helalderman

YEDİKLERİN KADAR DOĞALSIN…

“Bir İnsanın Anavatanı Çocukluğudur.” (Epictetus)‏

Posted by helalderman 21 Ocak 2012


helal pazar,zeynep yıldızhan

Bir gün seminere başlamadan önce kısa boylu güler yüzlü birisi geldi, Hocam elinizi öpmek istiyorum, dedi. Ben el öptürmekten pek hoşlanmadığım için, yanaktan öpüşelim, dedim, öpüştük. Aramızda şöyle bir konuşma yer aldı:

– Hayrola, neden elimi öpmek istedin?

– Hocam, üç yıl önce sizin bir seminerinizi katıldım. Hayatım değişti. O seminerden sonra daha mutlu bir ailem var ve size teşekkür etmek istiyorum; onun için elinizi öpmek istedim.

– Ne oldu, nasıl oldu?

– Üç yıl önce şirketimizin organize ettiği iki günlük bir seminerde bizimle beraberdiniz. O seminerin bitişine doğru dediniz ki, “Bir insanın anavatanı çocukluğudur. Çocukluğunu doya doya yaşayamamış bir insanın mutlu olması çok zordur. Bir annenin, bir babanın en önemli görevi, çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına olanaklar yaratmaktır.”

Bir süre sustu, bir şey hatırlamak ister gibi düşündü, sonra konuşmaya devam etti:

– Hatta daha da ilerisi için söylediniz; dediniz ki, “Bir ulusun en önemli görevi çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına olanaklar yaratmaktır.” Ben bir baba olarak sizi duyduğum zaman kendi kendime düşündüm: Ben bir baba olarak çocuğumun çocukluğunu doya doya yaşamasına fırsatlar yaratıyor muyum? Böyle bir sorunun o zamana kadar hiç aklıma gelmediğini fark ettim. Ben ne yapıyorum, diye düşündüm. Benim yaptığım sanırım birçok babanın yaptığının aynısıydı. Dokuz yaşındaki oğlum ben işten eve gelince beni görmemeye, benden kaçmaya çalışıyordu. Neden kaçmaya çalışıyordu, biliyor musunuz, Hocam?

– Hayır, neden?

– Çünkü onu görünce hemen şu soruyu soruyordum. “Oğlum bugün ödevini yaptın mı?” Tuhaf tuhaf bakıyor, gözünü kaçırıyor, daha da sıkıştırınca, hayır anlamına gelen, “cık” sesini çıkarıyordu. Kızıyordum, söyleniyordum, “Niye yapmıyorsun ödevini!” diyordum. Aramızda sürekli tartışmalar, sürtüşmeler oluşuyordu. Tabii bunun sonucunda bütün aile huzursuz oluyordu.

Burada biraz sustu, soluklandı. Sanki hatırlamak istemediği anılar vardı; onların üstesinden gelmeye çalışıyordu. Sonra konuşmaya devam etti:

– Ben sizin seminerinizden çıktıktan sonra düşünmeye başladım. “Ben ne biçim babayım,” diye kendime sordum. Seminer için geldiğim İstanbul’dan çalışma yerim olan Kayseri’ye gidinceye kadar düşündüm; otobüste bütün gece düşündüm ve sonra kendi kendime dedim ki, eşimle konuşayım, biz birlikte bir karar alalım. Diyelim ki bu çocuk isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama doya doya çocukluğunu yaşasın.

– Radikal bir karar!

– Evet, uçta bir karar, ama bu karar içime çok iyi geldi, Hocam. Gerginliğim, üzüntüm gitti, içim rahat etti. Ben eve gelince eşime dedim ki, hadi gel otur, konuşalım. Yemekten sonra oturduk konuştuk, çocuklar yattı biz konuşmaya devam ettik. Seminerde anlatılanları aktardım, böyle böyle böyle diye izah ettim ona ve en nihayet dedim ki, ya benim gönlümden ne geçiyor sana söyleyeyim. Bizim oğlumuz var ya bizim oğlumuz, o isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama çocukluğunu yaşasın! Şimdiye kadar onun çocukluğunu yaşamasıyla ile ilgili pek bir çaba göstermedik, bir bilinç göstermedik, oluruna bıraktık. Gel şimdi değiştirelim bunu.

– Eşiniz ne dedi?

– Hocam biliyor musun ne oldu?

– Ne oldu?

– Karım hayretle bana baktı ve dedi ki, “Bu ne biçim seminer be! Kim bu adam? Öyle şey mi olur; yok bizim ki çocukluğunu yaşayacakmış! Bizim çocuk çocukluğunu yaşarken öbürküler sınıflarını geçecek ilerleyecek! Öyle şey olmaz.”

– Anlıyorum; anne olarak çocuğunun geride kalmasını istemiyor, kaygılanıyor!

– Fakat hocam ben pes etmedim, bırakmadım, mücadeleye devam ettim. Her gün, her akşam gece yarılarına kadar karımla konuştum. Üç gecenin sonunda bana, peki ne halin varsa gör, dedi.

– Pes etti, yani. Peki, sen ne yaptın?

– İşte onu dediği günün sabahı eşofmanımı, ayakkabımı şöyle kapının yanına bıraktım işe gittim; işten dönünce oğlumun gözüne baktım ve dedim ki, oğlum bugün doya doya oynadın mı? Bana hayretle baktı ve “Hayır!” anlamına gelen “cıkk” dedi. O zaman, hadi gel beraber aşağıya ineceğiz, oynayacağız, dedim. Eşofmanımı giydim, ayakkabımı giydim, onunla beraber sokağa çıktık. Pencereden arkadaşları bakıyorlarmış, onlar da sokağa çıktılar; birlikte sokakta oyun oynadık. Akşam saat altıdan sekiz buçuğa kadar sokaktaydık. Eve gelince toz toprak içindeyiz, beraber banyoya girdik, duş yaptık. Havluyla kuruladım, çok mutluyduk ve o günden sonra işten dönünce her gün onunla oynamaya başladım. Her gün, her gün, her gün oynadım. Yedi gün sekiz gün sonraydı galiba, bir gün banyodan çıkarken onu kuruluyorum havluyla, kolumu tuttu, bana döndü ve dedi ki, baba ya, ben seni çok seviyorum. Hocam nefesim durdu, gözüm yaşardı, konuşamadım. Çünkü farkına vardım ki, şimdiye kadar sevdiğini hiç söylememişti. Düşündüm, şimdiye kadar hiç söylemediğinin farkında değildim; belki ömür boyu söylemeyecekti. “Ne büyük tehlike!” diye düşündüm. Ömür boyu onun bana bu cümleyi söylemediğinin farkında olmayacaktım.

– Demek farkına vardın, seni kutlarım. Senin farkına vardığın bu durum birçok anne ve babanın farkında olmadığı gizil, örtük ama önemli bir tehlike!

– İçimde bir şükür duygusu, havluyla çocuğumu kuruladım ve giydirdim ve artık her gün oyun oynamaya devam ettik. Zaman geçti, iki hafta sonra okul, öğretmen veli buluşması için okula davet etti. Daha önceki veli buluşmalarında öğretmen, “Sizin oğlunuz akıllı bir çocuk, ama ödevleri kargacık burgacık yazıyor, dikkat etmiyor. Sınıfta arkadaşlarını rahatsız ediyor, onları itiyor kakıyor, lütfen onunla konuşun. Ödevlerine ilgi gösterin, sınıfta arkadaşlarını rahatsız etmesin. Ödevlerini doğru dürüst yapsın,” demişti. O nedenle öğretmen buluşmasına gitmekten çekiniyordum. Bu davet gelince ben eşime dedim ki, hadi okuldaki buluşmaya beraber gidelim! Yok, dedi, sen tek başına gideceksin, ben gelmeyeceğim.

– Eşiniz gelmek istemedi!

– Hayır istemedi. Ya beraber gidelim, diye ısrar ettim hayır hayır sen yalnız gideceksin dedi. Ben yalnız gittim ve diğer veliler geldikçe sıra bende olduğu halde sıranın arkasına geçtim, sıranın arkasına geçtim ki başka kimse olmadan öğretmenle konuşayım, diye. Mahcup olacağımı düşünüyordum. Her şeyin daha kötüye gittiğini düşünüyordum. En nihayet bütün veliler öğretmenle konuşmalarını bitirip gittiler. Sıra bende! Öğretmenin karşısına geçtim, bana baktı gülümsedi, siz ne yaptınız bu çocuğa, dedi. Hiç cevap vermedim, önüme baktım. Lütfen söyleyin ne yaptınız bu çocuğa, dedi. “Çok mu kötü hocam?” diye sordum. Gülümsedi, hayır, kötü değil, dedi. “Artık sınıfta arkadaşlarını hiç rahatsız etmiyor, ödevleri iyileşti, tam istediğim öğrenci oldu. Ne yaptınız bu çocuğa siz?”

