
gıdalar metabolizmayı, bağışıklık sistemini ve genetiği ciddi şekilde etkiler.
Hazmolunmadığı için damar tıkanıklıklarına neden olur. Vücuttaki vitamin
üretme mekanizmasını, su yapısını, vücudun su oranı ve su terkibini boza-
rak, yaşlanmayı hızlandırır,- hastalıklara sebep olur. Bu faktörleri gözönün-
de bulundurarak diyebiliriz ki, 10-12 yaş grubu çocukların büyük çoğunlu-
ğu artık, bu gıdaların beyin ve üreme organlarında oluşturduğu tahribatlar
sonucu, şimdiden küçük birer ihtiyar gibiler.
Günümüzde, dünya gıda endüstrisinde, bir yıl içinde binlerce çeşit ve
milyonlarca ton katkı maddesi kullanılıyor. Hazır gıdaları tüketmekte
sakınca görmeyen bir insan her gün yaklaşık 2000 çeşit katkı maddesi tü-
ketiyor: Tatlandırıcı, tad verici, kıvam koruyucu, kıvam artırıcı, renk koru-
yucu, beyazlatıcı, bozulmayı önleyici, nem tutucu, boya, aroma vs…
Yiyecek endüstrisi, kullanılan katkı maddelerini ambalaj üzerinde be-
lirtmek zorundadır. Fakat katkı maddelerini belirtme zorunluluğu sadece
üreticinin kendi kattığı maddelere mahsustur. Mesela bir fırın, ürettiği bir
üründe su, maya, tuz, yağ, yumurta ve şeker kullandıysa bunları belitmek
zorundadır fakat un, su, maya, tuz, yağ, yumurta ve şekerdeki katkı mad-

delerini belirtmek zorunda değildir. Bununla birlikte katkı maddelerinin
üretim metodunu da belirtmek zorunda değildir. Çiklet, şeker, sakız gibi
tamamen katkı maddelerinden oluşan, 10 cm2’den küçük, ambalajlı ürünle-
ri üretenler, katkı maddelerini belirtmek zorunda değildir. Zeytin, et, pey-
nir, ekmek, baharat, kuruyemiş, taze meyve ve sebze gibi açık satılan yiye-
ceklerde, lokanta veya pastanelerdeki ürünlerde de katkı maddelerini be-
lirtme mecburiyeti yoktur.
Basit bir sakızın içindekiler:
Sakız mayası (Sakızın ana maddesi): Ambalajda belirtilmeyen, sakrz
mayasının içindekiler şunlardır: Kauçuk, vaks, antioksidant, elastomer, re-
çine, venil polimer’, parafin2 ve katkı maddeleri (hangi katkı maddeleri ol-
duğu belirtilmemiştir).
Tatlandırıcılar (7 tane): Doğal olmadığı için, hepsi de hazmı bozar ve
diyabete zemin hazırlar. Buna ek olarak aspartam gibi bazı tatlandırıcılar
beyin faaliyetini bozar, baş ağrısı, baş dönmesi ve bayılmalara sebep olur.
Dudaklarda, dilde ve ayaklarda şişme yapar. Aspartam, fenilalanin denilen
bir amino asit içerir. Fenilalanin ve metabolikleri kan ve dokularda birikir.
Çocukların gelişmekte olan üreme organlarında ve beyinlerinde hasara yol
açar. Bu hasar, kısırlığa, zeka geriliğine ve çocukların zihinsel özürlü olma-
sına neden olur.
Doğala özdeş aromalar (3 tane): Gen teknolojisi ve nanoteknoloji yön-
temleriyle üretilenler beden-ruh dengesini ve hormonal dengeyi etkiler.

Nem tutucu (Gliserol): Büyük ihtimalle domuz ürünü ya da mezbaha
atıklarından elde edilir. Genteknolojisi ve nanoteknoloji yöntemleriyle de
üretilebilir.
Emülgatör (Lesitin): Büyük oranda domuz ürünüdür. Bitkisel olanlarda
“soya İesitini” yazar (GM ürünü).
Parlatıcılar (2 tane): Onlardan biri, “şellak’tır ki genetiği değiştirilmiş
bir tür “bit”ten elde edilir. Alerjilere ve beklenmeyen yan etkilere yol aça-
bilir. Diğeri “karnauba mumü’dur. Brezilya hurması mumuna benzeyen
sentetik bir mumdur. Aslında kağıtçılık, mobilyacılık gibi sanayilerde kul-
lanılan bir parlatıcıdır.
Renklendirici ve nem tutucu (Titanyumdioksit, E 171): Nanoteknoloji-
de kullanılan ana maddelerden biridir. Bir süredir mineral şeklinde değil,
nanoparçacıklar halinde kullanılmaktadır. Ağız yoluyla vücuda giren ve
dokularda depolanan bu nanoparçacıklar, organik bir maddeyi su ve kar-
bondioksite kadar parçalama Özelliğine sahiptir. Kuvvetli nem tutucu oldu-
ğu için, vücudun su terkibi üzerinde çok etkili olabilir. Çok geniş bir kul-
lanım alanı vardır: İlaçlar, vitaminler, şekerlemeler, sakızlar, un, şeker, tuz,
karbonat, kabartma tozu ve küçük parçacıklar halindeki bütün gıdalara be-
yazlatıcı ve nem tutucu olarak katılır.
Gördüğünüz gibi 2,5 gr.’lık küçücük bir sakız en az 18 tane katkı mad-
desi içeriyor. En az diyoruz çünkü her bir katkı maddesinin 1-3 tane kendi
koruyucu katkısı vardır.
Sakızın üzerinde “Iaksatif etki (ishal) yapabilir” ve “Sakızdır, yutmayı-
nız” uyarılan yer alır. Çocukların bu uyarıyı anlaması beklenemez ve tabii
ki küçük çocukların hepsi sakızı yutar!
Katkı maddelerini savunanlar “Katkı maddelerinin içinde zararsız hatta
faydalı olanlar vardır”diyorlar. Olabilir, ancak, bugün katkı maddeleri de-
ğişik malzemelerden, değişik teknoloji ve yöntemlerle elde edildiğinden,
üretim metodlarının, kimyevî İçeriğinin ve kaynaklarının, güvenli, tehlike-
li veya şüpheli olup olmadığının belirlenmesi kesinlikle mümkün değildir.
Örneğin, Karoten (E 160) Doğal A vitamini kaynağıdır ve doğal bitki pig-
mentlerinden elde edilir. Betanın (El 62) ise kırmızı pancardan elde edile-
bilir. 30 yıl önce bu şekilde doğal bitkilerden elde edildiği için ikisinin de
adı, 30 yıl önceki gibi hâlâ “güvenilir” sınıfında yer alır. Ancak, bu süre zar-
fında yeni metodlar ve teknolojiler kullanılır olmuştur ve bu katkı madde-
leri, büyük oranda, GM bitkilerden üretilmektedir. Hatta biyosentez veya
nanoteknoloji yöntemleriyle de elde edilenler olabilir. Öyleyse bunlar ar-
tık “güvenilir” değildir, “tehlikeli” hale gelmiştir. Demek ki, ürün ambalajlı
veya ambalajsız olsun, ambalaj üzerinde içindekiler belirtilsin veya belirtil-
mesin, üründe kullanılan gerçek katkı maddelerini ve bunların sıfatlarını
tespit etmek mümkün değildir. Dolayısıyla, her üründe onlarca çeşit katkı
maddesi kullanılır. Bazı katkı maddeleri tek başına zararlı olmasa da, karış-
tırıldığında zararlı olabilir veya birbirinin zararını yükseltebilir (sinerjizm
etkileşimi), ya da vücuttaki her türlü madde ile, alınan ilaçlar ve besinlerle,
depolarda birikenlerle, üretilen enzimlerle tehlikeli bileşimler oluşturabilir.
Ancak en sık kullanılan katkı maddeleri tek başlarına da çok zararlıdır.

Gün geçtikçe daha çok miktarlarda tüketilen bu katkı maddeleri, beslenmeyle ilgili kalp hastalıkları, allerjik astım ve ürtiker gibi çeşitli hastalıkların gelişimine yol açıyor.

