helalderman

YEDİKLERİN KADAR DOĞALSIN…

Archive for the ‘ÜRETİM SAHTELİKLERİ’ Category

BU VAKANIN ÜSTÜ ALERJİ DENİLEREK ÖRTÜLEMEZ.

Posted by helalderman 03 Mayıs 2012


UNUTMAYALIM Kİ PEK ÇOK AİLE PASTORİZE UHT YADA DOĞAL SÜTÜ YAVRUSUNA KALSİYUM VS İÇİN İÇİRMEKTE.TABİATINA GÖRE BESLENMEYE UYANLAR DAHİ ARADA İÇER SÜTÜ.
LAKTOZ SİNDİRİMİ VS OLSA İDİ BU KAADAR ÇOCUK EN AZINDAN BİR HASTANEYE GİDERDİ DEĞİLMİ!
VELEVKİ BU ALERJİ OLSUN;
NEREDE TEST SONUÇLARI,NEREDE İDDİA SAHİBİ FİRMALAR.
BU OLAYIN ÜSTÜ ALERJİ DİYE ÖRTÜLEMEZ,SÜTLERİN KUTU ÜZERİNDEKİ TARİH KAPAĞI DEĞİŞTİRİLEREK YENİDEN PİYASAYA SÜRÜLDÜĞÜ İDDİALARI DAHA TAZEYKEN,SÜTÜ HERKES İÇSİN DİYEN ÜRETİCİ, NEDEN BİR ANDA HERKES SİNDİREMEZ İDDİASINI SAHİPLENMİŞTİR!
ÇOCUKLARIMIZ ZİYAN OLUYOR,VELİLER ELBETTE BU OLAYIN ÖNÜNÜ  ALARAK ÇOCUKLARINA OKULDA SÜT İÇİRMEYECEK ,PEKİ OKULLARIN KANTİNLERİNDEKİ,SUCUKLAR,KAŞARLAR,ALERJİSİ KANITLI İÇECEK,BİSKÜVİ,ÇİKOLATA VS NEDEN KALDIRILMIYOR.. ASIL ALERJİ ONLAR DEĞİLMİ.

BAKANLIK BU PROJEYİ VE ÜRETİCİSİNİ YIPRATMAMAK ADINA KENDİ ANLINA LEKE SÜRMEMELİDİR.
EĞER KÖYLÜDEN SÜT ALINIYOR OLSA VE BU OLAY GERÇEKLEŞSEYDİ ORTALIK KIYAMET OLURDU EMİNİM Kİ!

ÖĞRENCİLERE ücretsiz süt dağıtımı öğrenci ve velilere şok yaşattı. Birçok ilden toplu zehirlenme haberleri geldi. Diyarbakır’da başlayan zehirlenmeler Sivas, Edirne, İstanbul, Adana, Konya, Trabzon, Samsun, Denizli ve Antalya’ya uzandı. Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker, zehirlenme haberleri için, “Sütler bayat değil kampanya devam edecek” dedi.

TÜRKİYE genelinde ana sınıfından 5’inci sınıfa kadar ilköğretim okullarında başlatılan “Ücretsiz Okul Sütü” projesi, birçok ilden gelen “zehirlenme” haberleri yüzünden öğrenci ve velilere şok yaşattı. Diyarbakır’da başlayan zehirlenmeler Sivas, Edirne, İstanbul, Konya, Samsun, Adana ve Antalya’ya uzandı. Ülke genelinde 1193 öğrenci hastaneye kaldırıldı. Birçok ilde süt dağıtımı durduruldu. Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker sabahki açıklamasında, zehirlenme haberleri için “Daha yeni başladık. Bismillah” dedi. Bakanlıktan yapılan açıklamada, “süt dağıtımı ile ilgili teknik ve idari inceleme başlatıldı” denildi.

Son kullanma tarihi ağustos Eker, akşam saatlerinde Hürriyet’e yaptığı açıklamada ise şunları söyledi: “Dağıttığımız sütler 200 mililitre, pipetli ve son kullanma tarihi ağustos ayı olan sütler. Bayatlık söz konusu değil. Bu üzücü olaylar bizim süt kampanyamızı engellemeyecek. İlk ihalemiz 4 Haziran’a kadar devam edecekti. Haftada 5 gün buna tam gaz devam edeceğiz. Amacımız sütün besleyici değerleriyle yavrularımızın en iyi şekilde beslenmesini hükümet desteğiyle sağlamak. Amacımız asla vurdumduymazlığı ve kötü niyeti içermedi. Elimizden gelen hassasiyeti gösterdik ama yine de çok üzgünüz.

Bilimsel adı laktoz intolerans Aldığımız bilgi ‘süte aşırı hassasiyeti olan çocuklarda meydana gelen rahatsızlıklar’ olarak karşımıza çıktı. Kesinlikle bozuk, bayat süt, gıda zehirlenmesi söz konusu değil. İlk defa süt içenlerde de görülebilir. Bu durum tam bilimsel tanımlama ile ‘laktoz intolerans’ yani süt şekerine bünyenin tolerans göstermemesi olarak tanımlanabilir. Her gıdanın sindirimi var, enzimler yoluyla bu olur. Süt içen kimi bünyelerde gaz, hazımsızlık olduğunu zaten hepimiz biliriz. Bu da süte aşırı hassasiyeti olan çocuklarda bir fenalaşma olarak karşımıza çıktı. Çok üzgünüz ama bunun 32 bin noktada 7 milyon 200 bin öğrenciye verilen bir süt projesi olduğunu unutmayalım. Bu kadar geniş bir spektrumda maalesef 400-500 hassasiyet vakasıyla karşılaşmış bulunduk. Belki yeniden içseler sorun ortadan kalkacak.

Numuneleri tutuyoruz Yine de biz her verdiğimiz süt için Türkiye çapında numuneler tutuyoruz. Bu numuneleri dün itibariyle hemen izlemeye aldık. Biz bu sütleri dağıtmadan önce de velilere uyarıcı formlar gönderdik. Böyle yan etkileri olabileceğini velilere hatırlatmıştık. Kimseye de zorla içeceksiniz diyerek zorlamaya gidilmedi. Çocukların büyük çoğunluğu iyi durumda.” Süte alerjisi olan çocuklar olabilir TÜRKİYE Süt Üreticileri Merkez Birliği Genel Başkanı Ali Koyuncu, “Daha önce süte alerjisi olduğu tespit edilememiş çocuklarımızın süt içmesinden kaynaklanan bir sıkıntı olabilir, diğer çocuklar da bundan psikolojik olarak etkilenmiş olabilirler” dedi. Koyuncu, Okul Sütü Programı kapsamında, 81 il, ilçe, köy ve beldelerde 7 milyon 185 bin öğrenciye ve 32 bin 574 okula süt dağıtıldığını söyledi. Dağıtılan sütün kutularında çeşitli uyarıların yer aldığına işaret eden Koyuncu, bu kapsamda, süte alerjisi olanların öğretmenine haber vermesi yönünde uyarı bulunduğunu belirtti. Bizce sütten değil, psikolojik SÜTLERİN dağıtımından sonra ilk vakaların ortaya çıktığı il olan Diyarbakır’da Vali Mustafa Toprak, “Birkaç çocuğumuzun mide bulantısı şikayetiyle ortaya çıkan bir olay. Psikolojik olarak diğer çocuklar da etkilendi. Biz sütten olduğunu düşünmüyoruz” dedi. Zehirlenme değil hassasiyet MİLLİ Eğitim Bakanı Ömer Dinçer, “Olay zehirlenme vakası değil. İlk tespitlerimize göre çocukların süte karşı hassasiyetinden kaynaklanan bir durum” dedi. Dinçer, incelemelerin sonuçlarının yarın çıkacağını ifade etti. Dinçer, “İşin en doğrusunu Sağlık Bakanımız anlatabilir” dedi. Süte alerji oranı binde 5 SAĞLIK Bakanlığı, okullarda süt dağıtımından sonra çocukların rahatsızlanması konusunda, “Dağıtım tüm okul çağı çocukları kapsayacağı için çeşitli şikayetlerin görülmesi ihtimal dahilindedir. Okul çağı çocuklarında inek sütüne alerji binde 5 oranında bildirilmektedir” açıklamasını yaptı. Açıklamada şunlar kaydedildi: “Vakalar hafif seyirli olup yatarak tedavi gerektiren bir durumla karşılaşılmamıştır. Süt şekerine karşı tahammülsüzlük daha çok 7-8. sınıflarda görülmekte olup bulantı, kusma ve ishal belirtileri gösteren bir durumdur.” Uzmanlar: Bozuk süt zehirlemiş olabilir ÇOK sayıda çocuğun karın ağrısı ve kusma belirtileriyle hastaneye yatırılması ve serum tedavisine başlanmasını uzmanlar ‘bozuk süte’ bağlıyor. Çocuk beslenme ve gastroenteroloji uzmanı Prof. Dr. Benal Büyükgebiz, “Ben bu vakaların sütün bozulmasına bağlı zehirlenmeden kaynaklandığını düşünüyorum. Çünkü çocuklar ‘sütün içinden yoğurt çıktı’ diyor” dedi. Çocuk göğüs hastalıkları ve alerji uzmanı Prof. Dr. Elif Dağlı ise “Süt alerjisi, süt proteiniyle daha önce karşılaşmamış çocuklarda çıkar. Laktoz intoleransı ise, süt alerjisinden daha da ender görülür. İçildikten kısa süre sonra belirtilerin görülmesi zehirlenmeyi akla getiriyor” dedi.
-Mesude ERŞAN Hangi şirket hangi bölgeye süt dağıtıyor
1- İç Anadolu ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri Yavuz Blok Bims İnş. Malz. Gıda Tic. A.Ş pilot ortaklığında Gülsan Gıda A.Ş – Mar Tüketim A.Ş – Mamsan Gıda A.Ş – Bakraç Süt ve Süt Ürünleri Ltd. Şti.

2- Doğu Anadolu ve Ege Bölgeleri Dimes Gıda San. Tic. A.Ş pilot ortaklığında Pınar Süt Mam. San. A.Ş – Balkan Süt Ür. San. Tic. Ltd. Şti.

3- Akdeniz Bölgesi Yörükoğlu Süt ve Ürn. San. Tic. pilot ortaklığında Güney Süt San. ve Gıda Mad. Tic. A.Ş – Oğuz Gıda San. ve Tic. A.Ş – Akbel Süt Ürn. San. Tic. A.Ş.

4- Marmara ve Karadeniz Bölgeleri Ak Gıda San. ve Tic. A.Ş pilot ortaklığındaki Sütaş Süt Ürünleri A.Ş-Danone Tikveşli Gıda ve İçecek San. Tic. A.Ş- Tat Konserve San. A.Ş-Yörükler Dış Tic. A.Ş.

12 ilde 1193 öğrenci zehirlendi Sivas’ta 15 okulda 700 öğrenci hastanelere kaldırıldı. Samsun’da 1’i ağır 8 öğrenci hastaneye kaldırıldı. Konya’da 25 öğrenci, dağıtılan sütlerden zehirlendi. Sakarya’da 38 ilköğretim okulu öğrencisi zehirlendi. Antalya’da 50 öğrenci rahatsızlandı. Edirne’de 30 öğrenci sütten zehirlendi. Diyarbakır’da 50 ilköğretim öğrencisi zehirlendi. Kırıkkale’de dağıtılan sütlerden içen 17 öğrenci rahatsızlandı. Adana’da 141 öğrenci hastaneye kaldırıldı. İstanbul Sultangazi’de 60 öğrenci hastaneye kaldırıldı. Trabzon’da 40 öğrenci hastanelerde tedavi altına alındı. Denizli’de 17 öğrenci rahatsızlandı. Osmaniye’de 25 öğrenci hastanelik oldu. 74 milyon liralık proje Ücretsiz süt Türkiye genelinde 7 milyon öğrenciye dağıtıldı. Sütlerin fiyatları 48 kuruş ile 57 kuruş arasında değişiyor. Projenin maliyeti 74.8 milyon lira olarak gerçekleşti.

Posted in ÜRETİM SAHTELİKLERİ | Leave a Comment »

Amway ve diğerleri: Kapitalizm dininin para tarikatları

Posted by helalderman 21 Kasım 2011



Ahmet Örs

“Amway, bir yaşam biçimidir!” Mr. Bob, Amway temsilciler toplantısında coşkulu kalabalığa böyle sesleniyordu. Modernizmin gönüllü köleleri ise köleliğe attıkları ilk adımın heyecanı içindeydiler.

İnsan hayatını sürekli tüketmeye programlayan batılı yaşam tarzı, bugüne kadar çeşitli yollar vasıtasıyla kendini insanlığa dayattı. Belki kontrolsüz, düzensiz bir şekilde gelişen bu yaşam tarzı artık kendisini bir plan ve düzen dahilinde insanlara kabul ettirmeye başlamış görünüyor. Bundan böyle insanlar örgütlü, sistemli, düzenli tüketiciler olacak ve yaşamın, hayatın anlamı bu örgütlülük temelindeki tüketicilik kulluğu şeklinde oluşacak.

Dar bir kesimde de olsa bu felsefeyi kendine temel edinen örgütlülüklerden biri olan Amway, yavaş yavaş bilinmeye, tartışılmaya başlandı. Tabii ki bahsettiğimiz felsefenin mezheplerinden sadece bir tanesi Amway. Ama çok ilginç bir sistem, hayret verecek bir mekanizma.