– Herhalde bir baba olarak çok mutlu oldunuz?

– Hocam biliyor musunuz öğretmenin karşısında ağlamaya başladım. İnanamıyordum kulağıma, içimden, vay evladım, biz sana ne yaptık şimdiye kadar, duygusu vardı. Eve geldim, karım yüzüme baktı, gözlerim ağlamaktan kıpkırmızı. “O kadar mı kötü?” diye sordu. Ona da cevap veremedim Hocam, ona da cevap veremedim! Ağladım. Daha sonra anlattım. Hocam onun için sizin elinizi öpmek istedim, teşekkür ediyorum. Benim oğlumun ve onun küçüğü kızımın hayatını kurtardınız. Ailemin mutluluğu kurtuldu. Hakikaten bir insanın anavatanı çocukluğuymuş. Anavatanı mutlu olan bir çocuk çalışmasını, okulunu her şeyini bütün gücüyle yapar ve orada başarılı olurmuş.

“Gel seni yeniden kucaklayayım!” dedim. Kucaklaştık.

“Çocuklar gülsün diye!” yaşayalım. Çünkü insanın anavatanı çocukluğudur. Çocuklar gülerek, oynayarak büyürse, sonunda büyükler güler. Büyükler mutlu olup gülümseyince tüm ülke, tüm insanlık güler. Çocukların gülmesine hizmet veren herkese selam olsun!

Doğan CÜCELOĞLU

Posted in AİLE VE ÇOCUK | 1 Comment »

ZENCEFİL ZAMANI..

Posted by helalderman 21 Ocak 2012



Zencefil; tropikal iklim karakterindeki coğrafi alanlarda yaşayan ve yetişen yumru köklü sarımtırak bir bitkidir. Düğümler şeklinde yetişen kökleri genelde toprağın 15-25 cm altındadır.
Zencefil Genel Ülkemizde hobi tarzında yetiştirme denemeleri yapılıyor olsa da aslında ülkemiz ilimine dayanabilecek bir bitki değildir zencefil.
Zencefil özellikle asya, çin, hindistan ve arabistanda çokca tüketilen ve her çeşit “bitkisel” şifa uygulamalarında kullanılan bir bitki çeşididir. Özellikle çin ve hindistan dolaylarında zencefil 2000 yıldır bilinir ve çok aktif olarak kullanılır. Örneğin çinde “zencefil bitkisi”; hazımsızlıklarda ve çeşitli mide hastalıklarında, diare(su kaybı ishal)’de ve mide bulantılarının tedavilerinde kullanılırken, Hindistanda Zencefil bitkisi; genellikle eklem iltihaplanmalarında, colic tedavilerinde(bu bağırsaklarda meydana gelen gaz spazmlarıdır ve oldukca ağrılıdır özellikle çocuklarda sık görülür) ve hayati göstergelerin düzeltilmesinde kullanılır. Aslına bakarsanız zencefil bitkisi bütün bir dünyada aranılan ve sevilen bir çeşit baharattır. Bu bitkinin bu haklı şöhreti özellikle soğuk algınlıklarana birebir olmasından kaynaklanmaktadır. Zencefil bitkisinin soğuk algınlıklarına çok iyi geldiği bütün bir dünyada bilinen bir gerçektir.
Son Olarak; zencefil asya da en azından 4,400 yıldır kullanılan iyi bir baharat ve iyi bir destekleyici şifahi bitki türüdür. Tropikal iklimlerin bereketli topraklarından bütün bir dünyaya armağandır zencefil.

Yapısal Özellikleri -Şekli Özellikleri-

Zencefil yumru şeklinde bir birine geçmiş yuvarlaklar gibi görünen bir köke sahiptir. Bu kök yerin 15-25 cm altında bulunur. Kökün üzerindeki “birbiri içine geçmiş
zencefil Kök Halinde
hissi veren açık veya koyu” halkalar su yüzeyinde yayılan dalgalar gibi yayılım gösterir. Bu bitkinin gövdesi biribirinin içine geçmiş yivli bir yapıya sahiptir. Kısımların kenarından yapraklar çıkar ve bu yapraklar yeşildir. yapraklar henüz küçükken gövdeyi saran vir ok ucu gibidir. büyüdükçe gövdeden ayrılarak yaprak şeklini ve görümünü kazanır.
Bu bitki çiçekli bir bitkidir. Çiçekleri beyaz sarımtırak veya karışık yeşl de olabilir. Pembe olduğu da vakidir(adalarda ki çeşitleri).
Etken Maddeleri nelerdir?
Bu bitkinin etkili oluşunun en önemli nedelerinden birsi uçucu yağlarının olması ve yapısındaki fenol bileşikleridir(shogaols ve gingerols). Ayrıca içerdiği nişasta, kalsiyum, B ve C grubu vitaminleri de bu bitkiyi önemli yapmaktadır.
Kullanıldığı yerlerden bazıları.

İştah açıcıdır,
Antiseptik özelliği kanın temiz kalmasını sağlar,
Mideyi düzenler,
Mide bulantılarını giderir,gaz söktürücüdür.
Mide ağrılarında ve hazımsızlıkta iyi bir seçimdir,
Bağırsaklarda biriken ve atılamayan gazların kolaylıkla atılmasını sağlar(colic),
Solunum yollarını açar,
kanın yapısını daha akışkan hale getirir(ki bu kalbin daha rahat çalışmaı demektir)
Vücutta sıcaklık ve terleme meydana getirir.
Zencefil gerçekten iyi bir anti oksidandır(oksitleri temizler dışarıya atılmasına yardımcı olur)
Kalp ritminin düzene girmesini sağlar,
özellikle romatizmal rahatsızlıklarda bin yıllardır kullanılmaktadır.
Baş ağrılarını gideici özelliği vardır,
Zencefil Uykuyu rahatlatır,
Kandaki kollesterolu diğer bir çok bitkiye nazaran daha fazla oranda düşürür,
metabolizmada uyarıcı, , terletici, anti-septik, santral sinir sistemini ve kan dolaşımını uyarıcı etkiler yaparlar.

Bu ve buna benzer daha bir çok faydaları vardır zencefilin.

Örnek Olaylarla Kullanım Alanları

1- Yolculuk sırasında bir çoğumuzu taşıtlar tutar ve aslında çok da hoş geçebilecek bir yolculuk bizim için tam bir kabusa dönüşür. İş te Zencefil Çayıbunu zencefil sayesinde engelleyebiliriz. Şöyleki, Yolculuğa çıkmadan 30 dakika önce ağza alınan 1 gr. zencefil araç tutmasını engeller. Zencefilin faydaları
2- Ameliyattan kalkan hastalara verilen ilaçlar narkoz etkisini hafifletir fakat bu ilaçların yan etkileri mevcuttur. Oysa zencefil bu ilaçlardan daha etkili bir bulantı bastırıcıdır. Ameliyat sonrası ayılmalarda 0,5gr. – 2gr. arası zencefil+100 ml. sıcak su ile ile hazırlanan infüzyon oldukca faydalı sonuçlar verir.
3. Hamilelikte alınan günlük 1 gr toz zencefil hamileliğin mide üzerindeki etkilerini büyük oranda iyileştirir ve hatta yok edebilir de.
4. Zencefilin soğuk algınlıklarında kullanıldığını daha önce söylemiştik. Bir fincan çay içerisine bir miktar bal karıştırılıp ardından bu karışımımız içerisine iki dilim taze zencefil kor ve az bir miktar beklendikten sonra bu karışımı içesek soğuk algınlığımız kısa sürede atlatılır.
5. Yemeklerde ve tatlılarda kullanılan zencefil zamanla romatizmal hastalıklara çok iyi gelmektedir. Zencefil bitkisine son yıllardaki talep patlamasının sebeplerinden birisi de bu antiromatizmal özeliklerindendir.(Not: Sitemizde en çok “zencefil” bitkisi merak edilerek okunuyor.)

Kanser ve Zencefil

Zencefil bitkisi son zamanlarda kanserle savaşta “destekleyici tedavi olarak” kullanılmaktadır. Dünyada azımsanmayacak sayıdaki bilim adamı zencefilin “kanserle ve buna benzer tehlikeli hastalıklarla” savaşta “destekleyici tedavi olarak” kullanılabileceğini kabul etmektedir.