İşte kullanmaktan kaçınmanız gereken 10 katkı maddesi:

Aspartam (sentetik tatlandırıcı) Equal ve NutraSweet marka tatlandırıcı ve binlerce gıdada bulunan tatlandırıcılar eleştirilere maruz kalıyor. Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) tarafından onaylansa da, birçok araştırmada aspartamın kanserle ilişkisi olduğu açıklanıyor. Ayrıca FDA’nın tartışılır aspartam onaylaması meclis soruşturmasına davetiye çıkarıyor.

Kısmen hidrojene nebati yağ (trans yağlar): Trans yağ asitleri, sıvı bitki yağlarını hidrojen bulunan bir ortamda ısıtarak elde ediliyor. Hidrojenleme olarak bilinen işlem raf ömrünü uzatmak için yapılıyor. Birçok sağlık uzmanı bu yağların koroner damar hastalıkları riskini ve kötü kolesterol düzeyini artırdığı konusunda aynı fikri paylaşıyor. New York City geçen günlerde restoranlarda suni trans yağ kullanımını yasakladı.

Sodyum Nitrit: Sodyum nitrit sıklıkla koruyucu madde olarak kullanılıyor. Yediğimiz bazı etler bu maddeyle korunuyor. Sodyum nitrit kanser riskini artırıyor, çünkü nitrit kızartma tavasında ya da midemizde asitli ortamla karşılaşınca kanserojen bileşime dönüşüyor.

Suni Renklendiriciler: Birçok suni renklendirici içeren gıdaların üretiminde sentetik boya kullanılıyor. Yıllarca FDA, fırınlanmış yiyecekler, meşrubatlar ve şekerlemelere sertifika verirken birçok boyanın da kullanımını yasakladı. Halen bazı sağlık grupları onaylanmış boyalar Mavi 1 ve 2, Kırmızı 3 ve Sarı 6’nın kanser riskine yol açtığını iddia ediyor.

Olestra: Yağsız patates cipslerinden bulunan katkı maddesi olestra, daha çok Olean markası ile biliniyor. FDA tarafından onaylanmış olmasına rağmen, yıllardır üzerlerindeki “Bu gıda olestra içermektedir” uyarı etiketiyle gıdalarda bu madde kullanılıyor. Olestra temel vitaminlerin emilimini engellediği gibi karın ağrısına ve mide-bağırsak sorunlarına yol açabiliyor.

Stevia: Doğal tatlandırıcı yerine geçen Stevia, FDA’nın yasaklanmış katkı maddeleri listesinden çıkarıldı. Halen diyet bütünleyicisi olarak kullanılan Stevia’nın gıda katkı maddesi olarak kullanımına izin verilmiyor. Dünya Sağlık Örgütü, kanserojen olmadığını buldu, fakat daha fazla araştırma yapılması gerektiğini belirtti.

Sakarin: En eski suni tatlandırıcı olarak bilinen sakarin birçok diet ürününde ve sodalarda bulunuyor. İlk kez 1907 yılında Amerika Tarım Departmanı (USDA) tarafından yapılan araştırmayla sağlık riski olduğu bulunan sakarinin, bu tarihten sonra kanserle ilişkisi olduğunu gösteren çok sayıda araştırma yapıldı. 1977 yılında FDA tarafından kullanımı yasaklanan sakarinin halen kanserojen olma olasılığı üzerinde duruluyor.

Sülfitler: Kesilen meyve ve sebzelerin kararmaması için kullanılan bir kimyasal. Önce güvenilir olduğu düşünülen sülfitin daha sonra ölümcül alerjik reaksiyonlara neden olduğu bulundu. 1980’lerde Meclis çiğ sebze ve meyvelerde sülfit kullanımını yasaklaması için FDA’yı zorladı. FDA bundan beri sülfit yasağını genişleterek katkı maddesi olarak da kullanımını yasakladı.

BHA & BHT: Gıdalarda otooksidasyon oranını düşüren iki kimyasal BHA (butylated hidroxyanisole E320) ve BHT (butylated hidroxytoluene E321), gıdalarda renk, koku ve tat değişikliğini önlüyor. Antimikrobiyal, antioksidan özellikleri ve besinlerdeki E vitaminini koruma özellikleri nedeniyle kullanılıyor. Bazı araştırmalar, BHA’nın kanserojen olabileceğini gösteriyor.

Bone Phosphate (E542): Hayvan kemiklerinden üretilir. Topaklanmayı engelleyici ajan, emülgatör ve gıda takviyelerinde fosfor kaynağı olarak kullanılır. Esas kullanımı bununla birlikte kozmetiktir. (diş macunu gibi). Ürün hayvan kemiklerinden yapılır, domuz ve sığır gibi. Müslümanlar, Yahudiler vejetaryanlar ve Hindular sakınmalıdır.
-Siz çocuğunuzun kanserojen madde içeren gıda almasını ister misiniz?
Peki niye katkılı ketçap alıyorsunuz?

Posted in DOĞAL YAŞAM, HAZIR GIDADA KATKI MADDELERİ | Leave a Comment »

kızımın bileği çıkarsa :)

Posted by helalderman 20 Eylül 2011



kızımın dün akşam bileği çıktı ve ağlamaya başladı,tabiri caizse pek hastalıkla karşılaşmadığım için çocuklarımda ne yapacağımı şaşırdım.bir kaç bilek hareketi yaptık ama bileğini takamadım ki bugün hala ağrıyordu.çıkan yeri bilip takamıyor olmak ve çocuğun dokununca ağlamasıda içimi acıttı.halbuki daha önce 1 kez takmıştım.
burada bulunan bir çıkıkçı edde vardı ve gecenin bu saati yolumuzu çevirdik evine..tabi bir annenin çocuğunun acısını görmesi,yangın yerine çeviriyor yüreğini, beynini…

ilk defa gittiğim bu evin kapısında idik ve bizi seyfi amca karşıladı.çıkıkçı amcamız vefat etmiş tabiki moralimiz bozuldu ama , çağırdı kızımı yanına ve inanın sadece 2 hareketle taktı bileğini,bileği oynağından çıkmış…o kadar korkunç hikayeler varki çıkıkçılar hakkında yanlış kaynamalar,yanlış takmalar vs. kafamız deli saçmalarıyla dolu.
seyfi amca emekli katiplerden ,babasına and vermiş ben yapmamam bunu diye..velhasıl babasının cenazesi sonrası, amcası kızının diz çıkığı onu bu yola yönlendirmiş şükür olsun…

— neden gittim buraya neden doktora değilde ona,hemen anlatayım;
arkadaşımın ayağı doktora gidip incindi denilerek alçıya alındı ama morluğu ve şişliği gece boyu devam etti,eltisi onu ikna ederek bu beye götürüyor meğerse kadının dizi çıkmış,yüzüstü yatırıp dizini taktı.sürünerek kollarda giden kadın,yürüyerek kendisi dönüyor… daha çok hikaye var…. ben çok alçı attım der,doktor bişe yok der,alçıcıya yollar oda anlasa bari sarar sarmalar iyileşirsin der. bunları duydukça kesilen bacaklardan kollardan irker oldum. anladımki bu iş melekten ziyade adam işi yani doktorunuda bu işle ilgilenenide iyi seçmessen mutlaka ziyan olursun… toptancılık yapıp ne doktorları nede bu insanları iyi yada kötü diyerek değerlendirmemeliyiz! diploma işi değil hakkaten eğer adam inanıyorsa yaptığı işe doktorun alası olur,ama kooparatif parasını ödemek için korkutarak ameliyata yönlendiriyorsa yazıklar olsun.–

velhasılı kelam ne kadar doğallığı yaşasak ve buna inansakta kafamızdaki dar kalıplardan kurtulmak,isimlerini kocakarı ilacı,şarlatan işleri dediğimiz şeyler aslında bize korkutularak uzak tutulmaya yüz tutmuş sanatlar.bunun için öğrenmeli arştırmalı ve didik didik etmeliyiz bilgiyi! kolay değil elbette sapla samanı ayırmak fakat insan istesin yeter ki!
birde kalça çıkığını anlattı seyfi amcamız,yeni doğan bebeği sallıyorlar ayaklarını o anda çıkıyor kalçası diyor zor ama takılır ”bunu doktorlar yapamaz hemen ameliyat derler,hele çene kemiği takılması asla zor değil ” dedi. ve gün bitti!
bu gününde bunu öğretmek için şerri hayra çeviren rabbime hamd ve senalar olsun…
zeynep yıldızhan

Posted in DOĞAL YAŞAM | Leave a Comment »

SIRT AĞRISINA SON!