Amway’in ne olduğu sorusuna gelecek olursak; sadece kendi ürünlerin kendine bağlı elemanlar vasıtasıyla, “aktif metot” denilen yüz yüze ilişki yoluyla tüm dünyada pazarlamasını yapan, bu arada kendi elemanı olan üyelerine de sürekli olarak belli bir sistem dahilinde para kazandıran bir sistem. Amway Amerika’da kurulan bir şirket, bahsettiğimiz sistem ise “Net Work 21” adı verilen Amway ağını örgütleyen mekanizma. Amway’in kuruluş tarihi 1959 ve bu tarihin son yirmi beş yılında dünyaya açılmış.

Sistemin işleyişi ise şöyle: Amway’e üye olan bir kimse Amway ürünlerinden ayda en az 7 milyon liralık alışveriş yapmak zorunda. (Bu rakam enflasyona orantılı olarak değişiyor.) Bu alışverişten her Amway üyesi %30’luk bir indirim hakkına sahip oluyor. 4 milyon lira vererek üyelik için gerekli malzemeleri alan üye (bu malzemeler üyenin nasıl hareket edeceğini anlatan kısaca sistem hakkında bilgi veren kitap, kaset gibi dokümanlardan oluşuyor) para kazanmak için çalışmalarına başlıyor. Her üye ayda 7 milyonluk alışveriş yapabilecek altı kişi buluyor. Bu yeni kişiler kendilerini üye eden kişilerle beraber birer kod alıyorlar. Sisteme giren her kişi, kendisini sisteme dahil eden kişinin kod numarasıyla beraber işleme konuluyor. Bulunan altı kişi de yine aynı şartlarla dörder kişi üye yapıyor. Bu üyelerin yukarıda belirttiğimiz gibi belirlenen harcamayı yapmaları gerekiyor. Sistem böylece yukarıdan aşağıya doğru bir ağ gibi kodlanarak genişliyor, büyüyor. Yalnız önemli olan bir hususu var: Üye olma herhangi bir resmi özellik arz etmiyor. Fahriyete dayalı, gönüllü bir katılım. Bu gönüllü katılım, Amway merkezinde bilgisayarlara kodlarla beraber kaydediliyor.

Sisteme yeni giren her üye en alt basamaktan başlayarak belli bir puan limitine sahip. Yukarıda geçen (6 x 4+7= 31 kişi) alt yapıyı oluşturan bir üye % 21’lik liderlik payına ulaşıyor. Kendi vasıtasıyla sisteme dahil olan insanlardan belli bir oranda kendisine pay aktarımı oluyor. Bu tablo sonucunda % 21’e ulaşan üye ayda 87 milyon kazanmaya başlıyor. (Bugünkü rakamlar itibariyle) Elmas olunca ayda 430 milyon kazanca ulaşıyor. (Elmas sistem içinde bir rütbe) Yukarıdan aşağıya doğru şekillenen bu ağ her üyenin daha çok kazanabilmek için yeni üyeler bulması sonucu giderek büyüyor ve yukarıdaki bağlı bulunan üye yeni katılımlarla birlikte kazancını sürekli arttırıyor. Her üyeye bir kod numarası veriliyor ve bu kodlanmalar ilk üye yapan sponsora bağlı olarak yapılıyor.

Amway ürünleri dünyanın hiç bir yerinde (market, mağaza, bakkal vs..) satılmıyor. Sadece üyeler vasıtasıyla pazarlaması yapılıyor. Amvvay bir insanın hemen hemen tüm ihtiyaçlarını karşılayan bir üretim yapıyor. 11 bin çeşit ürüne sahip. Aynı zamanda dünyanın önde gelen markalarıyla anlaşarak (kendi belirlediği şartlarla ) onların ürünlerini de kendi üyeleri vasıtasıyla pazarlıyor. (Herhalde dünyada 2,5 milyon üye ağına sahip böyle bir organizasyona kimse hayır demez.)

Amway’ın ABD Michigan’daki tesisleri, her türlü üretimin yapıldığı, alanı itibariyle müthiş bir sahaya sahip dev bir kuruluş. Tesislerin otobana bakan tarafının uzunluğu 28 km. Bu büyüklükteki bir tesisin bünyesinde yapılan çalışmalar, üretimler herhalde çok ilginç boyutlardadır. Yine bu tesislerde dünyadaki örgütlenmeyi sağlayan özel birimler mevcut. Türkiye masası, Endonezya masası, Hindistan masası gibi. Her şey son derece titiz bir şekilde bilgisayar ağıyla kontrol ediliyor, örgütleniyor.

Teknik nitelikleri itibariyle ilginç özelliklere sahip Amway sisteminin üzerinde durulması gereken tarafı sistemin felsefesi. Gördüğümüz o ki, bu sıradan bir pazarlama organizasyonu değil. Yazının başında belirttiğimiz gibi bilinçli, gönüllü bir kölelik mevzu bahis. Oluşturmuş olduğu metotla insanları çılgınca zengin olma arzusuna koşturan, bu koşuşturmayı da kendisinin oluşturduğu kültürel bir zemine oturtan bu sistem, modern insanın dramatik tablosunu oluşturuyor. Daha çok zengin olmak, daha çok tüketmek ve tükettirmek arzusunda olan insanı bambaşka bir hayat düzlemine çekiyor.

Amway’in felsefesi en temelde organizasyona olan üyeliğin başlamasıyla birlikte tüm yaşamın, Amway sisteminin belirlediği hedeflere kilitlenmesi şeklinde oluşuyor. Amway’in insanları nasıl baştan çıkardığını, onların ihtiraslarına el atarak nasıl bu çarka dahil ettiğini görelim.

Bahsi geçtiği gibi Amway, yüz yüze ilişkileri esas alıyor. Hiçbir şekilde reklam yapmıyor. Ev toplantıları bu ilişkiler için en ideal ortam olarak kabul ediliyor. İlişki kurulan insanlar vasıtasıyla üyelerin evlerinde sistemi diğer insanlara da anlatmak için toplantılar düzenleniyor. Yüz yüze yapılan bu görüşmelerde, insanlara dört ana madde çerçevesinde deyim yerindeyse “tebliğ” yapılıyor. Sistemi anlatacak olan eski üyeler kendilerini oldukça iyi yetiştirmiş, sistemi tüm ayrıntılarıyla bilen insanlar.

Bu yüz yüze görüşmelerde zaman + para temelli ekonomik anlayış esas alınarak insanlara hayatı planlama daveti yapılıyor. Yapılacak olan bu plan iki ila beş yıllık bir süreyi kapsıyor. Sistemin anlatımı insanların mevcut hallerinden memnun olup olmadıklarını irdeleyen çeşitli sorularla başlıyor. (İşsiz kalmama garantiniz var mı, çocuğunuza iyi bir eğitim verebildiniz mi, hayal ettiğiniz şeylere kavuşabildiniz mi, seçme hakkınız olsa yarın ki işinize gider miydiniz? gibi) Bu arada bir örnek veriliyor. Bu örneğe göre Yale Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmada insanların ekonomik ye tersizliklerinden dolayı hayallerinin bittiği gözlemlenmiştir, insanlar hayal etmişler, ekonomik nedenlerden dolayı bunları gerçekleştirememişler, sonra da hayal etmeyi kesmişlerdir. Bu örnekten sonra üye insanlara şöyle sesleniliyor: “Küllenmiş arzularınızı tekrar üfleyin, çünkü yeni bir kapı açılıyor!”

Bu girişten sonra sistemin dört özelliği sayılıyor. Bu özelliklerin birincisi çok kısa bir sürede hemen kar etme garantisi. İkincisi, sürekli gelir garantisi: Sistem içinde belli bir orana ulaşan üyeye “telif hakkı” veriliyor. Üyeden sonra çocukları üyenin bu gelirinden yararlanıyorlar. Üçüncüsü, bu iş yurt içinde ve yurt dışında da geliştirilebilir. Örnek verilecek olursa üye, yurt dışından gelen bir tanıdığını üye kaydetse, bu tanıdık gittiği ülkede yeni üyeler bulsa ilk kaydeden üye buradan da sürekli kazanacak. Nasıl olsa bu sistemin belli bir ülkesi yok. Adeta bir evrensel din! Bu özelliğe göre üyeye düşen hedefe kilitlenmek ve sürekli koşmak! Dördüncü özellik ise, üye olan insanların kaliteli mallara sahip olması. Kimsenin bulamadığı mallan kullanmak kimi memnun etmez ki?

Amway temsilcileri yüz yüze görüşmelerde sistemlerini çok iyi bir şekilde anlatıyorlar. Yukarıdaki özellikler sıralandıktan sonra insanlara karar vermeleri telkin ediliyor. Amway sisteminin kabulü halinde üye olanlardan istenilen şeylerin ilki TV seyredilmemesi. Amway hiçbir şekilde tembelliği kabul etmiyor TV’ye verilen zaman Amway için çalışılan süreyi azaltacaktır. Amway bu gibi özelliklerle çok akıllıca hareket ediyor. İnsanlardan bu aşamadan sonra istenilen şey; hayallerini tespit etmek, hedeflerini belirlemek ve çalışmalara başlamak. Sistem temsilcilerinin insanlara sistemi anlatırken verdikleri çalışma metodu da oldukça ilginç ve bizler için de faydalanılabilecek özelliklere sahip. Daha çok kazanmak için daha çok insanı üye yapmak gerekiyor. Bunun başlangıcı da ilk altı kişi tespit etmek. Şimdi bu metoda göre yapılması gereken şu: Adres fihristi açılıp elli kişi tespit edilecek, bu elli kişiyle görüşülüp ayrıca bunlardan bir ellişer kişinin daha adresleri alınacak, yani toplam 2500 kişiyle görüşme imkanı sağlanmış olunacak. Bu 2500 kişiden mutlaka {en az 6 kişi) binleri Amway sistemini kabul edecektir.

Görüldüğü gibi müthiş bir davet planı oluşturulmuş. Önlerine zengin olma hedefi konulan ve bu hedef için de mümkün olabilecek en verimli metotlar verilen insanlar anlatılanların büyüsüne kapılıyorlar ve Amway ağı sürekli olarak büyüyor, insanları yutmaya devam ediyor.

Amway’in insanlara tanıtıldığı bu ilk görüşmelerden sonra sistem belli periyotlarla temsilcilerine (yeni üye olanlara) lüks otellerde veya özel toplantı salonlarında eğitim seminerleri veriyor. Buralarda konuşma yapan insanlar ise üst kademelere çıkmış kişiler ve genellikle Amerika’dan gelenler. Eğitim seminerleri Amway temsilcilerini daha verimli bir hale getirmeyi amaçlıyor.

Eğitim seminerlerinde üyelere anlatılan Amway’in genel özelliklerine gelirsek; bu ilke ve özellikleri şöyle toparlayabiliriz:

Birinci özellik: Hayal etme, ideal, gaye. Bu maddenin izahında üyelerden şunlar isteniyor:

“Konsantre olun ve hedefinize kilitlenin. Sisteme bir borunun içinden bakıyor gibi bakın. Diğer tüm uğraşı ve meşgalelerinizi ikinci plana atın. Her şeyiniz ortak Amway sistemi için olmalıdır! Yani üyelere söylenen şu: “Artık siz Amway ve zengin olmak için varsınız!” Bu özellik sistemin akidelerinin en korkuncu!

İkinci özellik: Engel ve maniaları kaldırmak. Yani, “Problem bulucu değil, problem çözücü olun, ne kadar problem varsa o kadar yaşıyorsunuz demektir.” Bu özellik de üyelere anlatılan önemli bir yaşam felsefesi.

Üçüncü özellik: İş prensipleri. Bu prensipler insandaki çalışma arzusunu harekete geçirmeye yönelik. İfade edilen sözler şunlar: “İçinizden bir ses diyor ki ben çalışırım! Duran arabayı itmek zordur. Ama teker bir defa dönerse gerisi kolaydır. Bir defa topu yuvarladınız mı artık devamlı yuvarlamak lazımdır. Bu yüzden bu iş önce zordur.” Amway’in isteği sadece şu: “Artık çalışın ve sistemi herkese anlatın.”

Bu anlatılanın gerçekliği insanı adeta ürpertiyor. Sisteme giren bir insan o andan itibaren her yerde sistemi anlatacak, hep bunu düşünecek. Yılmadan çalışmak ise en büyük prensip.

Dördüncü, özellik ise eğitim: Eğitim için kitaplar, kasetler, seminerler takip edilecek, sponsora danışılacak. Burada verilen örnek de çok ilginç: Amway, üyelerinden kendilerini bir garson yerine koymalarını istiyor. Patates kızartması isteyen bir insana ket-çap da isteyip istemediği sorulmalı. Yani her Amway üyesi bu sistemi her yerde, herkese anlatacak, insanlara ekstra bir hayat sunacak. Bu arada kabul etmeyenler olabilecektir ama davet yılmadan sürekli sürecek.

Amway’e göre mutlaka birileri bu daveti kabul edecektir. Sistem yılmayı kabul etmiyor, sürekli çalışma isteniyor, çalışmanın sonunda başarı gelecektir. Bunun ispatı ise 2,5 milyon üye örnek verilerek yapılıyor.