Rahat uyumayı sağlıyor

Uykusuzluk, kas ağrısı, sabit kusma gibi belirtilerle hasta olan bir kişi, zencefil ve baldan yapılmış çay içerlerse terleme olur, ağrılar azalır, ateş düşer ve derin bir uyku gelir.

Enfeksiyon sonucu oluşan ateşleri düşürmede de ucuz, hazırlanması kolay, güvenli bir ilaç olan zencefil; insanlığa tarihten gelen bir mirastır.

Zencefil mutfakta nelerde kullanılır?

Çorbalara, pilava, sütlü tatlılara, pasta ve keklere, beyaz peynire, vb. katılır.
*Özellikle zayıf ve sinirsel etkilere açık mideler için çok yararlı bir baharat olan zencefil, mide ülseri olanların bile çekinmeden kullanabilecekleri nadir baharatlardandır.

Zencefilin Vücuda Alınma Yöntemleri

1- Zencefil çaylarla birlikte alınabilir özellikle yaş zencefil dilimlenerek fincan içerisine konmuş çayda bekletilir.
2- Toz halindeki zencefil bal ile özenerek alınabilir.zencefil
3- Ayrıca çay, bal, zencefil karışımı da oldukca etkili bir tiryaktır.
4- Bunlardan farklı olarak zencefil “toz olarak” 1 gramlık dozlarla doğrudan alınabilir(özellikle hamilelerde)
5- Zencefilin diğer bir alınma yöntemi de zencefilli yemek, pasta ve tatlılarla olmaktadır.
NOT: Zencefilin yaş ve taze olarak alınması tavsiye edilen bir yöntemdir.

Dozaj ve Yaşlara Göre Kullanım Miktarı Ne olmalıdır?

!!!!Önemli NOT!!!! Zencefil her nekadar mucizevi bir bitki de olsa 1 yaşın altındaki çocuklarda kullanılmamalıdır. Buna çok dikkat edilmelidir.

a-Pediatrik Olarak(2 yaşın üstündeki çocuklarda)

Zencefil 2 yaşın üzerindeki çocuklarda bulantılara karşı, colic ve bağırsak ağrılarına karşı kas ve baş ağrılarında karşı kullanılabilir. 20-25 kg a kadar olan çocuklar bir yetişkine verilecek dozun 3 de 1 i kadar bir doz almalıdırlar. 70 kg ağırlığındaki bir birey yetişkin olarak kabul edilmektedir.
————————————————————
+13 C de, %60 nemde çok soğuk olmayan serin ortamlarda muhafaza edilir.

taze zencefili evinizde saksıda da yetiştirme imkanı vardır. 2 hafta içinde filizlendiğini görebilirsiniz ve her an elinizin altında zencefil olmuş olur. Tekrar kullanıp kök kısmını ekebilirsiniz.

Posted in DOĞAL BESİN FAYDALARI | Leave a Comment »

SÜNGER KEK TARİFİ-EN DOĞAL ŞEKİLDE

Posted by helalderman 14 Ocak 2012


ÇOCUKLAR OLUNCA DOĞALLIK RAFA KALKMADAN YAPILACAKLAR ÇOĞALMAYA BAŞLIYOR.BİZEDE SIRA GELDİ BÜYÜK ARTIK ÇOCUKTA BÜYÜDÜKÇE..DOĞAL BEYAZ UNU BULMAK BİR NİMETTİ ELBETTE;TARİFLER MALESEF TAM BUĞDAY UNUYLA YAPILAMIYOR FAKAT% 50 Sİ ALINMIŞ BEYAZ UNLA YAPMAK DAHA İYİ OLDU.

KEKTE BİR STANDART YOK HER SEFERİNDE FARKLILAŞIYOR ÇÜNKÜ,PÜF NOKTALARIN ÖNEMLİ OLDUĞU KANAATİNDEYİM.
2 DOĞAL YUMURTA
1/2 BARDAK HAKİKİ YAĞ
1 BARDAK SÜT
1 S.B KADAR ÜZÜM PEKMEZİ
2-3 YEMEK KAŞIĞI KEÇİBOYNUZU UNU
1 Ç.BARDAĞI SU
ALDIĞI KADAR (rafine olmamış) BEYAZ UN
2 ÇAY K. KARBONAT
YUMURTALARI ÇIRPIP DİĞER MALZEMELERİ EKLİYORUZ VE ALDIĞI KADAR UN KATILIYOR.BEN YOĞUNLUĞUNU FAZLA TUTUYORUM.KREP HAMURUNDANDA KOYU KIVAMDA.BURADA SÜNGER GİBİ OLMASININ SIRRI TAMAMEN KEÇİBOYNUZU UNUNA AİT,EN SON KARBONATI EKLEYİP HAMUR İYİCE KARIŞTIRILIR VE ÖNCEDEN ISITILMIŞ FIRINDA 165C DE İÇİNİ ALANA DEK PİŞİRİLİR.FIRINI AÇMAKTAN KORKMAYIN ÇÜNKÜ BU KEK SÖNMÜYOR GÜZELLİĞİNDEN BİRİSİDE BU.İSTERSENİZ KARBONATA LİMON SIKARAKTA DENEYEBİLİRSİNİZ.
BİZ DOĞUM GÜNÜ PASTASI OLSUN DİYE GÖZ KISIMLARINI KAŞIKLA OYUP İÇİNE KAYMAK KOYUP ÜZERİNE ZEYTİN EKLEDİK.HAFİF ÇİZİKLER ATARAK BURUN VE AĞIZ KISMINADA HAVUÇLARLA ŞEKİL YAPTIK..LEZZETİ İSE HARİKA HİÇ KEK SEVMEYENİN BİLE CANI ÇEKİYOR SONRADAN 🙂

Posted in DOĞAL MUTFAK TARİFLERİ | 3 Comments »

KIŞ HASTALIKLARINDAN KORUNMAK İÇİN

Posted by helalderman 07 Ocak 2012



Kışın artan ani hava değişiklikleri gribal enfeksiyona ve soğuk algınlığına sebep oluyor.

Yeditepe Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Farmakognozi ve Fitoterapi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Erdem Yeşilada, bağışıklık sisteminin güçlenmesine yardımcı olacak, lezzetli içimiyle de son derece keyif almanızı sağlayan Zencefil, limon ve bal üçlüsünün kış aylarını rahat ve zinde geçirmenize yardımcı olacağını söylüyor.

Yüzyıllardır koruyucu etkisiyle bilinen, soğuk algınlığı ve boğaz ağrısında ilk tercih olan zencefil kökü, hoş kokusu ve ferahlatıcı özelliğiyle vazgeçilmez olan limon ile buluştuğunda soğuk algınlığından sindirim sorunlarına kadar bir çok rahatsızlığa iyi geliyor.

Zencefil safra salgısını artırması nedeniyle bilhassa yağlı yemeklerden sonra sindirime yardımcı olmakta, sancıyı gidermektedir. Yangı giderici etkisi nedeniyle artrit gibi yangılı hastalıklarda şikayetlerin hafifletilmesinde yararlanılmaktadır.

Bilhassa limon ve balla birlikte hazırlanan çayı soğuk algınlığında, boğaz ağrısında ve öksürüklerde etkilidir. Ayrıca, zencefil, bağışıklık sistemini güçlendirmesinin yanısıra, zayıflamaya yardımcı bir bitki olarak da biliniyor. Sağlığına özen gösterirken farklı lezzetler deneyerek keyif almak isteyenler için zencefil ve limon kabuğu vazgeçilmez bir ikili.

Posted in BİTKİLERİN FAYDALARI | Leave a Comment »

Anadolu’nun Şifalı Şurubu Pekmez

Posted by helalderman 23 Aralık 2011


Pekmez, Anadolu insanı için önemli bir besindir. Vakti gelince kazanlar kurulur, üzümler, armutlar kaynatılır, kavanoz kavanoz kışlık pekmezler hazırlanır. Demir, kalsiyum ve potasyum açısından zengin olan pekmezi evinizden eksik etmeyin.

Toplumumuzda halsizlikten yakınan ve zayıf kişilere pekmez içirme geleneği vardır. İyi ki de vardır. Şimdi size bu geleneğin arka planını sunalım.

Neyle, Nasıl Yapılır?