Posted by helalderman 18 Eylül 2011



Yünün Faydaları

Yün dayanıklıdır.
Uzun ömürlüdür.
Yün güvenlidir.
Aleve karşı dirençlidir.
Alerjik değildir.
Alerjik ortamların oluşması için elverişli değildir.
Kir ve lekelere karşı direnir, kolayca temizlenir.
Yün rahattır.
Doğal yalıtıcıdır. İyi uyku sağlar.
Havadaki nem oranını doğal şekilde düzenler.
Yün doğaldır. Yenilenebilir bir üründür, bakterilerle ayrışabilir.

Daha İyi Bir Uykuya Yün Yataklar Nasıl Katkı Sağlar?

Uyku durumunu en iyi yansıtan en kritik vücut fonksiyonu kalp atışıdır. Hohenstein Enstitüsünün bir araştırma raporu, yatak iklimindeki yüksek ısı ve nem seviyelerinin uyku süresince düzensiz kalp atışlarına katkı yaptığını tespit etmiştir. Yün, kişisel rahatlık gereksiniminiz için su buharını emip aktarma yoluyla, yatak iklimini kontrol edecek doğal bir yeteneğe sahiptir. Bu düzenli bir kalp atışını etkileyerek daha dinlendirici bir uykuya neden olmaktadır.

Neden Yün Yatak, Sentetik Elyaf ve Diğer Dolgulardan Yapılan Yataklara Göre Daha Rahattır?
Bütün elyaflar içinde yalnızca yünün tamamıyla kendine özgü termal yalıtım nitelikleri vardır. Isının eşit dağılımı için, elyafın yüksek tüylü, esnek ve doğal kıvrımı milyonlarca küçük hava boşluğu içinde havayı tutar. Bunun dışında yün, daha konforlu bir ortam sağlamak için kendi ağırlığının %30’una (Polyester elyafında bu oran %1-2 kadardır) kadar nemi hem ıslaklık hissi vermeden emme hem de su buharını havaya dağıtma yeteneği vardır.
Yün Katmanlı Yatak Çok Sıcak Olur mu?
Yün katmanlı bir yatağın avantajı, dengeli bir termal yalıtım sunmasıdır.Elyafın moleküler yapısı, havayı yakalama ve tutma yeteneği, su buharını emmesi
ve sonra havaya dağıtması, yünün tüm yıl süren bir rahatlık vermesi anlamına gelir.
Yün Ne Kadar Güvenlidir?
Yatak ürünlerine gelince, yün maksimum güvenlik için ideal elyaftır çünkü yünün doğal protein bileşenleri, elyafın nem buharını önce tutup sonra dağıtma yeteneğiyle birlikte, yün yatak takımlarına mükemmel ve doğal bir alev direnci vermektedir. Yünü ateşe vermek zor, söndürmek ise kolaydır. Yanmaya başlaması durumunda, göreceli olarak düşük yanma ve alev alma ısısına sahiptir.

Saf Yeni Yün Alerjik Hastalığı Olanlar İçin Bir Problem Yaratır mı?
Evdeki toz maytları, astım ve diğer solunum yolu hastalıklarına sebep olurlar. Yün yatak takımları, toz maytlarının özellikle hoşlanacağı bir ortam yaratmazlar. Toz maytı popülasyonlarının başlıca nedenleri, ısı, nem, oda havalandırması, yiyecek maddeleri, temizlik yapma sıklığıdır.

Saf Yeni Yün Yatak Takımları Kötü Kokar mı?

Hayır, ham yüne karakteristik kokusunu veren ve saflığını bozan faktörler işlenme sırasında ortadan kaldırılmaktadır.
Yün Bebekler İçin Güvenli midir?

Evet. Yün doğal bir üründür ve böylece nefes almaktadır.
Not: Woolmark tanıtım kılavuzundan alıntıdır.
helalderman not:Bebek emzirenlerde oluşan sırt ağrısı yün yatakta oluşmaz,çocuklar ve anneler sırtları ağrımadan dinç bir şekilde güne başlar…ayrıca bel ağrısı yapmaz..

Posted in DOĞAL YAŞAM | Leave a Comment »

İnsan eksile eksile MODERN İNSAN oluyor!

Posted by helalderman 08 Eylül 2011


İnsan eksile eksile MODERN İNSAN oluyor!
Modern çağın getirdiği yenilikler bizleri ‘insan’ olmaktan çok kapitalizmin gönüllü kölesi haline getiriyor. Tüketiminin zaruri bir ihtiyaç haline getirildiği şu günlerde, ‘daha iyi’ yaşayabilmek adına daha çok borçlu gezer hale geldik.


Mustafa Özel
MERVE SENA KILIÇ / İŞ’İN SIRRI

Modern insan teknolojinin esiri olmaya başlayınca yıllardır süre gelen düzen bozulmaya başladı. Paranın reel- sanal ilişkisinden tutun da satın aldığımız ürünün arkasındaki zihniyet anlaşılınca neyin ihtiyaç neyin eksiklik olduğunu tekrar sorgulamaya başladık. İktisadın Gurusu sayılan, akademik hayatı boyunca yüzlerce makaleye imza atmış Yrd. Doç. Dr. Mustafa Özel, lüks ile kaliteli yaşamın birbirinden ayrıştırılması gerektiğini vurguluyor. Gönüllü kölelik sisteminin adının kapitalizm olduğunu dile getiren Özel, ‘Kapitalizmde ihtiyaçlar da, onlara sahip olacak bireyler de “imal edilirler”. Yani ürün ve hizmetlerden önce, ihtiyaç ve insan üretilir! Hiçbir büyük şirket, ürünlerinin tercih edilmesini meçhul tüketicilerin kaprislerine terk edemez. Ürünlerin tasarım ve imal aşamalarında, onu tüketecek kişileri de ruhen ve zihnen hazırlar.” diyor.

Neden iktisat denilince aklımıza ilk olarak bankacılık, finans, borsa vs. geliyor?

Kapitalizm, simgeselin gerçek üzerindeki zaferidir. Bir nevi metafizik sistem! Bugün 200 ülke arasındaki her 1 dolarlık reel alışverişe karşılık, 100 dolardan fazla sanal ticaret yapılmaktadır. Balzac’ın İnsanlık Komedya’sında 19. yüzyılın Paris’ini yarım düzine bankacı parmağında oynatıyordu; 21. yüzyılın Parisleri de aynı durumdadır. “Finansal terör” çağındayız.

Reel ticaret-sanal ticaret sonucu oluşan finansal terör nasıl bir şey?

Reel ekonomide de ihtikâr yoluyla vurgun peşinde koşanlar vardır; fakat ihtikârın hem fiziksel hem de yasal bakımdan sınırları ve sıkıntıları vardır. Simgesel ekonomi ise spekülasyon ve manipülasyona son derece elverişlidir. Son iki yılda, küresel üretimin yarıdan fazlasını gerçekleştiren dünyanın en büyük iki ekonomisinin para birimleri olan Dolar ile Euro arasındaki parite 1.20 ile 1.50 arasında sürekli gidip geldi. Her yükseliş ve düşüşte milyonlarca küçük girişimci iflas etti. Bush haklı, küresel terör çağındayız. Fakat günümüzün teröristleri finans gökdelenlerinde oturuyorlar. Bilgisayarları, tahrip gücü en yüksek bombalardır! Bununla yüzleşip başa çıkmamız lazım. Sınırsız tüketim arzumuz devam ettikçe, bir kumarhaneye dönen küresel kapitalizmden şikâyet hakkımızı kaybederiz.

Teknoloji hayatımıza girdikçe tüketmek artık bir yaşam tarzı haline geldi. Peki, tüketicinin kimliğinde teknoloji neden ön plana çıktı?