Beşinci özellik yürütme: Yani sistemin insanlara ulaştırılmasında işlenecek yollar. İlk olarak “onurlandırma ve yüceltme” yöntemiyle insanlara karşı sürekli güler yüzlü olunarak, onları teşvik etmek, yönlendirmek. Bu yöntemde insanları sevmek(!) esas kabul edilmiş. Onlara sevecen yaklaşın ki, daha çabuk etkinizde kalıp sizin pazarınız olsunlar. Söylenmek istenen bu esasında. Amway’in bu özellikler dahilinde üyelerinden isteği en önemli şeylerden biri de fikir ayrılıklarının özel tutulması. İnsanların önünde bunların tartışılmaması. Her sosyal gruptan insanların üye olduğu Amway’de kimseye farklı bakılmıyor. “Hep birlikteyiz” mesajı veriliyor. Burada hiçbir düşüncenin, fikrin de önemi kalmıyor artık. Çünkü her üyenin tek bir hedefi var! Daha çok tüketmek, daha iyi yaşamak, bunun için de daha çok kazanmak. Mükemmel bir çoğulculuk uygulamış üretmiş Amway kendi felsefesince. Herkes bir arada. bir farklılık yok. Kimse kimseden rahatsız değil, tek amaç paranın korunması. Aksi taktirde sistem büyümeyecektir. Her üye önceki kimliğinden adeta soyutlanarak, sisteme dahil oluyor. Kötü olan da bunun fark edilmeden olması; sistem çarkını öyle işletiyor ki üye bunu fark edemiyor bile. Hiçbir dayatma olmadan yeni bir insan tipine, yeni bir bilince ulaşılıyor.

Altıncı özellik, iş hacmini pekiştirmek. Bunun için de öğretmek ve öğrenmek gerekiyor. Bu özellik sürekli çalışılarak yerine getirilmelidir.

Yedinci özellik, tanıtım: Amway’in tanıtımındaki felsefesi şu: “En iyi tanıtım, ileriye yönelmek, reklamla değil şahsen yüz yüze görüşmekle olur.” Sürekli vurguladığımız bu özellik sistemin adeta hayatiyet damarı. Mantık belli: Muhatabı seçmek ve ikna etmeye çalışmak. Yılmadan sistemi insanlara yüz yüze olarak anlatmak.

Sekizinci özellik, şahsi gelişme, personelin büyümesi: Bu Özelliğin izahında da ilk önce, değişmeye karar vermenin değişme olmadığı vurgulanıyor, “inanmak pek önemli değildir, önemli olan bunu pratiğe geçirebilmektir. Yürümeye başlarken düşmek, sallanmak büyümeye başlamanın işaretidir. Pozitif düşünün, çünkü Hayatınız düşünceniz doğrultusunda ilerleyecektir.” Bu örneklemeler ve ilkeleri veren bu özellikte üyelerden istenen şu davranış biçimi de dikkat çekici: “Gülümseyin, dişlerinizi gösterin, elmas (Amway sisteminde yükseldikçe ulaşılan bir rütbe, merhale) olmayı düşünün, elmas gibi gözükün, dişleri fırçalayın!” Bu ilkelere göre her Amway üyesi daha çok zengin olabilmek için sahte gülücüklerin dünyasına adımını atıyor ve yüzüne maskeler geçiriyor. Artık her şey para içindir ve her yol mubahtır.

Üyelerinden isteği bir diğer davranış şekli de ilişki kurucu olmaları. Buna göre her zaman haklı olmak önemli değildir, içten davranmak ve bazen insanı sevmek (!) de gerekir.

Ayrıca Amway’in istediği çok ilginç bir davranış biçimi daha var:”% 100 tüketici olun!” Bir Amway üyesi Amway yoluyla aldıklarından başka hiçbir ürün kullanmamalıdır. Çünkü Amway ürünlerine giden ücretler üyelere de kazanç olarak dönmektedir. Giyimden tutun da en küçük ihtiyaçlara kadar, bir bulaşık teline kadar kullanılan her şey Amway ürünü olmalıdır. Kısacası bizim literatürümüzle ifade edecek olursak tam bir iman-amel bütünlüğü isteniyor Amway üyelerinden.

Amway sistemini belki fazlaca anlattık ama bunun gerekli olduğunu düşünüyoruz. Sistem, gerek teknik özellikler, gerekse bunu hayata geçiren felsefesi itibariyle oldukça önemli özellikler arz ediyor. Yazının başına geçen düzenli ve sistemli tüketici olmak sonucuna götüren, insanları bu ağa dahil eden mekanizma bu düşünce yapısına göre işliyor, bu kafa yapısıyla insanları etkiliyor, insanların ihtiraslarına el atarak onları tahrik eden, bu suretle tüketim ağının bir figürü yapan bu sistem neden Önemli? Her şeyden önce bu sistem bütün insanlığın düşmanıdır, Modernizmin “örgütlü bir uygulayıcısıdır. insanları kendilerinden çalan, beyinleri köleleştiren bir felsefeye sahiptir. Sürekli büyümek için sürekli tüketmeyi hedef gösteren Batı felsefesi, bu amacına tüm dünya insanlığını da kullanarak ulaşmak istiyor. Bugün her ne kadar batıda modernizm eleştirileri yapılıyor olsa da, pratikte değişen bir şey olmadığını görüyoruz.

Amway sisteminin işleyişine bakıldığında bir gizli örgüt havası görülüyor. Olayın basit bir pazarlama mantığından uzak olduğu ayan beyan ortada. Bir tarikat, bir mezhep gibi gönüllü katılımla gelişen bir mekanizma söz konusu. Amerikan orijinli bu mekanizma yeni bir yaşam biçimini enjekte ediyor insanlığa. Onları belirlediği hedeflere yine kendi belirlediği çerçevelerde koşturuyor. Her üye Amway’in belirlediği yaşam ölçülerine göre hareket ediyor. Amway sistemini mükemmel bir hale sokabilmek için üyelerinden bir de ortak kültür oluşturuyor. Şöyle ki; dünyada yayınlanan kitaplardan bir tanesini ayın kitabı olarak seçiyor ve tüm üyelerine okutturuyor. Sürekli koşuşturan Amway üyeleri okuma zamanlarını da bu kitaplarla dolduruyorlar. Olay gerçekten çok vahim bir tablo oluşturuyor.

Üzüntü verici olan bazı Müslümanların olayı hakkıyla kavrayamaması. İnsanlar, daha çok para kazandıran bir sistemin ne zararı olabilir, zengin olup daha faydalı hizmetler yapmamız güzel olmaz mı diye soruyorlar. İslami kesimde bir çok kaymanın “zengin olursam…” kelimeleriyle başlayan ifadelerle olduğunu hepimiz biliyor ve görüyoruz. Zengin olmayı idealleri için isteyenler belki işin başında masum isteklerinden başka bir şey hedeflememişlerdi. Fakat sermayenin bir kültürü vardır. Bu kültür, kendisine adım atanları bünyesinde eritmekte, çarklarında öğütmektedir.

Amway ve benzeri sistemlerin yapısı tüketime dayanmakta, yani modern yaşam tarzını benimsetmek istemektedir. Modernizm, hayatı nasıl tüketebilirim diyen bir yaşam tarzıdır. Sonu olmayan, sürekli olarak hayatı tüketmeye/ tükettirmeye yönelik, tüketim kültürünü pompalamaya yönelik bir yaşam tarzı. Belki bu yaşam tarzının yazılı bir doktrini yok ama varlık olarak hayatta yer eden, karşımızda duran bir olgu modernizm. Bu yaşam tarzında ve dolayısıyla Amway sisteminde dünya bir ideal, bir amaç olmaktadır. Kur’an’da ise Rabbimiz bizlere ” dünyaya dalmayın” diyor. Artık bu sisteme giren insan, bir din gibi bu sistemin kulu oluyor. Sisteme dahil olunca onun yaşam felsefesini benimsiyorsunuz, sürekli koşuyorsunuz. Sonu olmayan bir koşu bu. Sistem adeta bir yapışkan gibi insanları bırakmıyor. Hareketlendikçe ısı artıyor, ısı arttıkça yapışkanlık da artıyor.

Şimdi insanlar şöyle düşünebilirler: Bir maden işçisi sürekli çalışmasına rağmen aldığı ücret çok düşük bir seviyede kalıyor. Ama bu sistemde çalışan fazlasıyla kazanıyor. Bu durumda burada çalışmak daha mantıklıdır. Şimdi olayı tahlil edecek olursak, emeğini kiralayan madenci belki bunun karşılığı olarak fazla bir ücret alamıyor. Fakat bu madenci bir insan olarak beynini, kafasını kimseye satmıyor, yani kafası, gönlü rahat. Ayrıca yaşadığı olumsuz koşulları düzeltebilmek için muhalefet yapabilme, mücadele edebilme imkanlarına sahip bulunuyor, Ama diğer tarafta bir Amway üyesi için bunlar söz konusu olmamaktadır. Bu sistemde kafalar ve gönüller adeta çalınmaktadır. Kafasında sürekli olarak daha çok zengin olmak; bunun için de Amway’in belirlediği ölçülerde bir yaşam tarzına sahip olmak, onun kitabını okumak, onun kasetini dinlemek uğraşılarında bulunan bir insan özgür ola-.bilir mi, kafasını kendi düşüncesi doğrultusunda kullanabilir mi? Tabii ki hayır. İşte en büyük sömürü budur. Amway sisteminde en önemli özelliğin katılımın gönüllü olmasında olduğunu belirtmiştik. Amway’de muhalefet diye bir olay yoktur. Yukarıdan gelene itaat üyeliğin şartıdır, işin acı olan tarafı bu itaatin şartsız ve gönüllü olmasıdır.

Daha çok kazanmak için daha çok tükettirmeyi amaç edinen bir kişi bu düşüncenin kölesi olacaktır. Artık insanlar / Müslümanlar okumayacaklar, İslam’ı anlatamayacaklar. Devletin zulmünden, insan haklarından bahsetmeyi bir tarafa bırakacaklardır. Çünkü kafalarda tek bir düşünce yer etmiş olacak. Daha çok kazanmak. Daha çok kazanabilmek için de daha Çok kişiye Amway’i anlatmak.

Amway eğitim seminerlerinden birinde büyük sponsorlardan Amerikalı Mr. Bob, temsilcilerden (üyelerden) şunu istemektedir. “Sistemi yatak odasının tavanına asın, elinize bir el feneri alın, yatmadan önce ışıkları söndürün gözünüzü açtığınızda karşınızda sadece sistem olsun. Sabah uyandığınızda da sistemle uyanın.” Şimdi böyle bir sisteme üye olan bir kişinin durumunu, hayattaki rolünü düşünebiliyor musunuz? Sistem, elmas olmayı hedefleyin diyor, peki nasıl elmas olunacak: Elmas olmak için dişleri göstermek, yapay ihtiyaçlar üretmek, hayatı tükettirmek lazımdır. Daha çok harcayın, daha çok tükettirin, sınıf atlayın denilecek insanlara. Bu durumdaki bir insan artık ezilen insanlara, fakirlere bakamayacak, onları es geçecek. Çünkü sürekli kendini düşünecek, sürekli bu sistemi anlatacak, yeni köleler bulacak, bunun tebliğini yapacak.

İman ettiğimiz kitap, bizlere zengin olmayı öğütlemiyor. “Yoksulu doyurmaya önayak olmayan dini inkar ediyor”. Bizler Müslümanlar olarak zulme, sömürüye karşı mücadele etmek durumundayız. Bu şuurda olmayanların, bunun için mücadele etmeyenlerin Müslümanlığı nereye kadardır? Zulmün kol gezdiği bir toplumda yaşıyoruz. Yüzlerce köy yakılıyor, bunu devlet bile itiraf ediyor. İnsanlar yerlerinden, yurtlarından olup göç ediyorlar. Büyük şehirlerin varoşlarında asgari ücretle yaşam kavgası veren, gecekondularda yaşayan yüz binlerce insan var. İstanbul’un %20’lik azınlığı refah içinde yaşarken, geri kalanları ise asgari ücrete talim ediyor. Amway sistemi de zaten bu % 20’yi hedeflemektedir, Amway daha fazla tüketen insanlara hitap etmektedir. Gecekondu muhitlerini pek hedeflemez. Bu sisteme giren insanlar artık asgari ücretle yaşamaya çalışanların durumlarını düşünmeyeceklerdir. “Nasıl daha çok kazanılabilsin hesabını yapacaklardır. Zulme, sömürüye karşı çıkmak artık bir tarafta kalacak ve bir Amway üyesi bundan böyle Amerika’ya karşı çıkamayacaktır.

Kur’an, müminlerden malları ve canlarıyla kendilerini Allah’a adamalarını İstemektedir. Kur’an’a göre imtihanı, malını ve canım Allah yolunda verenler imtihanı kazananlar olacaktır. Şimdi sormak gerekiyor: Bu sistemde kim malını verir? Kim canını verir? Mal vermeden, can vermeden hayatı değiştirmek mümkün müdür? Sisteme bir borudan bakıyor gibi bakmayı öğütleyen Amway’e üye olan bir Müslüman, borunun dışında kaldığı için artık İslam’la ilgilenemeyecektir.

Kur’an müminlerin hayatlarının, her şeylerinin Allah için olduğunu ifade eder. Bu sistemde ise her-şey daha çok kazanmak içindir. Bu noktada artık, insanlar bir tercihle karşı karşıya bulunuyorlar. Bu insanın dinini oluşturan, önemli bir tercih bize göre.