Pekmez, ülkemizde daha çok üzümden yapılmakla beraber az da olsa dut, erik, elma, armut ve keçiboynuzundan da yapılır.

Pekmez, meyvelerin şıralarının kaynatılarak koyulaştırılması ile elde edilir. Sonbaharda bağlardan toplanan meyveler ezilerek şırası çıkartılır. Şıranın asitliği kalsiyum karbonattan yana zengin “pekmez toprağı” ile giderilir. Buna kestirme denilir. Kestirilen şıra kaynatılmak suretiyle suyunun bir kısmı buharlaştırılır. Kaynama esnasında şekerin bir kısmı yandığı için rengi koyulaşıp tadı değişir. Tokat Zile’de ise kaynamış pekmeze yoğurt tuzu, yumurta akı ve nişasta katılarak farklı bir tat pekmez elde edilir ki bu bizim “Zile Pekmezi” diye tanıdığımız pekmezdir.

Sıvı pekmezin 100 gramında yaklaşık 25 -35 gram su, 60-70 gram monosakkaritler olarak bilinen basit şekerler, 2.5 -3.5 gram kadar da mineral bulunur. Pekmezdeki basit şekerler sindirim gerekmeden doğrudan kana katıldıkları için enerji sağlarlar. Pekmezin 100 gramı yaklaşık 300 kalorilik enerji verir. Pekmezde bulunan en önemli mineraller demir, kalsiyum ve potasyumdur.

Gerçekten pekmez kan yapar mı?

Demirin yetersiz alınması veya alınan demirin kanda yeterince emilememesi durumunda kansızlık olur. Bu sebeple pekmezin kan yapıcı olarak görülmesi son derece isabetlidir ve bu milletin sağlık alanındaki ferasetidir.

Pekmez kemiklerin gelişimi ve sağlığı için gerekli olan kalsiyum yönünden de zengindir. Pekmezde çok bulunan bir başka mineral de potasyumdur. Potasyum, vücudun su dengesinin sağlanması ve tansiyonun düzenlenmesi için çok gereklidir.

Tahin-pekmez; kahvaltıda mutlaka

Pekmezin tahinle karıştırılmasıyla enerji değeri yüksek olduğu kadar protein de içeren, kan yapıcı ve kemik gelişimini doğrudan destekleyici nitelik taşıyan bir besin elde edilebilir. Bu besin, yani tahin-pekmez özellikle çocuklar, gençler, hamile hanımlar, emzikli hanımlar, ağır işlerde çalışanlar tarafından mutlaka kahvaltılarında tüketilmelidir. Ayrıca pekmezin cevizle karıştırılmasıyla elde edilen sucuk, pestil, köfte gibi ürünler de benzer niteliktedir.

Pekmez ve ceviz kullanılarak helvalar, şekerden yapılan helvalardan daha besleyicidir. Pekmez, ishal vakalarında kaynamış su ve biraz tuz ilave edilerek şerbet yapılıp içilirse bünyenin su kaybını telafi eder.

Bunlara lütfen dikkatt!

Pekmezde bulunan şekerler sindirim organlarından hızla kana geçtiğinden, şeker hastaları için uygun değildir. Ayrıca şeker hastalığına meyilli kişilerin çok miktarda pekmez şurubu içmesi problem oluşturabilir. Ayrıca, sıvı pekmezi asla plastik kaplarda değil mutlaka cam kaplarda saklamalısınız.
zaman

Posted in DOĞAL BESİN FAYDALARI | Leave a Comment »

kolesterol dedikleri de yalan oldu!

Posted by helalderman 06 Aralık 2011



Kolesterol ilaçlarının etkinliği ve yumurta, kırmızı et gibi besinlerin kalp sağlığı ve kolesterol üzerindeki etkileri ekseninde başlayan tartışma tıp dünyasını meşgul ediyor. Statinlerin gerekli olduğunu savunan Türk Kardiyoloji Derneği’nin toplantısından sonra karşıt görüşteki uzmanlar da bir açıklama yaptı.
Kolesterolü düşürmek için kullanılan statinlerin etkili olmadığını ortaya koyan önemli klinik araştırma ve meta-analizler bulunduğunu belirten Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta, “bu araştırmaların en önemli 5 tanesi şunlardır” diyerek o araştırmalar hakkında bilgi verdi:

BİR: Statinlerin, kalp damar hastalığı hikâyesi olmayan fakat orta veya yüksek risk grubunda bulunanlardaki etkinliğini belirlemek amacıyla toplam 65.229 kişiyi kapsayan 11 klinik çalışmanın değerlendirildiği meta-analizde ortaya çıkan gerçek şudur: Ortalama olarak 3,7 senelik statin tedavisi tüm sebeplere bağlı ölümlerde bir azalma sağlamamıştır.

İKİ: Statinlerin kalp yetersizliği olanlardaki etkinliğini belirlemek için İtalya’ da 357 kalp ve iç hastalıkları merkezinde yapılan araştırmada günde 10 miligram rosuvastatin alanlarda klinik gidişin değişmediği ortaya çıktı.

ÜÇ: Statinlerin yüksek kalp-damar hastalığı riskine sahip olan ve diyalize giren hastalardaki etkinliğini belirlemek için düzenlenen ve kan diyalizi yapılan 2.776 hasta üzerindeki milletlerarası bir çalışmada günde 10 miligram rosuvastatinin etkinliği araştırıldı. Ortalama olarak 3,8 sene takip edilen hastalarda ilacın LDL-kolesterolü azaltmasına rağmen ne kalp krizi ve felçlerde ve ne de kalp damar hastalıklarına bağlı ölümlerde bir azalma olmadığı ortaya çıktı.

DÖRT: Tip 2 şeker hastalığı olan ve diyalize giren 1.255 hastada yapılan çok merkezli bir çalışmada atorvastatin isimli kolesterol ilacının etkinliği araştırıldı. Dört hafta sonra ilaç alan hastalarda LDL-kolesterolün yüzde 42 oranında, almayanlarda ise yüzde 1,2 oranında azaldığı tespit edildi. 4 sene süreyle takip edilen hastalarda kolesterol düşürücü ilaç alanlarda, kalp krizi ve felçlerde de kalp damar hastalıklarına bağlı ölümlerde de plasebo grubuna göre bir farklılık bulunmadı.

BEŞ: 2.410 tip 2 şeker hastasında 10 miligram atorvastatinin kalp damar hastalıklarının önlenmesindeki etkinliği 4 sene süren bir çalışmada araştırıldı. İlaç alan grupta LDL-kolesterol seviyesinin plasebo grubuna kıyasla ortalama olarak yüzde 29 oranında azaldığı belirlendi fakat insüline bağımlı olmayan bu hastalarda statin tedavisinin bir faydası olmadığı ortaya çıktı.

Prof. Küçükusta araştırmaların sonucunu, “Kolesterol düşürücü ilaçların kanda LDL-kolesterolü düşürdüğüne şüphe yok ama gel gelelim ki bu düşüş ne kalp krizlerini ne felçleri ve de bunlara bağlı ölümleri önlemede bir işe yaramıyor. O zaman da insan haklı olarak soruyor. Ne anladım ben bu ilaçlardan?” diye değerlendirdi.


“KOLESTEROLÜ DÜŞÜRMEYE ÇALIŞMAK ANLAMSIZDIR”

Karatay Diyeti ve Karatay Diyeti’yle Yaşam Boyu Sağlık adlı kitaplarıyla tartışmaları ateşleyen isim İstanbul Bilim Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları ve Kardiyoloji Anabilim Dalları Öğretim Üyesi Prof. Dr. Canan Efendigil Karatay, “Kolesterol bir gerçektir. Bütün hayvanların, insanların ve bitkilerin hücrelerinin yapı taşını kolesterol meydana getirir, yani olmazsa olmaz bir gerçektir” dedi ve kolesterolü ilaçla düşürmeye çalışmanın anlamsız olduğu söylemini yineledi.