Çağdaş insan tüketerek var olduğunu hisseden bir insandır. “Tüketiyorum, o halde varım!” Ama bu tüketim insanın gerçek ihtiyacı olan eşyayı değil, insana ihtiyaçmış gibi benimsetilen nesnelerin tüketilmesidir. Mesela reklamlar size ‘bende bir şeyler eksik’ duygusunu vermezse başarılı olamıyor. İnsanlar lüks bir kol saati, pahalı bir cep telefonu, marka bir eşarp sahibi olmadığı zaman kendini bir ağa girememiş, elit bir cemaatin parçası olamamış, aşağılarda kalmış, yarım kalmış hissediyor. Böyle olunca insanlara hiç bir gelir düzeyi yetmez hale geliyor.

İhtiyaçlar çoğu kez zaruretten doğmuyor mu?

Kapitalizm doğal bir sistem değildir. Kapitalizmde ihtiyaçlar da, onlara sahip olacak bireyler de “imal edilirler”. Yani ürün ve hizmetlerden önce, ihtiyaç ve insan üretilir! Hiçbir büyük şirket, ürünlerinin tercih edilmesini meçhul tüketicilerin kaprislerine terk edemez. Ürünlerin tasarım ve imal aşamalarında, onu tüketecek kişileri de ruhen ve zihnen hazırlar. Tabii bunlara artık “kişi” diyebilirsek…

Statümüzü bindiğimiz otomobil ya da taktığımız kravat belirliyor. Bunları kabul etmeyen insan bulunduğu çevreden izole ediliyor. Peki ne olacak, Müslümanlar reklam yapmasın mı?

Bir işletmenin reklam yapmaması söz konusu olamaz. Mesele reklamın insana gerçeklik zeminini kaybettirmemesi ve ona inançlarına aykırı bir değer sistemi yüklememesidir. Bu iki şeyi bilinçli bir şekilde yapmayan reklamlar gayet meşrudur.

Nasıl yani?

Diyelim siz bir otomobil veya ayakkabı yaptınız, bunları en sağlam, en şık, en güzel otomobil veya ayakkabı diye topluma sunmanızda beis yok. Malınızı bu şekilde pazarlamanız son derece meşrudur. Ama ‘Bu otomobil bir prestij simgesidir. Buna sahip olmayan o prestij düzeyine ulaşamaz!’ derseniz, muhataplarınızın değer sistemiyle oynuyorsunuz demektir.

Müslüman bir insan nasıl prestij sahibi olabilir?

Bir Müslüman’ın prestiji yani itibarı imanından, takvasından, efendiliğinden, kısaca iyi bir etrafına faydalı bir insan olmasından gelir. Eğer itibarı kişinin huy ve davranışlarına değil de, sahip olduğu eşyaya bağlarsanız ve bunu saat başı televizyonlarınızdan ilan ederseniz, o toplumun değer sistemi bir iki nesil içinde değişir. Hiç fark etmeden! En güvenli otomobili almak hakkımızdır, bu bir ihtiyaçtır. Ama itibarımızı arttıracak bir otomobil olamaz!

Peki ya o bildik soru: “Biz bu ürünleri almasak, talep etmesek üretim olmayacak mı?”

Kapitalist sistem arz ve talebin kesiştiği bir sistem değildir. Kapitalist bir sistem arzın talebe boyun eğdirdiği bir sistemdir. Arz ortaya konur, talep edenlere de siz bunu arzu edeceksiniz dedirtir. Bu fiili bir durumdur, yani su akıyor mu acaba diye sormak tartışma konusu değildir ki. Hangimiz reklamları izleyip de onların etkisi altında kalmadan bağımsız tüketebiliyoruz? Mutlaka böyleleri vardır, milyonda bir.

Bağımsız özgür bir tüketici yok mudur?

İnsanlar bugün genelde özgür olmalarıyla, kimseye kul köle olmamalarıyla övünürler. Bunların hepsi birer efsaneden ibarettir. Çağdaş insan reklamcıların elinde oyuncak olan, hiçbir seçimini gerçekte özgür olarak yapmayan, başkalarından farklı olmak değil bir şebekeye dâhil olup “bende sizdenim!” diyebilmek için can atan bir varlıktır. Kapitalizm bu yüzden ayakta duruyor.

KAPİTALİZM GÖNÜLLÜ KÖLELİK SİSTEMİDİR!

Modern insan sürekli borçlanan bir varlık mıdır?

Bankaların bu kadar çok kredi vermesini de buna bağlayabiliriz. İnsan sürekli bir ihtiyacı olduğunu düşünüp kredi alıyor. Borcunu ödemek için de bir ömür boyu çalışmak zorunda kalıyor. Dolayısıyla kendisini özgür bir şekilde köleleştiren insandır. Kapitalizm gönüllü kölelik sistemidir ve kendimizi bile isteye bu hale getiriyoruz. Akıllı insanlar tek tek aptallık yapmazlar, fakat kolektif aptallığa bayılırlar.

Kapitalizm sürü psikolojisini fazlaca kullanıyor o halde..

Bir insan tek başına rasyonel olmayan bir iş yapmaz. Ama hepimiz topluca aldanmaya can atarız. İnsanoğlunun bu özelliği var ‘Benzemek istediklerimiz yapıyor, o halde biz de yapmalıyız!’. Reklamcılar da bunu kullanır ve bizi toplu tüketim çılgınlığına alıştırırlar. Maliyeti 20 TL olan ayakkabı diyelim 30 TL’ye satılsa iyidir, fakat onu bize 330 TL’ye bir marka altında satıyorlar. Bunu biliyoruz ama o sürüye dâhil olmak için de onu satın alıyoruz. Bu parayı kazanabilmek için de 15 gün fazla çalışmayı göze alıyoruz. İşte bu, bile isteye kendini köleleştirmektir.

Markanın aslı fark yaratabilmek, onlardan ayrışmaktır değil mi?

Bir kısmından ayrışıyor, bir kısmıyla benzeşiyorsunuz. Keşke ayrışıp gerçek anlamda insani fark oluşturabilsek! Çünkü gerçek anlamda ayrışanlar özgürdür. Şıklığı eleştirmiyorum, insanın kendisini temiz ve güzel göstermesi dinin de bir vecibesidir. Ama şıklığa ancak İtalyan ya da Fransız modacıların geliştirdiği marka ürünlerle ulaşabileceğimizi düşünüyorsak, kendimizi buna şartlamışsak, maneviyat elimizden kaçıp gider. Tekrar ediyorum, kimi insanlar iyi giyinmeyi, kaliteyi gayr-i meşru görmektedirler, bu da doğru değil. Para kazanan, zenginleşen bir insan daha iyi bir araba, daha iyi bir ev sahibi olabilir. Ama moda ya da marka dediğimiz şey bir tabu sistemidir. Kendimizi, tıpkı Cahiliye putları gibi, kendi yaptığımız (bizim için tasarlanmış) bir puta teslim ediyoruz…

Biraz da siyaset konuşalım. Neden birileri Türkiye’de hâlâ değişimlere ayak diriyorlar?

Bu toprağın yerlisi diyebileceğimiz, literatürdeki adıyla “beyaz olmayan Türkler” sanki daha ikinci sınıf işlere layık, daha alt seviyeden hizmet işlerine uygun insanlarmış gibi uzunca süre baskı altında tutuldular. Bunun siyası mekanizmaları oluşturuldu. Fakat en küçük demokratik bir ortam oluştuğunda bu insanlar gerek eğitim gerek ekonomi alanında diğerlerinden daha başarılı, zeki, akıllı, tasarımcı olduklarını ortaya koydular. Bu doğal yükselişe karşı “gerici” bir direniş söz konusu, bu direniş hiç bir alanda sonuç veremez. İletişimin çağı diyebileceğimiz bugünün dünyasında toplumsal baskı yöntemlerinin sonuç vermesi mümkün değildir.

Peki, biz liberal kapitalist sistemin özneleriyle bugüne kadar mücadele içindeydik. Bu dönüşümü yaşayan dindar insanlar bu sistemi benimseyerek mi yollarına devam edecekler?