Türkiye ve benzeri üçüncü dünya ülkelerine fiili sömürüden vazgeçip bağımsızlık veren Batı, bu bağımsızlığı kendisine pazar olma ve modernizmi seçme şartına bağladı. İzmir İktisat Kongresiyle kapitalizme geçen TC. Batı’nın ürettiğini alabilmek için bir zenginler sınıfı oluşturmayı planlamıştır. Bu planın adım adım cumhuriyet tarihi boyunca uygulandığını ve en nihayet Turgut Özal’la beraber en iyi şekilde kurumsallaştığını görüyoruz. Ekonomik büyüme için gerekli olan sürekli hayatı tüketmektir, işte Turgut Özal bunu topluma aşılamıştır. Önceleri Müslümanları sistemin kuyruğuna takan egemenler, Özal’la beraber Müslümanlara sistemi paylaşmayı teklif etmiş, akabinde birçok İslami mahfil buna adeta ‘atlamış’ ve sistemin tadını almışlardır. Amaç her kesimden zenginler oluşturmak, daha çok zenginleşmekti. Daha çok zenginleşmek lazım ki Amway’lerin mallarını alabilsinlerdi. Bu ancak yaşam seviyesi yükseltilerek mümkün olabilecekti. Daha fazla kazanan insan teknolojinin mamullerini alabilir. Bunun için de ihtiyaca göre değil, tüketime göre bir ekonomi modeli oluşturuldu. Dolayısıyla daha çok reklam, yapay ihtiyaçlar üretme, daha iyisini alın vurgusu yapıldı, yapılmaya başlandı.

İslam, hayatı tüketmek için değil, hayatta adaleti sağlamak için gelmiş bir dindir. Kapitalizm ise hayatı tüketmek için sürekli kendini pompalıyor. İşte Amway, kapitalizm dininin bir mezhebidir.

Üyelerine gökyüzünü vadeden Amway’in sistemleştirdiği bu uğursuz mekanizmadan Müslümanların uzak durmaları gerekiyor. İslam’ı gereği gibi bilip yaşamayan ama İslam’a saygı duyan, dolayısıyla tebliğe açık insanlara İslam’dan önce Amway ulaşırsa, Amway tehlikesi o 2aman daha somut bir hal alır.

Artık Türkiye’nin lüks otellerinde düzenlenen 100-200 kişilik Amway oturumlarında sakallı ve başörtülü insanları, ABD’Iİ Elmasları hep birlikte çılgınca ayakta alkışlarken görmek mümkün. Özel yaşamlarında takvayı kuşanmak adına evlerinde haremlik selamlık uygulayan bu kişilerin bir çoğunu, aynı salonda yan yana oturtan hangi kimliktir? Daha şimdiden Amway’in bu tür toplantılarında “Elmas” olma yolunda “Liderliği yakalamış başörtülü kızlar sahneye çıkartılıp alkışlatılıyor ve Amway’lerle aşılanan kimliğin nasıl bir üst kimlik haline geldiği İslam düşmanlarınca zevkle seyrediliyor.

Bu yaşam tarzı insanların kafalarını köleleştirdiğinde, bu kafalara İslam kolay kolay giremez. Yeni bir ortak kültür oluşturmak isteyen bu sisteme karşı Müslümanlar uyanık bulunmak zorundadırlar. Evrensel bir gönüllü kölelik dini bizim insanlarımız eliyle yaygınlık kazanmamalıdır. Ayakları zincirleyen değil kafalarıyla insanları köleleştiren, dünya sömürüsünden pay kapmayı telkin eden bu sistem, bir örgütlülük düzleminde sessiz ve derinden ilerliyor.

Amway’i ve telkin ettiği yaşam tarzını vermeye çalıştık, büyük sponsor Mr. Bob’ın da dediği gibi: “Amway bir yaşam biçimidir.” Müslümanların yaşam biçimi ise İslam’dır. Amway gibi hayatı tüketmeyin!

Posted in ÜRETİM SAHTELİKLERİ | 3 Comments »

ESMER ŞEKER DEDİKLERİ (!)

Posted by helalderman 12 Kasım 2011


Esmer Şeker

Esmer şeker, beyaz kristal şekerin ön işlemlerden geçirilmiş ve gıda saflığına ulaştırılmış bir miktar şeker kamışı melasıyla karıştırılması yoluyla elde edilen şekerdir. Rengi esmer olduğu için “esmer şeker” veya “kahverengi şeker” diye adlandırılır.

Esmer şekerin renk koyuluğu içerdiği melas miktarına göre değişim gösterir. “Açık esmer şeker”, %3.5 oranında melas içerirken “koyu esmer şeker” ise %6.5 oranında melas içerir.

Esmer şeker beyaz şekere oranla daha fazla higroskopiktir, yani nem tutma kapasitesi yüksektir ve bu nedenle topaklanma riski yüksektir.

Esmer şekerin parçacık büyüklüğü değişkendir ama genellikle beyaz şekerden daha ufak parçacıklara sahiptir. Endüstride kullanılanı 0.35 mm’lik kristallerden oluşan esmer şekerdir.

Beyaz şeker yerine esmer şeker tüketmek, sağlık açısından daha faydalıdır. Rafine şeker ve rafine karbonhidratlar kana hızlı karışır ve aşırı insülin salgılanmasına neden olarak pankreası zorlarlar. Bu da Diyabet (şeker) hastalığının başlamasını hızlandırır.

Esmer şekerin birkaç çeşidi vardır:

Esmer şeker: Şeker kamışı ya da şeker pancarının ikinci şurubundan tamamen doğal olarak elde edilir.

Esmer kırık şeker: Beyaz kırık şekerin kristalize olma yöntemi kullanılır, sıcak şurup konsantresi, daha önce karamelleştirilerek esmer renk elde edilir.

Esmer şeker kamışı şekeri: İşlenmemiş kristalize esmer şeker doğrudan şeker kamışı suyundan üretilir. Bu şeker genellikle, egzotik mutfaklarda kullanılır.

Üretimi

Birçok esmer şeker üreticisi üretim maliyetini düşürmek ve eklenen melas miktarını ayarlayabilmek amacıyla, rafine edilmiş beyaz şekere şeker kamışı melası ekleme yöntemi ile esmer şeker üretmektedirler. Bu işlem şeker pancarı melası ile de yapılmaktadır. Bu tip esmer şeker rafine edilmemiş esmer şekere oranla daha ufak tanelidir.

Kullanılan melas genellikle şeker kamışı melasıdır. Bunun nedeni şeker kamışı melası tadının, şeker pancarı melasına göre işlenmeye daha uygun olmasıdır. Ancak birçok bölgede, özellikle Hollanda’da şeker pancarı melası kullanılmaktadır. Kullanılan beyaz şekerin şeker kamışından ya da şeker pancarından olup olmadığı önemli bir kriter değildir, çünkü renk ve koku faktörlerini eklenen melas belirginleştirir.

Esmer şeker evde, bir bardak beyaz toz şekere bir yemek kaşığı melas eklenerek de yapılabilir. Karıştırma esnasında, istenilen koyuluğa göre, 1 çay kaşığı melas eklenebilir ya da çıkarılabilir.

Yapılan ürünün tarifinde “esmer şeker” tabiri geçiyorsa bu “açık esmer şeker” anlamına gelir. “Koyu esmer şeker” belirtilmek istendiğinde “koyu” tabiri özellikle kullanılır. Özellikle nem ve yoğunluk açısından hassaslık taşıyan tariflerde (kek tarifleri) önem taşır. Koyu esmer şeker daha karamelize bir tada sahip olur ürüne daha koyu bir renk verir.

Doğal Esmer Şeker

Doğal esmer şeker, şeker kamışının ilk kristalleştirilme işlemi ile elde edilen ham esmer şekerdir. Doğal esmer şekerde renklendirici ve kimyasal katkılar kullanılmaz. Daha fazla melas içeren bu esmer şeker, mineral açısından daha zengindir. Bazı doğal esmer şekerler (Demerara ve Muscovado) kendi özel isim ve karakteristik özelliklere sahiptir.

Esmer Şeker ve Beyaz Şekerin Farkları

Beyaz Şeker Esmer Şeker
Enerji 400 380
Yağ 0 0
Protein 0 0,3
Karbonhidrat 100 95
Mineraller
Potasyum 0 780
Kalsiyum 0 220
Magnezyum 0 116
Fosfor 0 53
Sodyum 0 150
Demir 0 9
Vitaminler
Riboflavin 0 10
Pantotenik asit 0 21
Kolin 0 4048
Niasin 0 182

Şeker Yememek İçin 66 Neden

Şekerin vücudunuza zararları…

British Medical Journal’da yeni yayınlanan bir makalede “Şeker tütün kadar tehlikeli, zarar verici ve bağımlılık yapıcı olduğu için uyuşturucu sınıfına sokulmalıdır” diyor. Gözünüzün önüne yeğeninize, çocuğunuza “hediye ettiğiniz” çikolatalar, gofretler mi geliyor? İnsanı sigaraya, uyuşturucuya en yakınları alıştırır… Çocukları da “şeker isimli zehire” anne-babaları alıştırıyor en önce.

Şekerin vücudunuza zararları

• Fazla şeker tüketmek kan şekerini çok çabuk artırıyor ve pankreas aşırı insülin salgılıyor. Buna “metabolik sendrom” deniyor. İnsülin, şekeri regüle ettikten sonra fazlasını yağ olarak depoluyor. Kan şekerindeki ani düşüşse sürekli acıkma hissine ve yemeye yol açıyor.
• Diş çürümesi başta olmak üzere, obezite, diyabet, kalp ve dolaşım hastalıkları, böbrek taşları, kanser, hipertansiyon, felç, ülser, astım, romatizma, kronik yorgunluk sendromu ve kemik erimesine neden oluyor.
• Kan dolaşımıyla vücudun her tarafına taşınan şeker özellikle de göbek, kalçalar, göğüsler ve bacağın üst kısmında toplanıyor. Bu bölgeler de dolduğunda, yağ asitleri kalp ve böbrek gibi aktif organlara dağılıyor. Bu organlar gittikçe yavaşlıyor ve sonuçta dokuları bozularak yağa dönüşüyor.
• Bağışıklık sistemi zayıflıyor. Vücut soğuk, sıcak veya mikroplara karşı koyamıyor.

Her yerde “şeker” var

Kek, pasta, baklava gibi tatlı yiyeceklerin içinde şeker olduğunu zaten biliyoruz. Tehlikeli olan gelişme, şekerin artık yerli yersiz neredeyse bütün hazır gıdaların içine koyulur hale gelişi… Bebek maması, mısır gevreği, sosis, mayonez, ketçap, pizza, hamburger ekmeği, kola, hazır meyve suyu gibi gıdalar şekerle tüketici gözünde daha çekici hale getiriliyor. Doğuştan tatlıya yatkınlığı olan insanoğlu da, farkında olmadan bu çekime kapılıyor ve satışlar artıyor. Gittikçe daha fazla satın alıyor, daha yiyoruz bu gıdaları.

Çocuklar ve bebekler için çok sakıncalı

şekerin zararlarıÖzellikle bebek mamasında bile şeker olması, çocukların beslenme zevkinin bir ömür boyu yanlış bir yolda gitmesine neden oluyor. Günümüzde artan aşırı şişmanlığını sorumlularından biri de bebekken tanışılan şeker olsa gerek. Bebek mamasında anne sütüne oranla yüzde 60 daha fazla şeker bulunuyor!

Şekerdeki genetik risk

Şekerle ilgili çok önemli başka bir tehlike daha var. Genetiğiyle oynanmış mısırdan “mısır şekeri” üretiliyor. “Nişasta bazlı sıvı şeker” de denilen bu “oynanmış” şeker, çikolata, gofret, gazlı içecek, baklava, mısır gevreği gibi endüstriyel gıdalarda en çok kullanılan şeker türü. Genetiğiyle oynanmış gıdalar ise, başlı başına sayfalarca yazı yazılabilecek bir konu. Doğal halinde değil, insan eliyle “oynanmış” genlere sahip yiyecekler yediğimizde, bizim vücudumuzda da genlerimizi ilgilendiren değişiklikler olabileceğinden korkuyor bilim adamları. Günümüzde yaygınlaşan besin alerjileri, kanser gibi rahatsızlıkların nedenlerinden biri olduğu düşünülüyor.

Şekerin gizli isimleri

Yiyeceklerin “içindekiler” listesinde şekerin farklı isimlerle gizlenmiş olduğunu görebilirsiniz. Bu isimler ne mi? Sakaroz, esmer şeker, mısır şurubu, nişasta bazlı sıvı şeker, dekstroz, sorbitol, mannitol, xylitol, früktoz, meyve şurubu, glikoz, glikoz şurubu, bal, invert şeker, laktoz, maltoz, akçaağaç şurubu, melas, şeker şurubu, turbinado, amazake.