Kolesterolün bilinenin aksine yağ değil, bir steroid hormon olduğunu belirten Prof. Karatay, şunları söyledi: “Kolesterol, vücudumuzun streslere karşı koruyucu olarak fazlaca ürettiği bir hormondur! Örneğin ateşli bir hastalıkta, bakteri ve virüslerle mücadele etmek için akyuvarlar, yani kan lökositleri yükselmektedir. Ateşli hastalığın sebebi lökositler midir? Yoksa mikropları öldürmek için mi lökositlerimiz yükselmiştir? Kolesterol bakterisittir, yani bakterileri öldürür. Kolesterol virüsittir, yani virüsleri öldürür. Kolesterol beyin hücreleri ve sinir ileti sisteminin olmazsa olmaz temel maddesidir. Öyle ki, beyin hücreleri hayatta kalabilmeleri için kan kolesterolüne bağlı kalmayarak, kendi kolesterollerini üretmek mecburiyetindedirler. Organizmada stres hormonları, seks hormonları ve de D vitamininin yapı taşları da kolesterolden ibarettir! Örneğin bebekler için en sağlıklı bir besin maddesi anne sütüdür, bebeklerin en hızlı büyüme çağının temel ve tek gıdasıdır. Anne sütünün nerdeyse yüzde 90’ı kolesterol ve omega-3 yağ asidinden oluşur. Kolesterolün bizatihi kendisi masumdur. Vücutta yanlış giden bir şeyleri tamir etmek için yükselir. Dolayısıyla kolesterolü ilaçla düşürmeye çalışmak anlamsızdır.”

“DAMARLARI TIKAYAN KOLESTEROL DEĞİL, KAN PIHTISIDIR”

Kolesterolün damarları tıkamadığını, damarları tıkayarak, kalp krizi ve inmeye neden olan şeyin kolesterol değil kan pıhtısı olduğunu ifade eden Kratay, “Kanın pıhtılaşmasının en önemli sebeplerinden bir tanesi ise insülin hormonudur. Kandaki insülin hormonu yüksekliği kanın pıhtılaşmasını artırmaktadır. Kandaki insülin hormonu yüksekliği trombositlerin birbirine yapışarak tıkaç meydana getirmelerine neden olmaktadır. Kandaki insülin hormonu yüksekliği trombositlerin damar iç yüzeyini kaplayan hücre tabakasına (endotel tabakası) yapışmasını artırmakta, endotel tabakasından damarların genişlemesi için salgılanması gereken nitrik oksit maddesinin salgılanmasını önlemektedir. Kandaki insülin hormonu yüksekliği, ayrıca en kuvvetli sempatik sinir sistemi uyarıcısıdır, yani damarları büzüştürür ve tansiyonu yükseltir” diye konuştu.

“KOLESTEROL İLACI KULLANMAK ABONELİK SİSTEMİDİR”

Taş Devri Diyeti ve 7’den 70’e Taş Devri Diyeti kitaplarının yazarı Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Metabolizma ve Beslenme Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ahmet Aydın da, “Kolesterolü ortalamadan düşük olanların başka hastalıklara çok daha fazla yakalandıkları yönünde bir yığın araştırma var” diyerek şunları söyledi:

“Ancak bunları söylemek size ticari açıdan bir şey kazandırmaz, kaybettirir. O yüzden ibre daha çok kolesterol karşıtı kampanya yürütenler lehinde çalışır. Çok büyük bir rant var ortada. 1960’lara 70’lere kadar bu böyle değildi, tıp safiyane amaçlarla yapılıyordu. 40 yıldır ilaç tüketimine dayalı bir anlayış ve sistem geliştiriliyor. İlaç sanayi, hastalığı değil, belirtilerini yok edecek ilaçlara yöneldi. Mesela başınız ağrıyorsa onun gerçek nedenini bilmeyi değil, ağrısını dindiren ilaçlar vermeyi öneriyor tıp. Sebebi bilinip tedavi edilecekken migrenin 50 bin çeşidi üretilir, bunların yüzlerce ilacı çıkar. Hastalar bu ilaçları kullanır, ağrıları yıllarca devam eder. Sanayinin de aradığı budur. Kolesterol ilacı da kullanmak tam bir abonelik sistemidir, 40 yıl kullanırsınız.

“KOLESTEROLÜ DÜŞÜREN STATİNLER ZARARLIDIR”

Kolesterolün düşürülmesinde kullanılan ‘statin’ler zararlıdır. Vücudunuzda enerji santralı olan bir maddeyi bu ilaçlar tahrip eder. Bu ilaçları kullananlar zaten halsizlikten şikâyet ederler. Bütünüyle emin değiliz, ama teorik olarak baktığımızda kansere de sebep olma ihtimali var. Diyorlar ki ‘madem öyle ispat edin’. Asıl siz bu ilacın zararsız olduğunu ispat etmek durumundasınız. Ve bunu ispat etmek için trilyonlar harcamanız gerekir. Kârı olmadığı için de hiçbir firma böyle bir masrafı karşılamaz. İşin kötüsü, devletlerin desteklediği, bağımsız araştırmalar yapan kurumlar kalmadı. Araştırmaların yüzde 90’ı ilaç firmaları tarafından yapılıyor ve tedaviye, önlemeye dönük değil.

“KOLESTEROL TAMİR MATERYALİDİR”

Vücutta mikropsuz bir iltihap vardır. Vücut bunu kolesterol ile tamir etmeye çalıştığı için kolesterol oranını yükseltir. Kolesterol tamir materyalidir orada. Bu, bir yangın mahallindeki itfaiyeyi görünce ‘itfaiye yangın çıkarıyor’ demenize benzer. Çünkü bundan büyük paralar kazanılıyor. Tıpta bu kadar ilerleme ve kolesterollü gıdaların tüketiminde büyük bir azalma varken neden koroner kalp rahatsızlıklarında muazzam bir artış var? Meslektaşlarımız bu soruyu yanıtlasınlar.”

“YAŞLILARDA KOLESTEROL YÜKSELDİKÇE ÖLÜM ORANI AZALIR”

Kolesterol ve Akıl Oyunları, Manifesto: Çarmıha Gerilen Molekül ve Modern Bilimin Kolesterol Masalları ve Kolesteroldeki Kaos kitaplarının yazarı Uzman Biyolog Mevlüt Durmuş, “Kolesterolün zararlı olduğu yönündeki yaygın bilginin bir masal olduğunu düşünüyorum” dedi ve düşüncesinin nedenlerini şu sözlerle açıkladı:

“Şöyle ki: Size bir bardak su getirsem ve ‘içindeki bileşenler zararlıdır’ desem tepkiniz muhtemelen sıvının ne olduğunu anlama yönünde olurdu. İçinde ne olabilir, su (H2O) olabilir ya da hidrojen peroksit (H2O2) olabilir ki o da sıvıdır. İlki hayat verir, ikincisi öldürür. Kolesterol konusunda yapılan saçmalık, verdiğim örneğe benzer şekilde, bardakta ne olduğu söylenmeden size sıvının zararlı olduğunun söylenmesidir. Kolesterolün zararlı olduğu yönündeki yaygın teoride, teori oluşumunda kurulan yöntem tümüyle yanlış, matematiksel ve mantıksal değil. Her şeyden önce kandaki kolesterol yüksekliği, aşırı hücresel kolesterol üretimine değil, kanda aşırı partikül birikimi (LDL) nedeniyle oluşuyor, böyle bir durumda ilaç (statin) kullanmak tümüyle akıl ve mantıkdışı…”

Dünyadaki 8 milyar insanın 45 yaşından sonra en az yüzde 30 ila 40’ında kolesterolün göreceli olarak yükselmek zorunda olduğunu belirten Durmuş, “Eğer hücresel kolesterol üretimine dayanmayan, kanda ortaya çıkan bu göreceli kolesterol yüksekliğini bir hastalık olarak gösterip bunu düşük gösterecek ‘statin’ gibi bir alternatif bulacak olursanız, sürekli ve muazzam bir para kazanırsınız. Kardiyologlar yaşlılardaki ölüm oranları ile kolesterol yüksekliği arasındaki ilişkiye girmezler. Çünkü yaşlılarda kandaki kolesterol düzeyi yükseldikçe ölüm oranı azalır, kolesterol düzeyi azaldıkça ölüm oranı artar” ifadesini kullandı.

“BİRAZ DAHA MANTIKLI BAKILMALI”

Organizmada bazı moleküller kanda yüksek görünüyorsa bunun, bir hastalıkla veya bir organla ilişkili olduğunu söyleyen Durmuş, sözlerini şöyle tamamladı: “Mesela bir enfeksiyonda kandaki lökosit sayınız artar, ateşiniz yükselir. Doktor size ‘Kandaki lökosit sayınız sizi hasta etti’ demez, ‘Hastalığınızdan dolayı lökosit sayınız arttı’ der. Enfeksiyona neden olan bakteriyi verdiği ilaçla öldürür ve lökosit sayısı normale iner. Aynı mantık kolesterol için de geçerlidir. Kolesterolün yüksekliğini organizma içinde hiçbir hastalıkla-organla ilişkilendiremediler. Bu yüzden de doğrudan tek hedef olarak kolesterolü seçtiler. Oysa mantık çok basit: ‘Homozigot ailesel kolesterol yüksekliğinde’ çocuklara karaciğer nakli yapılıyor ve böylece bu minik insanlar tümüyle kolesterol sorunundan ömür boyu kurtuluyor. Genetik kolesterol yüksekliğine biraz dikkatli bakmayı becerebilseler sorunun aslında kolesterol değil, karaciğer hücreleri olduğunu çok rahat görebilirlerdi.”