Hayati bir soru. Bu ülkede dindarlar da en az “laikler” kadar başarılı olduklarını ortaya koydu. ‘Onlar’dan daha iyi girişimciyiz, yöneticiyiz; tasarlıyoruz ve üretiyoruz. Peki, biz kapitalist sistemi ayakta tutmak için mi bu mücadeleyi veriyoruz? Biz eğer bu tasarım ve üretim sürecimizde insanların otantik değer sistemleriyle ve gerçeklik algılarıyla oynarsak, manen de başarılı olur muyuz? Mesela herhangi bir kolayı en serinletici içecek olarak sunarsanız hiç bir sorun olmaz. Fakat bunun yerine ‘hayatın gerçek tadı’ gibi bir sloganla yola çıkarsanız, bu içecek başka bir geçeklik kazanır. Sanki onsuz hayat olmazmış gibi bir algı yerleşir. Bu da özellikle çocukların, gençlerin gerçeklik algısını zedeler. Onların tefrik etme gücünü azaltır. Kapitalizmin bu yönüyle savaşmak bir insanlık görevidir. Aynı şekilde reklamlar değer sistemlerimizle oynuyor. İtibar, dostluk gibi değerlerin içini boşaltıyor. İnsanları olmaya değil, sahip olmaya özendiriyor. Modernlik böylece otantik değerlerin reddi üzerine kuruluyor. Bizim bu reddi red edebilmemiz lazım.

Çağdaş yaşam bizi daha çok kapitalizmin kölesi haline getiriyor o halde..

Biz gerçekten özgür bireyler olsak kapitalizmin bu kadar kölesi haline gelmeyiz. Her marka bir tandırıdır. Çünkü tanrı da “ben seni kurtaracağım, edebi kurtuluşa erdireceğim” vaadinde bulunur. İnsanlar sanki markalarda ebedi kurtuluşu arıyor. Her markayı bir totem olarak görebilirsiniz, bunları bozmadan ardındaki gizeme erişemeyiz.

Hayatımızda kendimize lider tayin ederken öne çıkarmamız kıstaslar neler olmalıdır?

Lider, aklından ve ahlakından etkilendiğimiz kişidir. Bunları genelde çok uzağımızda ararız; oysa çoğu bize son derece yakındır. Arkadaşımızdır, eşimizdir, çocuğumuz veya öğrencimizdir.

Girişimci insan kimdir?

Bugünün dünyasında kişi ya da toplum olarak ayakta kalabilmek için dört tür insanın bir araya getirilmesi lazım. Bu dört kişinin işbirliği dayanışması olmadan kalıcı organizasyon oluşturamazsınız. Bunlar; girişimci, tasarımcı, yönetici ve üretici insandır.

O zaman girişimci risk alabilen insandır…

Girişimciliğin olmazsa olmazı risktir. Risk alamayanlar ister siyasi ister ekonomi ister sanat alanında olsun, başkalarını taklit etmekten öteye geçemezler. Riski hesapsız, ölçüsüz yaparsan kumarbaz, hesabını yaparsan girişimci olursun. Aile şirketlerinin genelde ikinci nesilde heba olmasının sebebi de budur. Her yönetici risk alamaz. Risk almadan tasarımcı olsanız o da işe yaramaz. Onun için çocukları daha işin başında patron koltuğuna oturtmak yerine, yönetici vasfı olan kişilere çırak vermek şirketin ömrünü uzatır. Babaların, şirketlerin geleceği için, çocuklarının işletmenin bütününü görmelerini sağlamaları lazım.

Tek kelime Tek yorum

Risk: Hesaplanabilir tehlike, Para: Çakma ilah,

Gelecek: Umut ve tedbir, Çocuk: Muamma ve umut, Eğitim: İrfan,

Reklam: Tuzak, Kriz: Sağlık, Halkla ilişkiler: İtibar yönetimi,

Globalizm: Sırıtan tiranlık, Lider: Gönülçelen, Otomobil: Yürüyen ev.

Ev: Direnç. (Kapitalizm bir kiracılar medeniyeti. Her on kişiden biri ev sahibi, dokuzu kiracı. Türkçe belki dünyanın tek anti-kapitalist dili: Ev’lenme, bir erkek ile bir kadının bir çatı altında, kapitalizme meydan okuması!)

Mustafa Özel
MERVE SENA KILIÇ / İŞ’İN SIRRI

Posted in DOĞAL YAŞAM | Leave a Comment »

MONTESSORİ EĞİTİMİ VE ÇOCUKLUK SIRRININ KEŞFİ

Posted by helalderman 23 Ağustos 2011


ÜLKEMİZDE EĞİTİMİ SADECE DEVLET VEREBİLİYOR.YURTDIŞINDA İSE BÖYLE DEĞİL.ÇOCUK ZORLANMIYOR,SIKILMIYOR,MERAK EDİYOR VE ANNE BABA YORULMUYOR.

Tanınmış Montessori öğrencileri

Jeff Bezos, Amazon.com’un kurucusu
Sergey Brin ve Larry Page, Google.com’un kurucuları
Anna Frank, Hollanda’lı genç kız 2.Dünya Savaşı’nda saklanan bir yahudi aileyi anlatan günlüğüyle ünlüdür
Friedensreich Hundertwasser, Avusturya’lı ressam ve mimar
Jimmy Wales, Wikipedia’nın kurucusu
Will Wright, The Sims’in tasarımcısı
Katherine Graham, Washinton Post’un sahibi ve editörü
Julia Child, ilk TV şef aşçıcı
Helen Hunt, Akademi Ödülü sahibi oyuncu
George Clooney, Akademi Ödülü sahibi oyuncu
Gabriel Garcia Marquez, Nobel Edebiyat Ödülü sahibi yazar
Joshua Bell, American keman sanatçısı, Stradivarius kemanlarının sahibi
Lea Salonga, Filipin asıllı Amerikalı şarkıcı ve Brodway sanatçısı
Montessori Yönteminin Farklılığı

Geleneksel Eğitim Anlayışı ve (m)Montessori Yöntemi arasındaki farklar

– Öğrenme ezber ağırlıklıdır,çocuk ezberleyerek öğrenmeyi
öğrenir.
(m)* Öğrenme kişinin etkin olduğu bir deneyimdir, çocuk öğreneceği bilgiyi yaşayarak öğrenir.

– Çocuğa öğretmen öğretir.
(m)*Öğretmek, yetişkinden çocuğa doğru bir bilgi akışı olarak düşünülür
Öğrenmek kişinin bilgiyi birebir kendisinin edindiği bir deneyimdir. Her insan gibi çocuk da kendisi öğrenir.

– Çocuk dış-disipline uyar.
(m)*Çocuk iç-disiplin geliştirir.

-Çocuk içinde bulunduğu topluluğun hızına uymak ve öğreneceği bilgilerin içeriğini olduğu gibi kabul etmek zorundadır, öğrenebileceklerini arttıramaz.
(m)* Öğrenme kişiye özel gerçekleşir, böylece çocuk kendi hızını ve öğrenme ihtiyaçlarını belirler.

– Çocuk öğretmeni hangi bilgiyi almasını istiyorsa onu öğrenmeye çalışır.
(m)* Çocuk ihtiyacı olan bilgiye ve ilgi alanlarına göre çalışmasını kendisi yönetir.

-Soyut kavramlar soyut biçimde verilmeye çalışılır.
(m)* Soyut kavramlar somutlaştırılarak çocuğa sunulur. İlk altı yaşın bilgi edinebilmesinin tek yolu budur.

-Çocuğun sunulan konuyu öğrenme süresini öğretmen belirler.
(m)* Çocuk öğrenme süresini kendi belirler.
Çocuğun doğru ya da hatalı olduğunu anlayabilmesi için sürekli olarak onaylanmaya ihtiyaç duyar.
Araçların hata denetimleri olduğundan çocuk hata yaptığında başka birine ihtiyaç duymadan hatasını görür ve çözer, böylece dışarıdan onay ihtiyacı duymaz.

-Çocuk öğretmenin zamanlamasına uymaya mecburdur, kendi öğrenme hızı farklı da olsa.
(m)Çocuk kendi öğrenme hızına göre çalışır.

– Öğretmenin iradesi çocuğun iradesinden üstündür ve çocuk öğretmenin iradesine uymak zorundadır.
(m) Çocuk kendi iradesine hakim olmayı öğrenir ve kararlarını kendi iradesi doğrultusunda verir.