Şeker yememek için 66 neden

Şekerin zararları 1. Şeker kanser hücrelerinin en çok sevdiği şeydir.
2. Şeker bağışıklık sisteminizi zayıflatabilir.
3. Şeker vücudunuzun mineral dengesini bozabilir.
4. Şeker çocuklarda hiperaktivite, endişe, dikkat bozukluğu ve huysuzluğa sebep olabilir.
5. Şeker çocuklarda uyuşukluğa sebep olabilir.
6. Şeker çocukların okul başarısını olumsuz etkileyebilir.
7. Şeker trigliserit seviyesinde belirgin bir artışa sebep olabilir.
8. Şeker bakteri enfeksiyonlarına karşı savunma sistemini zayıflatabilir.
9. Şeker böbreklere hasar verebilir.
10. Şeker krom eksikliğine yol açabilir.
11. Şeker bakır eksikliğine yol açabilir.
12. Şeker kalsiyum ve bakır emilimini engeller.
13. Şeker meme, yumurtalık, prostat ve rektum kanserine yol açabilir.
14. Şeker kadınlarda daha büyük risk oluşturmak üzere, kolon kanserine sebep olabilir.
15. Şeker safra kesesi kanseri için risk faktörü olabilir.
16. Şeker gözleri bozabilir.
17. Şeker serotonin seviyesini yükseltir; bu da kan damarlarını daraltabilir.
18. Şeker Hipoglisemiye sebep olabilir.
19. Şeker midenin asidik olmasına yol açabilir.
20. Şeker çocuklarda adrenalin seviyesini artırabilir.
21. Şeker koroner kalp hastalığı riskini artırabilir.
22. Şeker ciltte kuruma ve saç beyazlamasına yol açarak yaşlanma sürecini hızlandırabilir.
23. Şeker alkol bağımlılığına yol açabilir.
24. Şeker diş çürüklerini artırabilir.
25. Şeker kilo alımı ve aşırı şişmanlığa katkıda bulunabilir.
26. Yüksek miktarda şeker yemek Crohn’s hastalığı ve ülseratif kolit riskini artırır.
27. Şeker kireçlenmeye sebep olabilir.
28. Şeker astıma sebep olabilir.
29. Şeker mantar enfeksiyonlarına sebep olabilir.
30. Şeker safra taşı oluşmasına yol açabilir.
31. Şeker böbrek taşı oluşmasına yol açabilir.
32. Şeker istemik kalp hastalığına yol açabilir.
33. Şeker apendisite yol açabilir.
34. Şeker Multipl Skleroz (MS) hastalığının belirtilerini şiddetlendirebilir.
35. Şeker dolaylı olarak hemoroide yol açabilir.
36. Şeker damarlarda varise yol açabilir.
37. Şeker osteoporoz oluşumuna katkıda bulunabilir.
38. Şeker salya asiditesine katkıda bulunabilir.
39. Şeker insülin sensitivitesinde düşüşe sebep olabilir.
40. Şeker glikoz toleransının düşmesine sebep olur.
41. Şeker büyüme hormonunu azaltabilir.
42. Şeker toplam kolesterolü artırabilir.
43. Şeker sistolik kan basıncını artırabilir.
44.Şeker gıda alerjilerine sebep olur.
45. Şeker diyabet oluşumuna katkıda bulunabilir.
46. Şeker hamilelikte kan zehirlenmesine yol açabilir.
47. Şeker çocuklarda egzama oluşuma katkıda bulunabilir.
48. Şeker kardiyovasküler hastalığa sebep olabilir.
49. Şeker DNA yapısını bozabilir.
50. Şeker katarakta sebep olabilir.
51. Şeker amfizeme sebep olabilir.
52. Şeker ateroskleroza sebep olabilir.
53. Şeker serbest radikal oluşumuna sebep olabilir.
54. Şeker enzimlerin işlevselliğini düşürür.
55. Şeker karaciğer hücrelerinin bölünmesine sebep olabilir; bu da karaciğerin boyutlarını büyütür.
56. Şeker karaciğerde yağ miktarını artırabilir.
57. Şeker karaciğerde patolojik değişimlere yol açabilir.
58. Şeker pankreasa zarar verebilir.
59. Şeker kabızlığa sebep olabilir.
60. Şeker miyopluğa sebep olabilir.
61. Şeker hipertansiyona sebep olabilir.
62. Şeker migren de dahil olmak üzere baş ağrılarına sebep olabilir.
63. Şeker beyin dalgalarını artırabilir; bu da beynin düşünme kabiliyetini zayıflatır.
64. Şeker depresyona sebep olabilir.
65. Şeker hormonal dengesizliğe sebep olabilir.
66. Şeker Alzheimer’s hastalığı riskini artırabilir.

KAYNAK: http://www.snhazinem.com/sanalhazinem-saglik-genel/214996-seker-yememek-icin-66-neden.html#ixzz1dVmm3Phr

Posted in ÜRETİM SAHTELİKLERİ | Leave a Comment »

Kağıt peçetelerde kanser riski

Posted by helalderman 16 Ekim 2011


Washington Post gazetesinde yayınlanan habere göre Amerikan Çevre Koruma Dairesi tarafından yayınlanan raporda, klorla ağartılarak üretilen kağıt ve benzeri ürünlerde gıda ürünlerine geçebilen dioksin adlı maddenin kanserojen sınıfına alındığı açıklandı.

Dünya Sağlık Örgütü tarafından da kanser yapıcı kimyasal maddeler grubuna dahil edilen dioksinler , kağıt sanayinde, klorla ağartma işlemi sırasında oluşuyor ve araştırmacılar zehirli kimyasallar sıralamasında başı çeken dioksinlerin, östrojen gibi “doğal steroid” hormonlarını taklit ederek birçok biyokimyasal reaksiyonu başlattığına dikkat çekiyor.

En ufak dozda bile vücuda alımının eklem ağrıları, uykusuzluk, doğum bozuklukları ve bağışıklık sistemi zayıflığına yol açabileceğini belirten uzmanlar, dioksinlerin yağda çözünür olduğundan bedenimizdeki yağ hücrelerinde birikme eğilimini vurguluyorlar.

Bebekler yetişkinlere göre 200 kat fazla dioksine maruz kalma riskini taşırken, tuvalet kağıtları, kağıt mendiller, süt veya meyva suyu kartonları, tek kullanımlık çocuk bezleri, bilhassa peçeteler eğer klorla ağartma işleminden geçiyorlarsa düşük dozda dioksin içeriyorlar.

Bu ürünlerin herhangi birinden yiyeceklere ve vücuda da kolayca bulaşan bu zararlı kimyasallar Amerikan Çevre Koruma dairesinin raporunda , en ufak miktarının bile laboratuvar hayvanlarında kansere sebep olduğu açıklandı.
Kaynak CNNTurk

İnsanlar uzun yıllar, her türlü temizlik işlerinde pamuklu ve keten bezlerden, havlulardan faydalanmışlardır. Özellikle bizim kültürümüzde bu bezler, değişik ebatlarda hazırlanarak çeyizlerde bile yer almıştır. Büyük bir zevkle, kenarları zarif oyalarla süslenmiş servis peçeteleri, el bezleri ve kurulama bezleri, hatta âile fertlerine özel olarak hazırlanmış bembeyaz taharet bezleri, bebekler için dikilmiş kaynatılmaya uygun onlarca alt bezleri bunlardan bazıları… Şimdiki zamanla kıyaslanırsa, oldukça zahmetli ve vakit alıcı işler gibi gözüküyor. Ama nîmetlerin zahmetsiz olmayacağı da bir hakikat..

Günümüz, teknolojinin altın yıllarını yaşarken, kâğıt sanâyii de bundan payını aldı. Bir anda kolay ve pratik kullanımlarıyla ortaya çıkan kâğıt peçeteleri, havluları, mendilleri, tuvalet kâğıtlarını öyle kabullendik ki, temel ihtiyaç listemizin vazgeçilmezleri oldular. Sorgulamak bir yana, artık onlar kutu kutu, paket paket her köşemizde… Bembeyaz, temiz görünümlü, yıkama derdi olmadan, bir defa kullanıp atılabilen hazır malzeme… Tüketim teknolojisinin “Kullan, at!” formunda bize sunduğu kolaylıklar, acaba karşılığında hangi zorlukları getiriyor? “Ne zorluğu?” dediğinizi duyar gibiyim. Sağlığımızı koruma zorluğu… “Al, at!” derken aslında sağlımızı tehlikeye atıyoruz. Şöyle ki;

Kâğıt ürünlerinden hangisi olursa olsun, kâğıt sanâyiinde klorla ağartma işlemi sırasında bir kimyasal madde oluşturuyor. “Dioksin” olarak bilinen bu kimyasallar, zehirli kimyasallar sıralamasında başı çekenlerden biri…

Satın aldığımız tuvalet kâğıtları, kâğıt mendiller, süt veya meyve suyu kartonları, tek kullanımlık çocuk bezleri, peçeteler vs. eğer klorlu ağartma işleminden geçiyorlarsa, düşük dozlarda dioksin içeriyor. Dioksinler, bu ürünlerin herhangi birinden yiyeceklere ve vücudumuzun duyarlı kısımlarına geçebiliyorlar. Dioksinlerin en küçük dozları bile, akne ve eklem ağrılarından uykusuzluğa, kansere, doğum bozuklukları ve bağışıklık sistemi zayıflığına kadar çeşitli rahatsızlıklara sebep olabiliyor.

ABD çevre koruma bürosunun, dioksinleri “muhtemel insan kanserojeni” sınıfına dâhil ettiği biliniyor. Ayrıca dioksinler yağda çözünür olduğundan, bedenimizdeki yağ hücrelerinde birikerek vücudumuza yerleşiyor. Eğer dioksine mâruz kalan kişi, bir anne ise, bebeğine anne sütüyle kolayca geçiyor. Böylece dünyaya gözlerini açan bebek, ilk gıdasıyla birlikte zehirli bir kimyasalla tanışmış oluyor.

Aslında işin daha kötüsü, bizler kâğıt havlulardan, peçetelerden vazgeçsek de dioksin yine bizi buluyor. Başkalarının kullanıp atmasıyla birlikte çöplüklerde yakılan bu ürünlerden çıkan dioksin, hava ve su kaynakları yoluyla kolaylıkla bulaşabiliyor. Hattâ kâğıt hamuru ve kâğıt fabrikalarının atık sularının içinde onlarca zehirli kimyasal bulunuyor. Maalesef sanâyinin kirlettiği su kaynaklarıyla sulanan tarım ürünleri, bu kimyasalların bize ulaştığı en kestirme yol oluyor.

Dioksinlerden korunabilmek için neler yapılabilir?

Avrupa’da birçok kâğıt fabrikasında, ağartma işlemlerinde klor yerine “oksijen”, “peroksit” ve “sodyumhidroksit” kullanılıyor. Ülkemizde bu metodun daha mâliyetli olduğunu bilen firmalar, buna kolay kolay yanaşmıyor. Ancak bizler, bu ürünleri sorgulayarak yeterli bir tüketici baskısı yapmalı ya da bu ürünleri almayı azaltarak firmaları sağlığa uygun alternatifler üretmeye zorlamalıyız. Ayrıca geri dönüşümlü kâğıtları kullanmak bir derece daha iyi bir tercih olacaktır. Çünkü geri dönüşümlü kâğıtlarda, diğerlerine göre daha düşük sıcaklıklarda çalışılıyor ve daha az ağartma yapılıyor. Böylece bu ürünlerde dioksin çok düşük oranlarda görülüyor.

Kolonyalı mendil

Kolonyalı mendil, içeriğindeki alkolün varlığı, çözücü ve bakteri kırıcı etkisi dolayısıyla hızlı, pratik ve estetik (kozmetik) bir el ve yüzey temizleyici malzemedir. Burada dikkat edilmesi gereken kolonyalı mendillerin içerdiği alkolün karakteridir. Tüketiciye sunulması gereken, “etil alkol” veya “isopropil alkol” içeren kolonyalı mendillerdir.

Ancak ruhsatsız ve kontrolsüz üretim yerlerinde, kolonyalı mendil muhteviyatında olması gereken alkol yerine farklı bir alkol kullanılması muhtemeldir. Kullanılması yasak olan “metanol” yani “metil alkol”dür. Hatırlanacağı üzere, birkaç yıl önce ülkemizde, metanolün, alkollü içkilere katılarak piyasaya sunulması şeklinde sahtecilik olayları yaşanmış, bu da birçok can kaybına sebep olmuştu. Üretim alanlarının denetimden uzak oluşu, Tarım, Sanayi, ve Sağlık Bakanlığı’nın denetim kadrolarının çok kısıtlı olması yüzünden bu tür sahtecilik teşebbüslerine her an rastlamak mümkündür. Eğer kolonyalı mendillerde metil alkol kullanımı ihtimali var ise, -ki, kontrolsüz bir sektörde bu şaşırtıcı değildir- bu durumda tüketicinin mağdur olması, göz, cilt ve burun içi mukoza ve akciğer dokusunda tahribatla sonuçlanan sağlık riskleri çok muhtemeldir.

Islak Mendiller

Sağlık uzmanları, özellikle bebek ve çocukların el, yüz ve beden temizliğinde çok sık kullanılan ıslak mendillerin, zararlı kimyasal maddeler içerdiğini söylüyor. Üretici firmalar ise, ürünlerinin gerekli testlerden geçirildiğini, sağlığa zararlı herhangi bir madde yer almadığını belirtiyorlar. Kimya mühendislerinden Kudret Livaoğlu ve Ayşe Betül Şahin’in verdiği bilgilere göre, ıslak mendillerde kullanılan 62 maddenin sadece 16’sı vücuda herhangi bir zarar riski taşımıyor. Bunlar, saf su, doğal yağlar, doğal koku, nemlendirici ve vitaminler gibi maddelerdir. Geriye kalanlarda ise, en hafifi alerji ve cilt tahrişi olmak üzere, zehirlenmeden kanserojen tesire kadar birçok zarar tespit edilmiştir. Çocukların ciltleri, yetişkinlere göre daha geçirgen olduğu için bu maddeleri daha hızlı bir şekilde vücutlarına alırlar.