Posted in AŞI VE İLAÇ | Leave a Comment »

Sevgisiz Kucaklarda Büyümesin Çocuklar

Posted by helalderman 01 Aralık 2011


İsminin önüne bilmem kaç tane ünvan yazılmış, çoğu anne baba olmamış hatta evlenmemiş, çok bilmiş bay ve bayanların kreşler hakkında yazdıkları yazıları okuyorum. Çocuk kaç yaşında kreşe verilmeli sorusunu, kalın kitaplardan öğrendikleri acayip kelimelerle anlatmaya çalışıyorlar. Çocuk kreşe üç yaşına geldiğinde verilmeliymiş. Çalışan anneler, 2 yaşında verebilirlermiş. Sayfalarca anlatım, güya uzmanlaşmış ve kalıplaşmış soğuk cümleler, uzadıkça uzuyor…

Kimse henüz ağzı süt kokan bir çocuk neden kreşe verilir? Verilmeli mi, verilmemeli mi diye sormuyor?

Yazılara onlarca yorum yapılmış. Bazı annelerin yaptığı yorumlar kanımı dondurdu.

Biri çocuğuna banyo yaptırırken çocuğun vücudunda hafif morluklar görmüş. Çocuk, ağladığı zaman öğretmenin parmağını sıktırdığını ve çok acıttığını söylemiş ama anne olan kadın:

“Öyle dövdüklerini sanmıyorum, alışsın diye biraz hırpaladılar sanırım” demiş. Annelik çocuğunun kılına bile zarar verilmesine tahammül edememektir oysa…

Bir diğeri, “çocuk devamlı ağlıyor, önce bu kadar ağlamazdı” demiş. Ve çoğu her sabah çocuklarını ağlayarak kreşe bıraktıklarını yazmışlar.

Hele bir izleyicimin her sabah ağlayarak kreşe giden 2 yaşında bile olmayan bebeğinin dayak yediği için ağladığını sonradan öğrendiğini anlatan maili bir anne olarak beni kahretti.

Geçtiğimiz yıllarda çok sayıda, çocuk gelişimi mezunu genç kız, okul öncesi öğretmeni olarak atandı. Yüksek okul okumayanlar, özel kreşlerde çalışmaya başladı. Eskiye nazaran çocuk sayısı azaldığı halde neden son yıllarda ihtiyaç bu kadar arttı? Ne oldu da aileler bebek yaştaki çocuklarını bir kreşe verme ihtiyacı hissettiler?

Burnuma pis kokular geliyor? Birilerinin sinsice ellerini oğuştururken bu işten hatırı sayılır bir rant elde ettiğini düşünüyorum. Her tarafta mantar gibi kreş türedi. Türlü yollarla çocuğunuzu almak için sizi ikna etmeye çalışan kurumlar, görebileceğiniz her yere cezbedici reklamlar koyarak annelerin kafalarını çelmeye çalışıyorlar.

Çocuğunuz sosyalleşecek, özgüveni gelişecek, paylaşmayı öğrenecek, diğer çocuklardan bariz bir farkla ayrılacak!…

Peki tüm bunları kim öğretiyor çocuğa. Sizin eğitimli dediğiniz çoğu yeni mezun, anneliği tatmamış, çocuk yetiştirme konusunda hiç pratiği olmayan, okuduğu bir kaç kitap, bir kaç ay stajla öğretmen olan kişiler nasıl oluyorda çocuğunuzu yetiştiriyor. Bir çocuğu sağlam temellere oturtmak adına çocuğunuza ne veriyorlar?

Boyama yapmak, resim yapmak, makas tutmayı öğrenmek, şarkı söylemek, arkadaş edinme becerisi, motor gelişimi falan filan… Bunları kreşe gitmeyen çocuklar öğrenemedi mi? Bir anne çocuğuna bunları vermekten aciz midir? Ya da bunları o yaşta öğrenmeyen çocuklar, ilerde resim yapamadı, makas tutamadı mı?

Anneler ilk çocuklarına karşı daha sabırsız olurlar. Hele hiç anne olamamış biri çocuklara karşı son derece tahammülsüzdür. Siz evinizde bir veya iki çocukla ilgilenemezken, evli bile olmayan bir kızın küçük bir salonda 15 çocuğa gerçek manada bir eğitim vereceğini, sevgi ve ilgi göstereceğine nasıl inanırsınız?

Çocuğunuzu bıraktıktan sonra orada çocuğunuza nasıl davranılıyor, bunu bilmeniz çok zor. 2009 yılında Milli Eğitim Bakanlığı okullarda kamera sistemine düzenleme getirdi. Anaokulu ve kreşlerde sınıflara kamera konulamıyor artık. Siz yanında yokken çocuğunuzun ruhu kaç kez acıtılıyor bilemezsiniz. Belki dayak yemiyor ama bir çok kez döver gibi bakışlara maruz kalıyor. İncitici sözler duyuyor. Altı değiştirilirken, kıyafeti giydirilirken hırpalanıyor. Bazen çekiştiriliyor, iteleniyor… En az beş yaşına kadar anne sıcağını her an hissetmesi gereken çocuklar, günün büyük bir çoğunluğunu yabancı ellerde geçiriyor. Karnı doyuyor belki ama ruhu aç kalıyor.

Bir çocuk neden kreşe verilir?

“Her insanın hayat şartları elbette farklıdır. Her insan kendi şartları doğrultusunda değerlendirilmelidir. Kocası, ailesi tarafından çalışmaya zorlanan, maddi açıdan gerçek anlamda sıkıntı çeken ve çalışmak zorunda olan anneleri anlıyorum. Ve onları konudan ayrı tutuyorum.”

Geçim sıkıntısı olmadığı halde çalışmak isteyen, “boşuna mı onca sene okudum, niye evde oturayım?” diyen, önüne geçilmez arzu ve ihtiraslarına çocuklarını kurban veren anneleri asla haklı bulmuyorum. Bir kadın hem çocuk yapar(!), hem kariyer yapar ama ikisinin birden hakkını vermesi neredeyse imkansızdır. Çocuk fedakarlık ister. Sabırla yoğrulmak ister.

Önemli olan çocukla her an beraber olmak değilmiş. Günde 1 saatte olsa kaliteli beraberlik yeterliymiş! Kadın akşama kadar çalışacak. Yorgun argın eve gelecek. Yemekti, işlerdi derken, tahammülü tükenecek, birde çocuğuna kaliteli zaman ayıracak öyle mi? Ben buna ancak gülerim…

Dışarda çalışmayan bir anne ne kadar işi olursa olsun, en azından evdedir ve çocuk kendisini güvende hisseder. Arada bir gelip annesine bir şeyler sorup cevap alması, annesinin ara sıra yanağına bir öpücük kondurması, çocuğa yeter. Hele anne biraz bilinçliyse, o yaşlarda çocuğa neler neler verilir. Yeter ki biraz gayret edilsin.

Gerek tanıdığım çalışan annelerden, gerekse okuyucu maillerinden anlıyorum ki, çalışan annelerin çocukları yeteri kadar ilgi ve sevgi görmüyor. Hem çalışıp, hem anneliğinin hakkını veren hanımlar ise, gereğinden çok daha fazla eziliyor, yıpranıyor. Dikkat ettiniz mi, kreşlere giden çocuklar daha sık hasta olurlar. Çünkü çoğu kez kendisini güvende hissedemeyen, istemeye istemeye orada bulunan çocuklar hastalıklara karşı vücut dirençlerini kaybederler.

Kreşler çocukların idareten, avutulsun diye bırakıldığı yerler. Eğitimli gibi görünen ama aslında çocuk dilinden asla anlamayan kişiler çocuklarınızı avutuyor. Sizde kendinizi çocuğum sosyalleşiyor, özgüveni gelişiyor diye onlara teslim ediyorsunuz.