– Çocuklar sürekli rekabet etmelidir, yarışmak başarının vazgeçilmez bir unsuru sayılır.
(m)Çocuklar rekabet etmez, gelişmek yarışın değil çalışmanın sonucudur. Başarının temel unsuru olarak gelişme ölçü alınır.

– Geleneksel yöntem ailelerin uygulanan yöntemi öğrenmesini talep etmez sadece olduğu gibi uyulmasını bekler.
(m)Eğitimin sürekliliği için ailelerin de Montessori Yöntemi hakkında bilgi sahibi olması arzu edilir. Montessori okulları konu hakkında düzenli toplantılar yapar.

(m):montesori yöntemine göre

Montessori Yöntemi
Montessori Yöntemi’nin en önemli özelliği yöntemin kendine has bir eğitim felsefesinin üstüne inşa edilmiş olmasıdır ve bu felsefe kendisinden önce birçok filozofun yaptığı gibi çocuklardan uzak bir yaşamdan bulmaz kaynağını. Maria Montessori 1900’lerin başında Roma’nın düşük gelirli ailelerinin bulunduğu San Lorenzo’da yöntemini çocuklarla çalışarak ve onları gözleyerek geliştirmeye başladı. Bu nedenledir ki Maria Montessori kendi oluşturduğu eğitim yöntemini anlatırken şöyle der “Çocuğu çalıştım. Çocuğun bana verdiklerini aldım ve onları ifade ettim. İşte Montessori Yöntemi budur.”


Bugün dünyada Montessori Eğitimi öncelikle okul öncesi ve ilköğretim döneminde uygulanır. Fakat bazı ülkelerde üniversiteye kadar devam edilebilen Montessori okulları da vardır.

Montessori Felsefesi

Montessori’nin eğitim felsefesi çocuğa bakışı nedeniyle geleneksel anlayıştan çok ayrıdır. Montessori’ye göre çocuklar yetişkinlerden tamamen farklı bir biçimde öğrenir, düşünür ve algılarlar. Bu nedenle çocuğu yetişkinin eksik bir örneği olarak görmeye çalışarak eğitim vermek, binlerce yıldır yapılmakta olan bir hatayı sürdürmekten başka bir anlama gelmez. Çocukların kendilerine has ihtiyaçları ve hakları vardır. Yetişkinin çocuğun gelişim sürecinde yapabileceği tek şey çocuğun önündeki engelleri kaldırmak ve onun ihtiyaçlarını karşılamaktır. Eğitim çocuğun kendi kendini inşa ettiği bu dönemde onun sahip olabileceği deneyimleri zenginleştirmek ve tecrübeleri ilerleme yönünde sunabilmektir.

Geleneksel yöntem çocuğun gelişimini notlar, testler ve karnelerle ölçerken, Montessori Yöntemi bu ölçümü temelinden reddeder. Açıktır ki gelişimi bu şekilde ölçmeye çalışmak çocuğu hedefi sadece bir test sonucuna indirgeyen olumsuz bir yarışmaya sokar, oysa asıl amaç öğrenmek ve ilerlemektir.

Montessori Yönteminde değerlendirme çocuğun araçlarla çalışması sırasında yapılan hassas gözlemlerin bir sonucu olarak belirlenir. Özellikle ilk altı yaşta çocuğa herhangi bir geleneksel değerlendirmenin yapılamayacağı, gelişimi ölçtüğü düşünülen testlerin çocuklar hakkında oldukça kısıtlı ve fazlasıyla genellemeye dayalı bilgiler verdiği bilinmektedir. Bu nedenle çocuğun çalışmaları sırasında toplanan gözlemler ki bu gözlemler sadece araçlarla yapılan çalışmalar hakkında değildir, beden eğitimi sırasında yaptığı hareketler de gözleme dahildir oyun oynarken arkadaşlarıyla kurduğu sohbetlerde. Çocuk hakkında toplanan bu gözlemler hem Montessori’nin ilke ve ölçülerine hem de gelişim psikolojisinin verilerine göre değerlendirilir. Montessori Yöntemi çocuğun gelişimini sayılarla değerlendiren bir karneden çok çocuğun yaptığı işler, öğretmen ve gözlemci yazıları ve uzmanlar tarafından düzenli bir takiple değerlendirir. Çocuğun başarıları, güçlü olduğu konular ve zayıflıkları da bu yazılarda belirtilir ve öneriler de bulunulur.

Montessori Yöntemi iki temel gelişim süreci belirlemiştir: bu süreçlerden birincisi doğumdan altı yaşa kadar olan, ikincisi ise altı yaştan on iki yaşa kadar olan süredir. İlk altı yaşa kadar çocukların bulunduğu bir Montessori sınıfına “çocukların yuvası” anlamına gelen “casa dei bambini” denir. Çocukların yuvasında çocuklar bireysel öğrenme biçimleri ve hızlarına göre öğrenir ve gelişirler. İkinci gelişim sürecindeki eğitime Montessori “kozmik eğitim” der. Bu eğitim sürecinde çocuk dünyayı ve yaşamı kendisiyle beraber bir bütün olarak anlar.

Gelişimin ilk evresi yoğunluklu olarak bireysel deneyimlere dayanır, çünkü çocuk beyninin ve kişiliğinin çok büyük bir kısmını bu dönemde inşa eder. Bu evrede çocuklara geleneksel eğitimde olduğu gibi eğitmen tarafından belirlenen bir içerik ve belirlenmiş bir hızla eğitim vermeye çalışırsak, bu çocuğun gelişimini fakirleştirmekten başka bir işe yaramaz. Fakat bu durum çocukların tamamen bireysel bir eğitim aldıkları anlamına gelmez, çocuklar farklı yaşlar ve farklı becerilerdeki arkadaşlarıyla özgürce ilişki kurabilecekleri bir çevre içinde ilk toplum deneyimlerini elde ederler.

Diğer eğitim yöntemlerinden tamamen farklı olarak Montessori Yöntemi çocuğun bağımsızlığını ve özgürlüğünü, sınırlar ve sorumluluklar içerisinde destekler. Çocuk kendine yetebilecek bir birey olma arzusuyla doğar, bu ona özgürlük ve bağımsızlık kazandıracaktır. Fakat, günümüzdeki çocuk büyütme anlayışları ve geleneksel eğitim çocuğa özgürlük ve bağımsızlık vermek yerine çocuğun yerine karar verme ve çocuğun hayatını yetişkinin denetimine bırakmasını destekler. Ne yazık ki bu yanlış uygulama çocuğun hayat için ihtiyaç duyacağı becerilerin gelişememesiyle sonuçlanır.

Montessori Yöntemi’nin temel öngörüleri şunlardır:

Çocuk yetersiz bir birey değildir. Tüm canlılar gibi çocuk da bağımsızlığını yani kimsenin yardımı olmadan kendi ayakları üstünde durabilmeyi ister.
Çocuğa saygı duymak gerekir aksi takdirde onun seçimleri doğru değerlendirilemez.
Çocuk kendi öğrenme deneyimini gelişim ihtiyaçlarına uygun olarak kendisi yönetebilme becerisine sahiptir.
Çocuklar yetişkinlerden farklı şekilde bilgi alır ve öğrenir.
Çocuğun gelişimi hakkındaki bilgi çocuğun Montessori Yöntemi’nce düzenlenen bir çevreyle kurduğu ilişkinin gözlemlenmesiyle elde edilir. Öğretmenin gözlemleri değerlendirilir ve çocuğun ilerlemesi bu verilere göre düzenlenir.
Gelişim süreci içinde çocuğun çevresindeki bazı uyaranlara karşı zaman zaman daha duyarlı olduğu dönemler vardır. Bu dönemlerde öğrenme diğer dönemlere göre çok hızlı, yoğun ve etkisi güçlüdür. Hayatın ilk altı yılında mümkün olan duyarlı dönemlerde çocuk dile, sosyal ilişkilere, duyularını geliştirme ve ayrıntılamaya, bilgilerini sınıflandırma ve derecelendirmeye eğilimli olur. Bu nedenle çevre duyarlı dönemleri en verimli biçimde kullanabilecek bir biçimde düzenlenmelidir.
Hayatın ilk altı yılı yaşamın daha sonraki yıllarıyla kıyaslanamayacak kadar değerlidir. Çocuk yetişkinliğinde kullanacağı hayat becerilerinin büyük bir kısmını bu ilk altı yılda inşa eder. En önemlisi çocuğun bilgiyi alma ve işleme becerisi bu dönemde çok yüksektir ve en verimli şekilde değerlendirilmesi gerekir.
Çocuklara sözel olarak bilgi iletilmesi yararsız bir çabadır. Çocuklar bu dönemde bilgiyi mutlak surette yaparak ve yaşayarak alırlar. Sorun bilgiyi alma ve değerlendirme sürecinin çocuğa nasıl yaşatılabileceğidir. Montessori araçları çocuğun bilgiyi yaşayarak keşfedebilmesini sağlar çünkü artık bilgi söz gibi soyut değil ama çocuğun eliyle işleyebileceği somut bir biçimdedir.
Bağımsız sorun çözme becerilerinin gelişmesi desteklenir ve çocukların kendi ayakları üstünde durabilmeleri cesaretlendirilir.