Yüksek kimya mühendisi Kudret Livaoğlu, ıslak mendillerde kullanılan kâğıdın yüzde yüz selülozdan yapılmış olmasına dikkat edilmesi ikazında bulunuyor. Bebekler için, yalnızca su ile ıslatılmış pamuktan üretilen ıslak mendillerin kullanılabileceğini belirten Livaoğlu’nun tavsiyeleri şöyle:

“Az miktarda da olsa, sürekli zararlı kimyasallarla temastan sakının. Alkol, koku, paraben kullanılmayan doğal selüloz ya da pamuktan elde edilen ıslak mendilleri kullanın. Kimyasal içeren ıslak mendili kullanmak zorunda kaldığınızda ciltte kurumasını beklemeden temiz suyla durulayın.” (bkz: http://www.gofrm.com/forums/cocukca/7755-bebeklerde-islak-mendilin-zararlari.html)

İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Onkoloji Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Erkan Topuz da “içeriğinde toksikolojik (zehirleyici) madde olan ürünlerin sağlığa zarar verdiğini” belirtiyor ve şöyle diyor:

“-Bebekler için çok beyazlatılmış kâğıtlar ve bezler bile zararlıdır. Kimyasalların uzun sürede yapacağı tesirler bilinmeyebilir. Bu ürünlerdeki kimyasal maddeler, az miktarda bile olsa tesirleri uzun sürede ortaya çıkar. Paraben ve lanolin en zararlı olanlarıdır. Eczahânelerde satılan ürünler tercih edilebilir.”

Prof. Topuz’a göre, beyazlatılmış kâğıtlardaki zararlı maddeler şunlardır:

Paraben: Methyl, ethyl, propyl, butyl, isobutyl, benzil paraben olmak üzere altı çeşidi var. Birçok ıslak mendilde en az bir tanesi mevcut. Bunlar petrolden elde edilen koruyucu katkı maddeleridir. Bazı Avrupa ülkeleri, bunların kullanımını yasakladı. AB, parabenlerin kullanımını sınırlandırdı. Bir araştırmada incelenen 20 göğüs tümörünün 18’inde paraben bulundu.

Propylene glycol: Petrol türevi bir madde. Cilt tahrişine, alerjiye, merkezi sinir sisteminde tahribata ve bazı organlarda hasara sebep olabiliyor.

Phenoxyethanol: Deri tahrişine, böbrek ve karaciğer hasarına sebep olabilen koruyucu madde.

Peg-40 hydrogenated castor oil: Hidrojene edilmiş hintyağı. Hidrojene yağlar, kanser ve kalp damar hastalıklarına sebep olan trans yağ asitleri içerir.

2-bromo-2 nitropropame-1,3 diol: Zehirlidir, alerjik reaksiyonlara sebep olabilir.

Methylisothiazolinone: Cilt ile teması mahzurlu bulunan ve yanıklara sebep olabilecek bir maddedir.

Sodyum hidroksit: Cilt yanmalarına sebep olur ve kişiyi diğer kimyasallara karşı hassaslaştırır. Yutulursa öldürücüdür.

Fınn: Kanal ve boruların, tıkanmış lavaboların temizliğinde kullanılır.

Formaldehit: Kanserojendir. Bebek ürünlerinde kullanımı kesinlikle yanlıştır. Fakat çok ucuz bir koruyucu olduğundan merdivenaltı üretimlerde kullanılıyor. Teneffüs edilmesi, yutulması ve deri ile teması hâlinde zehirlidir.

Triclosan: Laboratuar hayvanlarında karaciğer hasarına sebep olmuştur.

Carbomer: Solunması hâlinde zehirlidir. Temasta sabun ile yıkanması gerekir.

Sodium benzoate: Uzun vâdede üreme sistemi, karaciğer ve merkezi sinir sistemine zarar verir.

Paraffinum liquidum: Cildin gözeneklerini tıkayıp akneye sebep olur.

Benzi alcohol: Cildi tahriş eden, karaciğer ve sinir sistemine hasar verebilen katkı maddesidir.

Benzyl benzoate: Yutulduğu takdirde toksik (zehirli) tesir yapar. Göz ve cildi tahriş edicidir.

Fragrance/parfüm: Bir koku. 200 veya daha fazla kimyasal madde içerir. Merkezi sinir sistemi hasarı, alerji ve egzamaya sebep olabilmektedir.

3-lodo-2 propynyl butyl carbonate: Ciltte tahrişe sebep olur.

Cetrimonium chloride: Cilt tahrişine ve sinir sisteminde tahribata sebep olur.

Polyquatemium 7: Solumaktan kaçınılmalı. Temas ettiği yer bol sabunlu suyla yıkanmalıdır.

Coumarin: Ölüme bile sebep olabilir.

(Daha geniş bilgi için bkz: http://www.gofrm.com/forums/cocukca/7755-bebeklerde-islak-mendilin-zararlari.html)

bayanlar lütfen google translateden çeviri yaptırın,malezya dili.
Darah haid yang mengalir keluar akan memasuki tuala wanita melalui permukaan jaringan atau kain bukan kapas.
Gas toksid yang dibebaskan daripada tuala wanita akan terus berhubung dengan kulit dan akhirnya menyebabkan jangkitan.
Sekiranya tuala wanita tersebut menggunakan kain kapas semulajadi, ia akan menyerap segala gas bertoksik sebelum ia sampai ke permukaan kulit wanita.
Ia akan mengelakkan masalah jangkitan, ruam, gatal atau alahan.
Darah haid akan mengalir keluar dari uterus dan diserap oleh tuala wanita.
Sejenis gas bertoksik yang dinamakan dioksin akan terbebas melalui proses pemeluapan.
Dioksin akan diserap kedalam rahim melalui saluran uterus dan akhirnya sampai di ovari melalui tiup fallopio.

“Faraj menyerap apa sahaja dan bila-bila masa sahaja. Apabila anda memasukkan bahan kimia di dalam faraj, bahan tersebut akan berada di dalam saluran darah setengah jam kemudian”
– Dr. Philip M. Tierno.
http://1beauty-healthy.blogspot.com/2010/03/bagaimana-dioksin-meresap-ke-dalam_20.html

Posted in ÜRETİM SAHTELİKLERİ | Leave a Comment »

tohum yasası meclisten geçerse bize ne olur!

Posted by helalderman 25 Ekim 2010


Röportaj: Gülşen Kaş
Gülşen: GDO nedir?

Dr. Gökhan Günaydın: Biyo-teknolojik yöntemlerle kendi türü dışındaki bir türden gen aktarılarak belirli özellikleri değiştirilen bitki – hayvan ya da mikroorganizmalara “Transgenik” ya da “Genetiği Değiştirilmiş Organizma” denilmekte ve bu ürünler kısaca “GDO” olarak adlandırılmaktadır. Bu kapsamda, örneğin domuza ait gen domatese, bakteri veya virüse ait gen de bir bitkiye aktarılabilmektedir.

Gülşen: Tohumculuk Yasası Meclis’ten hızlı bir şekilde geçirildi, yasanın çıkarılmasının gerçekteki amacı nedir? Neye ve kime hizmet etmektedir?

Dr. Gökhan Günaydın: TBMM’de 31 Ekim 2006 tarihinde kabul edilen 5553 sayılı Tohumculuk Yasası, 8 Kasım 2006 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Yasa, tohum alanından kamunun çekilmesi ve sektörün tümüyle çokuluslu şirketler ile onların yerli temsilcilerine teslim edilmesini amaçlamaktadır.

2004 yılından beri TBMM gündeminde olan, hatta 23 Kasım 2004 tarihinde Danışma Kurulu kararıyla görüşmelerinin tamamlanmasına kadar çalışma süresinin uzatılması bile kararlaştırılmış bulunan düzenleme, aradan iki yıl geçtikten sonra TBMM tarafından yasalaştırılmıştır. Avrupa Birliği’ne uyum yasaları arasında yer aldığının iddia edilmesine karşın, Yasanın 3, 4, 6, 7, 8, 11, 12 ve 15. maddelerinin AB müktesebatı ile çelişmesi dikkat çekmektedir.

Yasanın “tohumculuk” alanını düzenlediği ileri sürülse de, toplam 43 maddeden yürürlük ve yürütmeyi düzenleyen 2 madde ile amaç, kapsam ve tanımlamayı içeren 3 madde hariç tutulduğunda, tohumculuğu düzenleyen madde sayısı 12’ye düşmektedir. Yasanın 25 maddesi tohumculuk birliğinin kurulmasıyla ilgili düzenlemeler getirmektedir. Bu nedenle 5553 sayılı Yasa, adeta “tohumculuğu” değil, “tohumculuk birliği”ni düzenlemek üzere çıkarılmıştır.

Yasa ile “bitki ıslahçıları, tohum sanayicileri ve üreticileri, fide üreticileri, fidan üreticileri, tohum yetiştiricileri, tohum dağıtıcıları, süs bitkileri üreticileri ve tohumculukla ilgili diğer konularla iştigal eden en az yedi gerçek veya tüzel kişi tarafından faaliyet konularına göre” alt birlikler ve bunların üst birliği olarak, kamu kurumu niteliğinde meslek üst kuruluşu statüsünde Türkiye Tohumcular Birliği kurulmaktadır. Üstelik, Yasa’nın 15. maddesi ile tohumluk üretimi, tohumluk sertifikasyonu, tohumluk ticareti ve piyasa denetimi konusundaki yetkilerin bu birliğe devredilmesi öngörülmektedir.

Yasa ile Türkiye’de, Tarımsal Araştırma Genel Müdürlüğü’ne (TAGEM) bağlı Enstitülerin tarımsal AR-GE faaliyetleri sonucunda, Tarımsal İşletmeler Genel Müdürlüğü’ne (TİGEM) ait çiftliklerde tohum üretip, ucuz fiyatlarla ve zamanında üreticiye ulaştırma şeklinde işleyen kamusal tohumculuk sistemi “demode” ilan edilmekte; devlet olmazsa olmaz bir yaşamsal alandan daha çekilerek, yabancı şirketler ile onların yerli uzantılarına yeni kâr alanları yaratılmaktadır.

Türkiye’nin tohum üretim gücünü tümüyle kırılmaktadır. Yasa, sektör ve üretici için yıkım; çokuluslu şirketler ile onların taşeronları için ise yeni kar alanları anlamına gelmektedir.

Gülşen: Bu Yasa geleneksel tohumlarımızı kullanamayacağımız anlamına mı geliyor?

Dr. Gökhan Günaydın: Tüm Avrupa’daki bitki çeşidine yakın bir sayıda olmak üzere, 3 bini endemik toplam 13 bin bitki çeşidine sahip olan Anadolu coğrafyası, gen bankası niteliğindedir. Günümüz Türkiye’si, sebze tohumluğunda % 90’ın üzerinde dışa bağımlıdır. Sertifikalı hububat tohumluğunun ise ancak % 25’i üretilebilmektedir.

Aslında özel sektör, sebze, mısır, ayçiçeği gibi yabancı döllenen tohum piyasasının karlılığını çoktan fark etmiştir. Bu bağlamda özellikle Hollanda, İspanya ve İsrail kökenli firmalar, yerli ortaklarıyla Türkiye’de tohum üretip pazarlamakta ya da doğrudan ithal ürün satış ağı oluşturmaktadır. Yerli çeşitlerimizin neredeyse tamamının kaybolmasına neden olan bu süreçte, örneğin bir kg. domates tohumu 18 – 20 bin dolar fiyatla satılmakta ve üreticinin sömürü düzeyi giderek artmaktadır. Yabancı ve yerli aracıların etkisiyle, üreticinin eline geçen gelirden yaklaşık 5 kat fazla fiyatlarla domates tüketen tüketicinin “eski domateslerin tadını arama” düzeyinde kalan yakınmaları, üretici ve tüketici dayanışmasına yönelik anlamlı bir sonuç üretmemektedir.


Gülşen: Canlı bir şeyin patenti alınabilir mi? Tohum patenti almış şirketlerin amacı ne?

Dr. Gökhan Günaydın: Yasa Tasarısının 15. maddesinde bahsedilen yetki devriyle birlikte kamu üretim, sertifikalandırma, ticaret ve denetimi, uluslararası dev tarım şirketlerine bırakılacaktır. Böylelikle de ülkemizin “gıda güvenliği” ve “gıda güvencesi-egemenliği” bir avuç uluslararası gıda tekelinin kar histerisine terk edilecektir.

Gülşen: GDO’lar tarım sektörünü nasıl etkileyecek?

Dr. Gökhan Günaydın: İnsan, hayvan, bitki, mikroorganizmalarda yapılan her bir değişiklik bütünün bir diğer parçası olan tarımsal biyoçeşitliliği, yani sağlıklı beslenmenin temeli olan gıda çeşitliliğini de etkileyecektir.

Modern tarım yöntemlerinin yol açtığı etkiler yüzünden zaten yeteri kadar azalmış olan çeşitler GDO’nun tehdidi altındadır. Çünkü GDO’ların aktarılmış genleri, çevresinde geleneksel yöntemlerle üretilen ürünlere de geçebilmektedir. Arılar, kuşlar, böcekler ve rüzgar gibi tozlaşmayı sağlayan etkenler, GDO’lu polenleri alıp komşu tarlalara taşıyabilmekte, komşu tarlaya bulaşan genler oradaki üründe de genetik değişikliğe neden olabilmektedir. “Gen kaçışı” adı verilen bu bulaşma sonucunda yaşamın sürdürülebilirliği açısından çok büyük önem taşıyan bitkiler giderek tek tipleşmekte, doğal çeşitlilik azalmaktadır.

Böylece milyonlarca yılda oluşan türler 5-10 yıllık bir sürede yok olma tehlikesiyle karşılaşmaktadır. Bu yüzden GDO, yeryüzündeki milyonlarca canlı türün varlığını tehdit ve eko sistemi tahrip etmektedir.