Kreşe değilde, bakıcıya verilen çocuklarda en az diğerleri kadar ilgisiz ve mutsuz oluyorlar. Anneanne, babaanne dahi olsa, çocuğa annesi kadar sevgi veremez. Zaten çocuklarını büyütüp rahat etme yaşına gelmiş büyüklere çocuk baktırmakta bence onlara büyük bir haksızlık oluyor.

Ev hanımı olduğu halde çocuklarına bakmaktan aciz olan, türlü bahanelerin ardına sığınarak, evladını başından atarcasına, kreşe veren anneleri ise anlayan var mı bilmem ama ben anlamıyorum.

24 saat, günlük yapılması gereken her işe yetecek bir zamandır. Ev hanımları Tv başında, komşu dedikodularında zaman geçirmek yerine zamanlarını çok değerli hale getirebilirler. Çocuklarımızla mutlu olmayı öğrenmek zorundayız. Onları fazlalık gibi değil, her zaman bizi mutlu eden bir armağan gibi görmeliyiz.

Yaşlı anne ve babaları huzurevlerine yatırmak nasıl bir ayıpsa, annesine çok muhtaç olduğu küçük yaşlarda çocuğu bir kreşe vermekte en az o kadar ayıptır. Biz bu değiliz! Ne dinimize, ne örfümüze uymayan, bize sunulan ithal hayat tarzlarını yaşıyoruz hepimiz.

Kimse doğruları söylemek istemiyor. Tamam kadın uygun şartlarda okusun, donanımlı olsun. Fakat ne olursa olsun KADININ YERİ EVİDİR diyemiyor kimse. 5 yaşına kadar çocuk evinde annesinin dizinin dibinde büyümelidir diyemiyor. “Kreş nasıl olmalıdır?” diye tartışılırken, “Olmalı mıdır?” sorusunu kimse sormuyor. Çocukların ruhunda anneden saatlerce ayrı kalmak nasıl bir etki bırakır kimse düşünmüyor.

Bir nesil kayboluyor. Sevgisiz, acımasız, alakasız çocuklar ve gençler, birbirinden kopuk anne babalar, yalnızlaşan evler toplumun vicdanını kanatıyor.

Asli vazifemizi yeniden hatırlamak, yuvalarımıza, çocuklarımıza yeniden sarılmak ertelenemez bir ihtiyaç haline geldi.

Çalışan kadın çocuğundan günün büyük bir kısmı ayrılmak, kreşe veya bakıcıya vermek zorunda. Bu çocuklar anne sevgisine doyamıyor. Her istedikleri alınarak, sevginin dolduramadığı eksiklikler tamamlanmaya çalışılıyor. Doyumsuz çocuklar çoğu kez mutlu evlilikler yapamıyor, daha tahammülsüz ve asabi oluyorlar.

Kadın evine yakışır. Duygularınızdan önce mantığınızı harekete geçirin. Kimler sizin dışarda olmanızı istiyor? Siz dışarda olunca kimler menfaat sağlıyor iyi düşünün. Sizin çocuğunuzun doğru eğitilip eğitilmediği, düzgün bir insan olup olmadığı kapitalist sistemin umurunda değil. Sistem sizin üzerinizden elde edeceği menfaatlere bakıyor.

Fillerin tepişmesinden çimenler ezilirmiş. Büyüklerin ihtirasları çocukların ruhlarını yaralıyor. Çocuğunuza kendiniz bakabilmek için imkanlarınızı zorlayın. “Boşuna mı okudun?”, “Evde oturmak için mi, temizlik yapmak için mi onca yıl çaba harcadın?”, “Çocuğunu ver bir çocuk yuvasına” diyenlere kulaklarınızı tıkayın. Evinize giren bir maaş varsa rızık endişesi çekmeyin. Allah’a tevekkül edin.

Niyetinizi temiz ve sağlam tutun. Evladınızı kimselere bırakmayarak en önemli vazifeyi yapıyor olacaksınız. Kimsenin indinde ne olduğunuz, hangi kariyere sahip olduğunuz değil, çocuğunuzun gözünde nasıl bir anne olduğunuz önemli. Sımsıkı sarılın evladınıza, hep yanında, yakınında olduğunuzu hissettirin. Sevgisiz kucaklarda, çocuğun ruhu acıkır… Onu öyle doyurun ki sevgiye, öyle değer verin ki ona, hayat boyu ”Benim annem!” derken gözleri ışıldasın.

Unutmayın, dünyanın bütün süslü teyzeleri toplansa, bir anne etmez!
CAHİDE JİBEK

Posted in DOĞAL YAŞAM | 1 Comment »

sizde sirkeyi sadece salatalarda mı kullanıyorsunuz!!

Posted by helalderman 27 Kasım 2011



Sirkeyi sadece salata sosu olarak kullanıyorsanız, çok şey kaybediyorsunuz!

Belki siz de herkes gibi arada sırada sirkeyi tencerelerinizi ovmak ve kireç tabakalarını yok etmekte kullanıyorsunuz. Hatta büyükanneniz size, saçlarınızı sirkeyle durulamanın en pahalı saç kremlerinden daha iyi parlattığını ya da sivrisinek ısırıklarına iyi geldiğini öğretmiş olabilir. Fakat, sirkenin faydaları bu kadarla sınırlı değil. Sirke, özellikle de elma sirkesi, sağlığınızın dostu ve en değerli yardımcısıdır. Sayısız faydaları, onu her derde deva yapar ve sirke, bu nitelikleriyle evdeki doğal eczanenizde hatırı sayılır bir yeri hak eder. Sirke, kil ve magnezyum klorürle beraber sağlığınız için çok etkili bir sinerji yaratır.

Ucuz ve basit bir ilaç
Hastalıklar söz konusu olduğunda, Bechamp’ın söylediği şeyi hatırlamakta fayda var: “Önemli olan mikrop değildir, bünyedir!” Bu nedenle gündelik hayattaki tehditlere karşı direnç gösterebilecek sağlıklı bir yapıya sahip olmak için bütüncül bir yaklaşım sergilemek gerekir. Mesela grip salgını olduğu zaman sadece hastalığı kapmış kişilerden uzak durmaya çalışmak değil, doğal savunmamız olan bağışıklık sistemimizi kuvvetlendirmeliyiz ki, o bizi korusun. Sadece belirtileri yok eden bir ilaç yerine sağlık problemlerinizi ciddi olarak ele almalısınız.

HANGİSİNİ SEÇMELİ?
Elmadan elde edilen sirkenin haricinde, hurma, kavun, muz, orman meyveleri (frambuaz vb.), hintdarısı, pirinç, patates, Hindistan cevizi, akçaağaç şurubu, bal, melas (şeker pekmezi), şeker pancarı, buğday ve hatta biradan bile sirke üretilebiliyor. Üzüm sirkesi en çok kullanılan türü olsa bile tedavi edici sayısız etkilerinden dolayı ‘altın madalya’ elma sirkesinindir. Burada her türlü duruma ve yaygın kullanıma uygun olan sirke tariflerini sunacağız. Fakat siz asla saf sirke tüketmeyin, her zaman bir miktar sulandırarak kullanın. Bu tarifler geleneksel ve popüler tıptan yararlanılarak verilmiştir. İhtiyaç halinde doktora gitmeyi ihmal etmeyin. Tıbbi tedavinize doktor tavsiyesi olmadan kesinlikle ara vermeyin.

ADAÇAYI SİRKESİ
150gr. adaçayı l 1 lt. sirke
Adaçayını sirkenin içine ekleyip bir ay boyunca dinlendirin. Bu sirke diyabete, hormonal sorunlara, yorgunluğa, aşırı terlemeye, mide ağrılarına, depresyona ve sıcak basmasına karşı bire birdir.

ON AROMALI SİRKE
Salatanızı tatlandırmak için kullanılabile-ceğiniz gibi sağlığınıza da çok iyi gelecektir. Bu karışımı üç hafta demlenmeye bırakın. Sonrasında salatanızı çeşnilendirmek için normal sirkeyle beraber ufak miktarlarda kullanabilirsiniz.

l 15 gr. kıyılmış sarımsak l 10 gr. kıyılmış soğan l 30 gr. Pelin otu l 15 gr. biberiye l 15 gr. sedef otu l 15 gr. adaçayı l 10 gr. lavanta l 8 gr. tarçın l 3 gr. muskat l 1 lt. beyaz üzüm veya elma sirkesi

Tamago-Su
Samurayların sihirli içeceği
Bu sihirden siz de faydalanmak ister misiniz? Bundan daha kolay bir şey yok. Tek problem, esmer pirinç sirkesi bulmakta. En kuvvetli doğal reçete olarak kabul edilen Tamago-Su veya yumurtalı sirke, aşağıdaki şekilde hazırlanıyor:
– Taze bir yumurtayı esmer pirinç sirkesi dolu bir bardağın içine tamamen batacak şekilde bir hafta bırakın. Sirke, kabuğu dahil tüm yumurtayı tamamen çözüp eritecektir. Geriye sadece kabuğu iç taraftan saran zar kalacaktır.
– Ertesi hafta, yapmanız gereken, sirkenin içindeki bu zarı delip, içindekini sirkeye katmak ve iyice karıştırmak. (Zarı değil, onu atabilirsiniz!)
– Uzun ve sağlıklı bir yaşam için yapmanız gereken, günde üç defa bu karışımın bir miktarını, bir bardak sıcak suya karıştırıp içmek.