Hedefler

Montessori Yöntemi çocuğun bir birey olarak tüm özelliklerini mümkün olabilecek en ileri seviyede geliştirmeyi hedefler. Bu yolda çocuğu sorular üreten ve sorularına cevaplar bulabilen biri olarak yetiştirir. Önemli olan kişinin kendine yeterli bir birey olabilmesidir. Montessori Yöntemi özünde üreten ve mutlu olan insanlar yetiştiren bir hayat eğitimidir.

Montessori Yönteminde Hazırlanmış Mekan

Çocuğun gelişiminde ilk adımları bir dönüm noktasıdır. Durağan konumunu harekete edebilir hale gelir. Ve bu hareket hali çocuğu hareket etmeye duyarlı bir döneme sokar. Montessori çocuğun hareketlerinin bir amaca hizmet ettiğini düşünür. Amaç beden üzerinde hakimiyet kurabilmektir. Bu hakimiyet karşılıklı bir ilişkidir, beden zihne ve zihin de bedene hakim olmayı öğrenir. Bu nedenle çocuklar bir hedefe göre hareket ederler, bu hedef onların elde etmesi gereken bilgidir. Çocuğun hareketi Montessori Yönteminde İŞ olarak adlandırılır.

Hayatın ilk yıllarında sözel bilgi iletimi mümkün değildir çünkü henüz en temel bilgiler eksiktir. Uzay ve zaman kavramı doğuştan edinilen bilgiler değildir. Yaşarken kazanılır. Uzay kavramının kazanılması bedenin sürekli uzay içinde hareket ettirilmesiyle mümkün olur. Zaman kavramı ise değişimin algılanması ve sıralanmasıyla öğrenilir. Çocuklar bunların yanı sıra sınıflandırma, sıralama, nitelik ve nicelik ifade eden kavramlara da sahip değildirler.

Bu nedenle bilgi elde etmek çocuğun içinde bulunduğu mekanı deneyimlemesiyle mümkün olur. Yani yaşadığı mekanı tüm bedeniyle deneyimleyebilmelidir. Ancak bu şekilde beyin gelişebilir ve öğrenmenin ön koşulları sağlanır.

Hazırlanmış bir mekanda her şey çocuk boyutlarına uygundur. Böylece çocuk mekan içinde tam bir hareket özgürlüğüne sahiptir. Böylece mekanı kendi iradesine göre değiştirebilir ve kullanır. Ve mekanı bir yetişkinin yardımına ihtiyaç duymadan kullanması çocuğun kendine yeterli olmasını sağlar ve elbette ancak bu şekilde kendi yeteneklerini son haddinde geliştirebilir. Mekanın çocuk boyutlarında olması çocuğa mekanın onun için hazırlanmış olduğunu hissettirir. Mekandaki her şeyin sahibi çocuklardır.

Montessori Yönteminde mekan altı temel parçadan oluşur:

1.Özgürlük: Gelişimin ilk aşamalarında çocuk ihtiyacı olan bilgiyi seçebilme eğilimine sahiptir. Bu nedenle çocuğun belirlenmiş kurallar dâhilinde özgür bırakılması gerekir.

2.Yapı ve Düzen: Çocuğun her gün aynı düzene sahip bir mekan içinde bulunması onun uzay ve zaman kavramlarını geliştirmesi için anahtardır. Düzenin sağlanması için her Montessori aracı belli bir düzen içinde yerleştirilir ve sunulur. Sınıflarda her araçtan bir tane vardır. Bu çocuğa sınırlarını öğretir. Sıra beklemeyi öğrenir. Çalışmak istediği aracı ilk seçme aşamasında sorun çözmeyi ya da beklerken kendini denetlemeyi öğrenir. Bu sayede çocuklar içine doğdukları aşırı çeşitliliği düzenli olarak algılamaya başlarlar.

3. Gerçekçilik ve Doğa: Sınıflarda yer alan günlük kullanım araçları aslına uygundur (kırılabilir araçlar, lavabo gibi). Bu sayede çocuk gerçek dünyaya dair daha doğru bilgiler elde eder (seramik yere düşünce kırılır). Sınıflardaki ve bahçedeki hayvanların ve bitkilerin sorumluluğu çocuklara aittir. Bu sayede canlı ve cansız arasındaki ayrımı öğrenirler. Ve elbette doğanın işleyişine dair fikir sahibi olurlar.

4.Güzellik: Güzellik mekanın sadeliğinden gelir.

5.Ortam: Her zaman amaçlılığı ve üretkenliği hissettirmelidir.

6. Montessori Araçları: Montessori araçları çocuğun dikkatini çekecek ve dikkatini yoğunlaştırabilmesini sağlayacak şekilde tasarlanmıştır. Montessori Araçları dört başlık altında sınıflandırılır:

a.Günlük Hayat Uygulamaları,

b.Duyu Araçları,

c.Akademik Araçlar,

d.Kültürel ve Sanatsal Araçlar.

Araçların Özellikleri:

§ Her bir araç kümesi sadece bir kavram sunar, böylece kavram anlamına etki edebilecek diğer tüm uyaranlardan ayrılır ve dikkat sadece onun üstüne yoğunlaştırılır.

§ Her araç kümesi sunmayı amaçladığı kavramın en fazla ve en az değerlerini gösteren parçalara sahiptir. Çünkü göreceli kavramlar ancak bu şekilde sunulabilir.

§ Araçlar kavramları basitten karmaşığa ve ileriki aşamalarda soyuta doğru öğretecek şekilde tasarlanmıştır ve bu sırayla sunulur.

§ Her araç kendisinden sonra gelecek ileri kavramlar için alt yapı oluşturur.

§ Montessori Araçlarının en önemli özelliği hata denetim mekanizmasına sahip olmalarıdır. Bu mekanizma sayesinde çocuk kendi öğrenir yani yetişkinin yardımına ihtiyaç duymadan araçla çalışır ve sonucu kendi değerlendirebilir.

Mekanın Düzeni

Montessori Yönteminde vurgulanan düzen anlayışı yetişkinlerin düzen anlayışından farklıdır. Yetişkinler için düzenli olmak derli toplu olmak anlamına gelir oysa çocuklar için düzen nesnelerin birbirleriyle ilişkisiyle alakalıdır. Çünkü nesnelerin işlevlerini bir bütün içinde anlayabilir ve öğrenebilirler. Kendi başına duran birkaç çatal, çatalın işlevini anlamak konusunda çocuğa bilgi vermez oysa hazırlanmış bir masada tabağın yanında duran çatal çocuğa çatalın işlevi hakkında açık bilgi verir. Bir Montessori Okulunda tüm araçlar belli bir düzene göre yerleştirilir ve araçların her biri çevrelerindeki diğer araçlarla işlevsel olarak ilişki içindedir. Yazma ve okuma araçlarının bir arada belli bir şekilde yerleştirilmiş olması işlevsel düzen hakkında bir örnek olarak verilebilir. Ayrıca araçların yerleri değiştirilmez, böylece çocuklar çalışmak istedikleri araçları aynı yerden alır ve aynı yere yerleştirir. Mekanın değiştirilmemesi çocukların aynı işi aynı şekilde defalarca yaparak becerilerini en ileri seviyede geliştirebilmelerini sağlar, işlerinde ustalaşırlar.