Hastalık ve diğer zararlılara karşı dayanıklı olması için genleriyle oynanmış bir buğday türünün belki göreceli olarak verimi yüksektir ama, aniden ortaya çıkabilecek bir hastalık ya da zararlı o türün yok olması ve dünyada artık başka bir tür buğday yetiştirilmediği için buğday ırkının tamamen ortadan kalkması gibi bir felaketi beraberinde getirebilir.

Türkiye’nin biyolojik ve endemik (sadece o yörede bulunan) bitki türleri açısından çok zengin olması nedeniyle, tür çeşitliliğini tehdit eden GDO’lar konusunda önlem alınması sadece Türkiye için değil, dünyanın biyolojik mirasının gelecek nesillere taşınabilmesi açısından da yaşamsal önem taşımaktadır.

Posted in ÜRETİM SAHTELİKLERİ, tohum yasası & GDO | 1 Comment »

Evdeki kimyasal silahlar:Poşet çay ve damacana

Posted by helalderman 20 Eylül 2010



Hayatımızı kolaylaştıran birçok ambalaj aslında insan sağlığı için büyük tehlike oluşturuyor. Zımba teli bulunan poşet çaylar, yıpranmış damacanalar kansere yol açabiliyor. Radyokimyager Dr. Memduh Sami Taner evimizdeki tehlikeleri anlattı. 07.01.2007 tarihli Vatan-Pazar’da yayınlanan bu haberi Türkan Hiçyılmaz yapmış. Mutlaka okuyun.

Metal zımbalı poşet çayları içmeyin
Poşet çaylar çok pratik. Bu yüzden de kullanımı hızla artıyor. Ancak dünya zımba telli poşet çayları terk etmesine rağmen (zımba yerine poşete, ip doğal yapıştırıcı ya da dikiş ile tutturuluyor) Türkiye’de hâlâ metal zımbalı poşet çayları satılıyor. Bu insan sağlığı için çok tehlikeli. Çünkü metal zımbalı poşet çay, sıcak suyun içine girdiğinde ve uzun süre bekletildiğinde, çay poşetindeki metal çözünüme uğruyor. Bu da vücutta metal birikimine yol açıyor. Vücutta biriken ağır metal iyonları karaciğer, beyin, akciğerde çeşitli sorunlara ve kansere neden oluyor.

Özellikle limonlu çay içenler kesinlikle metal zımbalı poşet çay kullanmamalı. Çünkü limon asit özelliğinden dolayı metalle tepkimeye girip metalin çözülmesine ve vücuda daha fazla metal yüklenmesine neden oluyor. Poşet çayları alırken ya da kullanırken dikkatli olmak gerekir. Dokunduğunuzda naylon hissi veren metal zımbalı poşet çayları almayın. Onun yerine lifli, doğal malzemeden yapılan, ipi dikişle ya da yapıştırılarak tutturulmuş çayları tercih edin. Önce şekeri atın. Çünkü şeker suyu soğutacak ve metalin çözülmesini engelleyecek. Su mümkün olduğunca ılık olmalı. Ve metal zımbalı poşet çay su içerisinde en fazla iki dakika bekletilmeli. Aslında salt bitkiyi suda kaynatarak hazırlamak en sağlıklı yoldur.

Konservede metalik tat tehlike sinyali
Konserve balık gibi yiyeceklerin konulduğu teneke kutu dediğimiz ambalajların, iç yüzeyi plastik malzemeyle kaplı ise standartlara uygundur. Fakat bu tür bir önlem alınmadan salt metal ambalaj ile gıda veya gıda maddesinin suyunun teması söz konusu ise, tüketilecek yiyeceklere çok dikkat edilmeli. Uzun süre beklemiş gıdaların tüketilmesi çok risklidir. Bu nedenle son kullanma tarihine yakın ürünler tüketilirken “metalik bir tat” hissedilirse, gıdanın tüketilmesi sakıncalıdır. Son kullanma tarihi geçmemiş olsa bile bu tür bir tat alınıyorsa, o yiyecekler tüketilmemeli, tüketicilerin başvurması gereken noktalara veya ilgili firmaya bu konuda şikayet bildirimi yapılmalıdır.

En sağlıklısı cam şişe
Alüminyum folyo ve streç film bazı maddelerle bir araya geldiğinde reaksiyona geçip çözülür. Özellikle uzun süre alüminyum folyo da kalan sıcak, sulu, asitli yiyecekler aşınmaya neden olabilir. Bu malzemelerin sürekli kullanımı halinde ise Alzheimer ve kanser gibi birçok ciddi sağlık sorununa neden olabilir.

Plastik damacanalar da sağlık açısından sakıncalıdır. Çünkü evimize içmek için aldığımız kaynak suları çeşme sularına göre daha aşındırıcıdır. Bu nedenle bilinen ve güvenilen firmalar dışındaki yerlerden su alınmamalıdır. Çünkü tüketicinin sağlıksız damacanayı çıplak gözle anlaması mümkün değildir. Ayrıca bu konuda yeterli denetim olup olmadığı da şüpheli bir durum. Bunun için gerek su gerek yiyecekler açısından cam ambalajlar her zaman en sağlıklısıdır.

Streç filmi pişirme sırasında kullanmayın
Streç film plastik bir malzeme olduğu için dikkatli kullanılmalıdır. Özellikle sıcak yiyeceklerin saklanmasında kullanılmamalıdır. Çünkü ısı ile temasında çok çabuk erir ve plastikteki zararlı kimyasal maddeler yiyeceklere, oradan da insan vücuduna geçer. Ayrıca yemeklere karışmaması için ısıtma-pişirme esnasında kaplarda ve gıdaların iç yüzeylerinde kesinlikle bulunmaması gerekir.

Plastik bardak kanser nedeni
Köpük, plastik bardak ve malzemeler ile sıcak yiyecek-içecek tüketimi kesinlikle terk edilmesi gereken alışkanlıklardır. Sağlık Bakanlığı bu duruma müdahale etmelidir. Maliyeti düşürmek ve daha çok kâr elde edebilmek için üretilen “çok ince” plastik bardak ve tabaklar 70-90 derece sıcaklığındaki sıvılar içine konduğunda tehlike yaratır. Sıcak sıvı, plastik malzemeyi eritir. Toksik maddeler ilk önce sıvıya sonra ağız yoluyla vücuda geçer ve kansere yol açar. Sıcak su ile ilişkiye en az geçme ihtimali, kağıt bardaklar için geçerlidir. Özellikle ABD, İngiltere ve Avrupa Birliği’nde kağıt bardak yaygın olarak kullanılıyor.

Alüminyum folyoyu fırına koymayın
Alüminyum folyoyu tamamen koruma amaçlı olarak kullanmak yani yiyeceği folyoya sarıp buzdolabına koymak sağlıklıdır. Ancak saklanacak gıdanın ıslak, çok tuzlu ya da limonlu olmaması gerekiyor. Alüminyum folyoya ısıtma işlemi uygulamak, balık v.s yiyeceği alüminyum folyoya sarıp fırında pişirmek sakıncalıdır. Çünkü yüksek ısı ve yiyeceklerin pişirilmesi esnasında çıkan kimyasal içerikli buhar, alüminyum folyo ile reaksiyona girebilir. Alüminyum metal çözünerek gıdaya karışır. Bu da vucütta metal birikimine sebebiyet verir. Kanser, akciğer ve karaciğer hastalıklarına yol açabilir. Alüminyum folyo yerine mumlu kağıt tercih edilmeli.

Yıpranmış damacanayı geri gönderin
Damacanaların hammaddesinde fosgen adı verilen, savaşlarda yaygın şekilde kullanılan kimyasal zehirli bir gaz dahi bulunuyor. Yıprandığında ve içinde uzun süre su bekletildiğinde, damanacayı oluşturan plastikteki birçok tehlikeli kimyasal suya karışabiliyor. Bu kimyasallar mide, karaciğer, sinir sistemi ve akciğer dokusunda tahribata yol açıyor. Bu yüzden evinize gelen damacananın yıpranmamış olmasına özen gösterin. Damacanaların son kullanma tarihlerini üretici firmalarda bulunması gereken bir dedektör belirliyor. İnsani Tüketim Amaçlı Sular Hakkında Yönetmelik’e göre üretici firmaların bu dedektörleri bulundurmaları için 31 Aralık 2007’ye kadar süreleri var. Şu anda firmalar damacanalarını kendi istedikleri sürece kullanabilirler. Tek kullanımlık pet şişelerde ise bu tehlike yok.

07.01.2007 Vatan-Pazar
Haber: Türkan Hiçyılmaz

Posted in ÜRETİM SAHTELİKLERİ | 1 Comment »

Simit hangi sorunlara neden oluyor?

Posted by helalderman 16 Eylül 2010



Prof. Dr. İbrahim Saraçoğlu, simitin en önemli maddesi olan susam nedeniyle yaşanabilecek sıkıntıya dikkat çekti. Bir süre önce ellerinin kaşınmaya başladığını ve bu durumu araştırdığını belirten Saraçoğlu, günlük olarak yediği herşeyi not ettiğini ve bir süre sonra bu olayın sebebini bulduğunu belirtti.

İbrahim Saraçoğlu, simitteki susamın insanda neden alerjik reaksiyona yol açabileceğini ve ürtikeri olanlarda hastalığı tetikleyebileceğini şöyle aktardı: “Son yıllarda ürtiker (kurdeşen) denilen rahatsızlık, fazlasıyla artmaya başladı. Aynı şey benim başıma geldi.

Vaka ürtiker olarak değil, ellerim ve diz kapağımdan alt tarafım kaşınmaya başlıyordu. Özellikle de öğleden sonraları. Ben günlük yediğim herşeyi, ne yeyip içersem yazıyorum. Çünkü kendime de kür uyguluyorum.

Ne zaman simit yesem, ellerim kaşınmaya başlıyor. ‘Bu neden olabilir?’ falan diyorum, sorguluyorum, notlarıma bakıyorum, ne zaman ne yedim bakıyorum. Bir iki ay içerisinde sorunu çözdüm. Peki simit hangi soruna neden oluyor?

Simitler satılıyor biliyorsunuz. Ne zaman simit yesem, bu tamam. Çünkü yaklaşık olarak en geç 4 saat içinde etkisini gösteriyor. Ellerim kaşınmaya başlıyor. ‘Bu neden olabilir?’ falan diyorum, sorguluyorum, notlarıma bakıyorum, ne zaman ne yedim bakıyorum. Bir iki ay içerisinde bunu çözdüm. Simitten kaynaklanıyor. Susamdan.

Bunlar ithal susamdır. Kırık genli susamlar. Genleriyle oynanmış demiyorum. Kırık genli. Dolayısıyla alerji bu tür bir reaksiyon veriyor. Bu konuda çok sayıda şikayeti olan insanlar var.

Ürtikeri olan insanların da ürtikerini tetikliyor.” Prof. Dr. Saraçoğlu, daha önceki dönemlerde simitle ilgili böyle bir sorunun olmadığını ifade ederek “Eskiden de simit vardı ama susam doğal susamdı. Şimdikiler maalesef böyle değil” diye konuştu.

Posted in ÜRETİM SAHTELİKLERİ | Leave a Comment »

Birden Ekmekler karardı!

Posted by helalderman 15 Haziran 2010



Ekmeklere “doğal” damgası vurulduğundan beri “karardı”, rengi koyulaştı. Koyu renkli bu ekmekler ne kadar doğal.

Ekmeği çok severim, evde ekmek yapmasını da seviyorum. İstediğim kalitede, istediğim özellikte içinde ne olduğunu bilerek kendi ekmeğimi üretiyorum. Bunu yaparken uzun zamandır dikkatimi çeken fakat en son yaptığım ekmeğimi hazırlarken tekrar içine düştüğüm, isyanlarda olduğum bir konuyu sizlerle paylaşmak istiyorum. Her gün tartışmasız her doğal! Ekmekte karşılaştığım ve benim için önemli olan bir konuyu artık yazmak zamanı geldiğini düşünüyorum.

Geçen gün ekmek yaparken marketlerin güzel sunumları tesiri altında kalarak “Köy ekmeği karışımı” ve “çavdar ekmeği karışımı” yazan unlardan almış ve bunların üstündeki tariflere uygun olarak ekmek hazırlamaya başlamıştım. Önce her iki karışımın içindeki un çeşidinin aynı olduğunu fark ettim. Sonra da “doğalmış” görünümünü vermek için içine konan “renk verici madde” yi. O gün çok güvenerek aldığım bir ekmek fabrikasının çıkardığı zenginleştirilmiş ekmeğin de ne kadar koyu renk, resmen kahverengi olduğunu tekrar fark ettim. Pastanelerin ekmek reyonlarındaki resmen kahverengi ekmeklere tekrar baktım. Bir de benim çok iyi bildiğim o kıymetli buğday ununa baktım. “normal” buğday unu hiçbir zaman kahverengi değildir. Kepekli un da kahverengi değildir, biraz esmerlik vardır o kadar. Bu durum “doğalmış” görünümü vermek için “abartılan” ve ne kadar kahverengi olursa o kadar doğal! Olan ekmeklerin piyasayı doldurmasına sebep oldu. Bunun yapılabilmesi için de içine konan renk verici maddeler, önceleri masumca içine konan pekmez, zamanla bin bir çeşit “kahverengi katkılar” ekmeklerin içine boca edildi. Bir taraftan içinde biraz! Un da olan yenince “kâğıtmış” gibi hissedilen çarşı ekmekleri, diğer taraftan “doğalmış” gibi sunulan katkılı ekmekler.

Ekmeğin ülkemizde geçirdiği bütün evrelerin görüleceği yaştayım. Çocukluğumuzda ekmek sorunu yoktu. Bilinen tabii buğday unundan ekmek yapılıyor, yufka ekmeği, tandır ekmeği, tava ekmeği gibi çeşitleri severek yiyorduk. İlkokul çağlarımda “çarşı ekmeği” modası başladı. Çarşı fırınlarında yapılan beyaz, güzel kabarmış, ekmekler hepimizin iştahını açıyordu. Fırınlara yaklaşıldığında mis gibi ekmek kokuları her yeri kaplardı. Sonra ne oldu oldu bu ekmekler beyazlaştı, hafifleşti, dokusu daha saydamlaştı ve zor çiğnenir bir hale geldi. Bu unlara konulan katkı maddelerinden, içinde undan çok var olan kimyasallardan bahsedilir oldu fakat günlük hayat koşturmaları içinde ve başka bir alternatifimiz olmadığı için bu ekmekleri yemeye devam ediyorduk. Anadolu ya gittikçe yediğimiz eski tatta ekmeklerle mutlu oluyor, şehirdeki ekmeklerin ne kadar bozulduğunu o zaman fark ediyorduk. Herkes bu isyanlarda idi ki “Taş fırın ekmeği” , “Vakfıkebir ekmeği” , “Köy ekmeği” isimleriyle çıkarılan ekmeklere hücum etmiştik. Bu büyük talep “abartılmış doğallar”ı yarattı.

Tıbbın daha doğrusu doktorların yönlendirmesi ile de ekmeği seçimimiz değişti. Bundan çok değil 20 sene önceleri doktorlarımız ekmeği “hiç işe yaramaz karbonhidrat” ilan ettiler. Ekmek yiyen çocukların aptal olacağı, üç beyaz zehirden biri olan “un” dan uzak durmak gerektiği tekrar tekrar yazıldı, söylendi ve bize “kabul ettirildi”. Hayret ve dehşet içinde idim. Bir tıp tarihçisi olarak okuduğum “Eski tıp” kitaplarında ekmeğe çok önem veriliyor, insan bünyesi için en faydalı yiyecek olarak tanıtılıyordu, diğer taraftan “Yeni tıp” ekmeği zehir ilan ediyordu. Ben de Eski tıbbın bilgilerinde bir hata olduğunu düşünüyordum. Yeni tıp ise tabidir ki bilimsel bilgileri bize ulaştırıyordu. Doktorlarımız da bu istatistikî bilgileri bize sunuyorlardı. Bu bilimsel bilgiler araştırıldıkça hızla değişti. Zamanla doktorlarımız bu zehir’in eğer kepekli olursa faydalı olduğunu söylemeğe başladılar, şimdilerde de buğday ununun faydalarını içindeki protein ve vitaminleriyle zengin bir gıda maddesi olduğunu söylüyorlar. Yurt dışındaki bilimsel araştırmalar artık bu değerli gıdayı metheder oldular. Çok şükür ekmek seven biri olarak hem ekmeğe kavuştum. Hem de Eski tıbba güvenime.

Eski tıp kitaplarında hekim önce nasıl sağlıklı yaşanır o konuda bilgi verir. Tıp kitaplarının yarısından fazlası sağlıklı yaşama ayrılmıştır. Sağlıklı olmak için ne yemeli, ne içmeli, hangi mevsimde ne giymeli, nasıl yıkanmalı gibi önemli bilgiler verilir. Bu konu içinde ekmek çok önemli bir yere sahiptir. Bu kitaplarda yazılan şu misali hiç unutamam; “Eğer bir bebek anne sütünden kesildikten sonra sadece ekmekle beslense ve hayatının sonuna kadar hiç başka şey yemese dahi ömrünü sağlıklı geçirir” diye yazarak söze başlarlar ve hemen bu ekmeğin hangi kalitede olması gerektiğini ilave ederler. Buğday hangi kalitede olmalı, nasıl ekilmeli, nasıl biçilmeli, nasıl un haline getirilmeli, nasıl pişirilmeli, nasıl soğutulmalı vb. Hekimlerin uzun seneler sonucunda elde ettiği bilgiler insanlara sunulur. Bu bilgilerin tersi söylendiği zaman çok ıstırap çekmiş, nasıl doğru olabilir demiştim. Neyse ki ekmek tekrar aklandı. Üç zehirden tuz da aklandı, şeker de yakında aklanıyor. Sorun bu üç temel maddenin doğallığının bozulmasıyla başladı. Ekmeklere daha beyaz ve kabarık olması için kimyasal maddelerin katılması, tuzun rafine edilerek diğer faydalı minerallerinin başka işler için kullanılması sonucunda “artık ürün” olan zehir haline getirilmesi, pancar pekmezinin kristalleşmesi ile hazırlanan şekerin daha ucuza mal edilmesi için yapılan değişiklikler zehirleri yarattı. Doktorlarımız da haklı olarak bu zehirlerden uzak durmamızı söylediler.

Yiyeceklerimiz konusunda o kadar aldatıldık ki artık hepimiz bu konuda korkar hale geldik. Ekmek konusunda da aldatılıyoruz. Ekmek ne kadar koyu renkse o kadar doğal değil bunu bilelim. Ciddi firmalar ekmeğe kahverengi rengi vermek için koydukları maddeleri yazıyorlar, Üzerinde etiket olmayan doğal ürünlerde ne kullanıldığını da bilmiyoruz. Bunu bizim talebimiz yarattı. O zaman seçimimizde dikkat edelim. Doğalını tanıyıp, …mış gibi hazırlananlardan uzak duralım. Kısa sürede istediğimiz gibi ekmeklere kavuşacağımızdan hiç şüphem yok. Sağlıkla kalın.

Prof. Dr. Ayten Altıntaş

Posted in ÜRETİM SAHTELİKLERİ | Leave a Comment »

İşte zeytinyağındaki hileler!

Posted by helalderman 10 Haziran 2010



Vatan Gazetesi’nden Ercan İnan yazısında zeytinyağı sahteciliğinin türlü yöntemlerinden bahsediyor.

Zeytinyağında sahteciliğin türlü yöntemleri var. Örneğin kanola yağını renklendirip zeytinyağı diye satabiliyorlar. Laboratuar ortamında inceleme şansınız yoksa anlamıyorsunuz bile. Zeytinyağına fiyatı çok daha ucuz olan pamuk, ayçiçek ya da fındık yağı da karıştırıyorlar. Sektör bu sahteciliğe ‘tağşiş’ diyor ve uzun zamandır da mücadele ediyor.

Hatırlayın geçmişte halka da açık olan bir şirketin fındık yağı sahteciliği yüzünden Türk zeytinyağı bir hayli ağır yara almıştı.

Bir de son dönemde kolon sızması adı verilen yöntem artmış vaziyette. Sızma zeytinyağına ilginin çoğalması ve pazarın büyümesiyle birlikte çok sayıda firmanın, raf fiyatlarında yaşanan rekabet yüzünden bu yönteme başvurmaya başladı.

Yemeklik olarak değerlendirilemeyen asidi yüksek, kötü koku ve görüntüye sahip rafinelik yağlar, ısıl işlemden geçirilerek sızma yağ standartlarına getiriliyor ve sızma etiketiyle satılıyor. Böylece 3 hatta 5’in üzerinde asiditeye sahip yağlar 1 ve 1’in altında asit derecesine kadar indirilebiliyor. Bu yöntemin adı kolon sızması.

Bu şekilde elde edilen yağlar kilogramı 5-6 TL’den satılabiliyor. Zira bu yağların üreticiden alınma maliyeti zaten 3 TL civarında.

Tariş’e zeytinyağı konusunda adeta çağ atlatan ve geçtiğimiz yılın Kasım ayından bu yana da Zeytin İskelesi markası ile sektörde bir hayli iddialı olan Fatih Cenikli, gerçek sızma zeytinyağını şu anki rayiçlere göre 7 TL’den daha aza üreticiden almanın mümkün olmadığını, bu sezon en ucuz zamanında bile kilogram fiyatının 5.5 TL’den daha düşük olmadığına dikkat çekti.

Üreticiden alınan yağın şişelenip markete gelene kadar da maliyetinin arttığına dikkat çeken Cenikli, “Sızma tüketimi Türkiye’de 3 kat arttı. Artınca da sızma diye aslında sızma olmayan yağlar satılmaya başlandı. Bugün gerçek sızma zeytinyağını marketlerde 9-10 TL’den daha aşağıya satın alamazsınız. Bu fiyatın altında satılan her ürüne şüpheyle bakmak gerekir. Geçenlerde bir balıkçı restaurantının sahibi arkadaşım 6 kilogram sızma zeytinyağını 30 TL’ye aldığını söyledi. Mümkün değil. Mutlaka bir hilesi vardır dedim. Baktık kanola yağı çıktı” diye konuştu.

Isıl işlem gören ürünlerin belirlenmesi için yapılan analizlerde hangi değerlerin standart olarak kullanılması gerektiği henüz belirlenemediği için sahtecilik yapan şirketler, analiz değerleri üzerinden suçlanamıyor. Bu tip firmalarla yasal mücadele başlatılabilmesi için Uluslararası Zeytinyağı Konseyi’nin analiz kriterlerini belirlemesi ve bunun Türk Gıda Kodeksi’nde kabul edilerek uygulanması gerekiyor.

Pet şişedeki yağa dikkat

Yolunuz Kuzey Ege’ye düşmüşse mutlaka yol kenarlarında pet şişelerde satılan zeytinyağlarını da görmüşsünüzdür. Fatih Cenikli, bu yağlar konusunda da uyarıyor ve şüphe ile bakmak gerektiğini söylüyor. Satışın genellikle pet şişelerle yapıldığına dikkat çeken Cenikli, “Ürün gerçekten zeytinyağı bile olsa bir numaralı düşmanı ısıya ve güneşe karşı o kadar savunmasız ki zaten bozulma ihtimali çok yükseliyor. Kalitesi düşüyor” diyor.

Zeytinyağının belli düşmanları var. Bunlar ısı, nem ve ışık. O yüzden zeytinyağı mutlaka koyu renk şişede muhafaza edilmeli. Evlerde de açıldıktan sonra yine mutfakta serin ancak kuru ve ışık almayan bir yerde korunmalı ve açılan şişe de kısa sürede tüketilmeli.

Zeytin İskelesi Genel Müdürü Fatih Cenikli, “Biz Zeytin İskelesi olarak piyasaya koyu renk şişe ile çıktık ve önce yadırgandık. Ancak bilinçli tüketici ne yapmak istediğimizi anladı. Bizim şişelerimiz İtalya’dan geliyor. Ayrıca zeytinyağı ile kapak arasına da azot basıyoruz. Böylece hava ile teması sıfıra indiriyoruz. Kapak açıldığı anda azot uçup gidiyor” diye konuştu.

Zeytinyağının düşmanlarını ısı, nem ve sıcak olarak sıralayan Fatih Cenikli, Zeytin İskelesi olarak piyasaya koyu renk şişeyle çıktıklarını söyledi.

Ege’de kalp ilaçlarını sadece yazlıkçılar alır

Türkiye zeytin ülkesi. 2 bin yaşında zeytin ağaçları var. Ancak Türkiye ne yazık ki zeytinyağında bir türlü marka çıkaramıyor. Bırakın onu zeytinyağ tüketimini de belli bir seviyeye getiremiyor. Hâlâ ortalama tüketim 1.5 kilogram seviyelerinde. Oysa Avrupa’da tüketim ortalaması 15 ile 25 kilogram arasında değişiyor. Türkiye’de bu ortalamalara en yakın bölge tabii ki Ege.

Ege bölgesinde zeytinyağı tüketimi kişi başına 15 kilogramlara kadar çıkıyor. Bu sayede de kalp rahatsızlıkları Ege bölgesinde çok ama çok düşük.

Ayvalıklı bir eczacı, “Kışın biz çok fazla kalp ilacı satmayız. Yaz olur, Türkiye’nin diğer bölgelerinden yazlıkçılar gelir. Kalp ilaçlarını onlar talep eder” diyerek belki de Ege insanının zeytinyağı ile beslenerek nasıl kalbini koruduğunu en net şekilde ortaya koyuyor.

Yağ çeşitlerini iyi bilmek gerekiyor

Zeytin ağacı meyvesinden, doğal özelliklerini değiştirmeyecek bir sıcaklıkta sadece mekanik veya fiziksel işlemler uygulanarak elde edilen yağlar “naturel zeytinyağı” olarak tanımlanıyor. Bu grup içinde en kaliteli grup olan sızma zeytinyağının koku ve tadında sorun olmaması ve serbest asitlik derecesinin en çok yüzde 1 olması gerekiyor.

Bu grupta koku ve tattaki kusurları ve asit oranlarına göre naturel birinci ve naturel ikinci sınıflamaları bulunuyor.

Zeytinyağında asit oranı yüzde 3.3’ün üzerinde olan veya asit oranı düşük olsa bile koku ve tadı kötü olan yağlar yemeklik olarak tüketilemiyor. Bu nedenle ısıl işlemlerin de yer aldığı rafine işlemine tabi tutulması gerekiyor. Rafine işlemi görmüş yağların ya rafine ya da sızma yağlarla karıştırılarak “riviera yağ” etiketiyle tanımlanması gerekiyor.

Ercan İnan / Vatan Gazetesi

Posted in ÜRETİM SAHTELİKLERİ | Etiketler: , , , | Leave a Comment »