Dünyaya dair ilk bilgileri aldıkları dönemde çocukların düzenli bir fiziksel mekan içinde bulunması onlara güvenlikte oldukları hissini verir.

Dersler

Montessori Araçları zamanı geldiğinde çocuklara öğretmenleri ya da diğer çocuklar tarafından bir kere tanıtılır, böylece çocuk aracın amacına uygun olan çalışma şeklini öğrenir. Her bir çalışma çocuğu daha ileri bir bilişsel seviyeye çıkarmak üzere tasarlanmıştır. Araçlar bir birlerini takip ederler ve seviye olarak bir önceki araç bir sonrakine göre daha az karmaşık ve kolaydır. Araçların çalışma sırasında birbirlerini takip ediyor olmaları çocuğun bilgisini hep bir temel üstüne oturtarak ilerlemesini sağlar. Bu bir duvarın örülmesi gibi birbirini tamamlayan bir işlemdir.

Öğrenme tekrarsız olmaz, fakat geleneksel eğitim öğrenilmesi gereken konuyu belirlediği zaman içinde sunar ve bu süre geçince bir diğer konuyu işlemeye başlar. Fakat her çocuğun öğrenme biçimi ve tekrar ihtiyacı farklıdır. Montessori Yönteminde çocuk çalışmasının hızını kendi ayarlar ve kendi öğrenme deneyiminin yöneticisi olur. Bu bir insan için kazanılması gereken pek önemli bir özelliktir.

Montessori Araçları’yla çalışan çocuklar somut nesnelerle ve duyularını kullanarak öğrenmekle başlayıp, soyut düşünme becerisini geliştirerek yazma, okuma, matematik ve bilimde ilerler, çalışmayı ve öğrenmeyi seven bireyler olurlar.

.alıntıdır. *MONTESSORİ OYUNCAKLARINI EVDE KENDİNİZDE YAPABİLİRSİNİZ

Posted in DOĞAL YAŞAM | 1 Comment »

Çocuğunuzun Resmini İnternete Koymayın

Posted by helalderman 20 Ağustos 2011


Bazı arkadaşlarımız sadece çocuklarının büyüme sürecini anlattıkları, bir anı veya günlük mahiyetinde blog yazıyorlar. Bir çok arkadaş çocuklarının resimlerini hiç bir kapatma yapmadan yayınlıyorlar.Halbuki bu resimleri sadece kendileri veya çevreleri değil binlerce, yüzbinlerce insan görüyor. Sapkın eğilimli insanlar, pedofiller internette kol geziyor. Barış Çiçek adlı araştırmacının bu konuda yaptığı deneyi hepiniz okumuşsunuzdur mutlaka.

Pedagog Barış Çiçek, yıllardır sürdürdüğü araştırması için herhangi bir cuma günü öğleden sonra internet sohbet sitelerinden birine girdi. Takma isim olarak Begüm10′u kullanan Çiçek, kendisini 10 yaşında ve beşinci sınıf öğrencisi olarak tanıttı. Şüphe çekmemek için de klavyeyi yavaş kullandı ve kasıtlı imla hataları yaptı.

“Begüm10”a ilk yarım saat içinde 43′ü cinsel içerikli, 100 mesaj geldi. Begüm özellikle bu 43 kişiye ilk mesajda 10 yaşında olduğunu tekrar belirtti. Sadece bir kişi yaşı öğrendikten sonra özür dileyerek bağlantısını kesti. Diğerleri ise görüşmeyi kesmediği gibi bağlantının kesilmemesi için olağanüstü çaba sarf etti. Hepsi büyük bir istekle 10 yaşındaki bir çocuğa cinselliği öğretmeye çalıştı.

40 KONTÖRE KARŞI GÖRÜNTÜ

Çiçek, internette çocukların peşine düşmüş binlerce sapığın olduğunu vurguluyor.

40 kontör karşılığı çocuklardan kamera görüntüsü istendiğini ve çocukların da bunun kötü bir şey olduğunu çoğu zaman anlamadığını belirtiyor.

Bunu okuduğum zaman tüylerim ürperdi.Lütfen arkadaşlar, ne kendi resmimizi, nede çocuklarımızın resmini sanal ortamda paylaşmayalım. En azından gözlerini veya yüzünü kapatalım.

Ankara Barosu uzmanları uyarıyor:
Çocuklarınızın fotoğraflarını paylaşım sitelerine göndermeyin. Sapıklar bunları photoshop yoluyla porno görüntüye çeviriyor.

ÇOCUK İSTİSMARCILARI FIRSAT KOLLUYOR
Sosyal paylaşım sitelerindeki tehlike, bir raporla gözler önüne serildi. Avukat Şahin Antakyalıoğlu’nun hazırladığı raporda, facebook ve benzeri sitelerin çocuklar için büyük tehlike oluşturduğu belirtildi. Çocuklarının fotoğraflarını bu tür sitelere koyan ailelerin, tehlikeye davetiye çıkardığı kaydedildi. Raporda, “Çocuk istismarcıları, gerçek fotoğraflardan çocukların porno görüntülerini elde ediyor. Böylelikle, sitelere masum duygularla konulan çocuk fotoğrafları, sapıklar için bulunmaz fırsatlar oluşturuyor” denildi.

Henüz ilköğretim 2. sınıf öğrencisi olan kızımın bazı arkadaşlarının facebook sayfalarının olduğunu, msn de chat yaptıklarını duyunca sanal alemin nasıl bir dipsiz kuyu olduğunu ve küçük çocukları nasılda kolaycacık içine çektiğini hayretle gözlemledim. Lütfen bilgisayarınız salonda herkesin görebileceği bir yerde olsun. Ve çocuk pc başına her oturduğunda sizde onu gözlemliyecek bir yerde durun.

İşimiz çok zor gerçekten. Allah cümlemizin yardımcısı olsun.

Cahide Sultan

ÇALIŞTIĞI hastanenin üç kurucu üyesinden biri olan çocuk doktoru Ercüment S.G.’nin ilk girildiğinde reklam sitesi izlenimi veren sitelerin içine yerleştirdiği linklerden porno sitelere yönlendirme yaptığı tespit edildi. Ercüment S.G.’nin incelenen biri dizüstü altı bilgisayarında kurduğu sitelerden nasıl para kazandığını anlatan bir yazı da bulundu. İki çocuk babası doktorun, “Sekiz-dokuz yıl önce bir site kurdum. Bu site üzerinden para kazandım. Bu işte para olduğunu görünce diğer siteleri de açtım. Bu işten çok para kazandım. Bu iş çok para kazandıran bir iş” diye yazdığı belirtildi. Gözaltına alındıktan sonra Dr. Ercüment S.G.’nin bazı porno sitelerinin kapandığı belirlendi. G.’nin kadın-doğum uzmanı olan eşi Operatör Doktor M.G. de aynı hastanede başhekim yardımcısı olarak çalışıyor.
———————————–

GELECEKTE SAHİP OLACAĞINIZ
ÇOCUKLAR İÇİN DE
LÜTFEN BIR MUM DA SİZ YAKIN.
%70’I 3 YASIN ALTINDAKI
ÇOCUKLARDAN
OLUSAN AILELERINDEN ÇALINIP BU
PISLIGE ALET EDILMIS
BU ÇOCUKLAR IÇIN BU MESAJI
TANIDIGINIZ HERKESE YOLLAYIN.
BIR MILYONU GEÇMEK IÇIN SON
BIR MUM LÜTFEN.

Çocuk pornosu ile ilgili ihbar etmek istediğiniz siteleri : BURAYA tıklayarak bildirin ve bildirinki böyle adilere şerefsizlere meydan kalmasın
http://www.ihbarweb.org.tr/index.html
2-3 yazıyı dahi eklerken okuduklarımdan beynim yanıyor şu anda,sadece kendimize değil tüm çocuklara aile olalım,gözetelim allah rızası için…

Posted in DOĞAL YAŞAM | Leave a Comment »