GRİBE KARŞI SİRKE

Sirke eski zamanlarda vebadan korunmak amacıyla kullanılırmış. Veba salgını sırasında cepte bulundurulacak bir şişe sedefotu sirkesini ara sıra koklamak vebadan koruduğu gibi hastaları da tedavi edermiş. Aynı zamanda hasta ile tedavi eden kişi arasında bulunan ateşe bir miktar sedefotu sirkesi damlatılırmış.

l 2 lt. kuvvetli bir beyaz veya kırmızı üzüm sirkesi l 1 avuç deniz tuzu l 1 avuç ardıç üzümü l 1 avuç sedefotu yaprağı l 3 baş sarımsak (ufak doğranmış) l 30 gr. dövülmüş karanfil l 45 gr. doğranmış melekotu kökü

Özellikleri
Bu karışımı kalın camlı bir damacananın içine boşaltın. En az 15 gün güneşte dinlenmeye bırakın. Sonra süzün. İstenirse içine, lezzetlendirici ve gazı yok edici olarak ahududu veya mürver çiçeği eklenebilir. Bu sirke, grip vs. salgınında çok etkilidir. Sabahları bir yudum içilmeli, arada sırada ellere sürülmeli ve buruna çekilmelidir. Hastalık hissedildiği anda çabucak iki yemek kaşığı içilmeli, sonra ılıtılarak ağrıyan yerlere kompres yapılmalıdır. Bu kompresi dört saatte bir değiştirin ve değiştirdiğiniz kompresi ateşte yakın ki içine çektiği zehir yok olsun.

İşte mükemmel bir dezenfektan olan karışım. Sirkeyi aşağıda listesi olan malzemeler ile karıştırıp en az on gün bekletin, sonra da süzün:

-40 gr. acı Pelin otu- 40 gr. Pelin otu -40 gr. karabiberli nane -40 gr. biberiye – 40 gr. Sedefotu – 40 gr. adaçayı – 40 gr. lavanta – 30 gr. küçük hindistan cevizi, 30 gr. eğir l 30 gr. tarçın l 30 gr. kane karanfil l 30 gr. sarımsak l 2.5 lt. beyaz şarap veya elma sirkesi. l Diğer taraftan 10 gr. kafur bitkisini asetik asit içinde eritip, sıvıyı yukarıdaki karışımı süzmeden birkaç saat önce içine ekliyoruz. Oluşan sıvıyı ağzı tamamen kapalı, hava almayacak bir şekilde şişelerde saklıyoruz.

Özellikleri
Boğaz ağrısına, bademcik şişmesine, gribe, nezleye, öksürüğe ve tüm bulaşıcı hastalıklara karşı aç karına bir tatlı kaşığı içilir. Tuzlu sıcak kaynar suya karıştırılıp gargara yapılır veya solunursa, kor haldeki kömürün üzerine dökülürse veya sıcak metal plakanın üzerine serpilirse bulunduğu odanın havası dezenfekte ederek, antiseptik özelliğini gösterir.

BAL SİRKESİ
Hazırlaması keyifli başka bir sirke tarifi:
-İki litre kaynar suyu bir kilo balın üzerine dökün. Bal iyice eriyinceye kadar karıştırın. Mayalanmayı hızlandırmak için karışıma bir bardak taze meyve suyu eklerseniz, sonuç çok daha iyi olacaktır.
-Bir çorba kaşığı ılık suyun içinde bir miktar mayayı karıştırın.
-Bu mayayı ballı suyun üzerine koyacağınız bir dilim ekmek içi üzerine yayın.
-Kabın üzerini bir tülbentle örtüp, on beş gün kadar dinlendirin.
-Ardından üzerindeki ekmek dilimini alıp, köpüğü temizleyin ve süzün.
-Elde ettiğiniz sıvıyı üzerine tülbent örtülü olarak açık havada sirkeleşinceye kadar yaklaşık bir ay boyunca dinlenmeye bırakın.

FRAMBUAZ SİRKESİ
Nefis ve hazırlaması çok kolaydır. Tek zorluğu bol miktarda frambuaz gerekmesidir.
– İki litre suyu dört bardak taze frambuazın üzerine döküp bir gece boyunca bekletin. Ardından süzüp posasını atın.
– Aynı işlemi bir önceki adımda elde ettiğiniz sıvı ve yine dört bardak frambuazla tekrarlayın ve bütün bir gece bekletin. Bu işlemi, toplamda beş defa tekrarlamak gerekiyor.
-Elde edilen frambuaz suyuna 500 gr. rafine edilmemiş şeker ilave edin. Üzerine tülbent örtüp, sıvıyı yaklaşık 25 derecede iki ay boyunca bekletin. Son olarak süzün.

HER DERDE DEVA

ALKOLİZM / SARHOŞLUK
Eski bir tarife göre, her yarım saatte bir,
bir tatlı kaşığı sirke bir miktar sıcak suyla seyreltilip içirilir.

MİKROP ÖLDÜRÜCÜ
Tüm sirkeler salmonella, streptokok gibi bakterileri tek bir temasla öldürebilecek kadar güçlüdür. Bu nedenle bazı Amerikan hastaneleri hastane bakterileriyle savaşırken kullandıkları diğer dezenfektan ürünlerin yerine sirke kullanmaya başlamışlardır. Aynı zamanda buğulama, kompres, lavman ve diğer yöntemlerle uygulanan ‘Dört Hırsız Sirkesi’nin dahili ve harici kullanılabileceği belirtilmektedir.

İŞTAH AÇICI
Sirke içeceği (su, sirke ve bal karışımı) iştah açıcı ve hazmı düzenleyicidir. İştahsız insanlar, ana öğünlerden yarım saat önce bu içeceği içmelidirler.

BÖBREK TAŞI
Sütlü ürün (süt, peynir) tüketiminizi azaltmanız gereklidir. Bolca az mineralli (yumuşak) su için. ayrıca günde iki-üç defa bir çorba kaşığı elma sirkesini ılık suyla karıştırıp için.

ASTIM ve SOLUNUM HASTALIKLARI
Tüm vakalarda bal (doğal, işlenmemiş ve ısıtılmamış olmalı) ve elma sirkesi karışımı iyi sonuç vermektedir. Buğday balı daha etkili olabilmektedir.
-Bir kaşık sirke bir kaşık balla karıştırılıp ılık suya eklenir. Günde 3-4 defa içilir.
ABD’de sıklıkla uygulanan yöntemde, bir mendil veya tülbent sirkeye batırılıp, bileklerin iç tarafına yerleştirilir ve bir bantla sabitlenir.

BRONŞİT
En iyi sonucu mürver meyvesi sirkesi veriyor gibi görünse de normal sirke de iyi sonuçlar vermektedir. Ballı sıcak suyun içine bir tatlı kaşığı sirke eklenir, ihtiyaca göre günde üç kez veya daha fazla tüketilir.

BULAŞICI HASTALIKLAR
-Bir tatlı kaşığı saf sirkeyi (sirke özü) aynı miktarda balla karıştırıp gün içinde iki defa çiğnemek sizi salgınlardan koruyacaktır. Eğer hastalığa yakalanırsanız bu karışımı günde 3 veya 4 defa çiğneyiniz.
-3 çorba kaşığı ‘dört hırsız sirkesi’ni, biraz deniz tuzu eklediğiniz bir kap sıcak suyun içine ekleyin. Bu karışımla gargara yapın.
-Bu sirkeyle evinizi havalandırabilirsiniz. Ayrıca sirkeyi bir mendile emdirerek gün içinde belirli zamanlarda koklayabilirsiniz.

KANSIZLIK
Sirke, anemiye karşı bire bir olan demir, B12 vitamini ve folik asidi, vücudun kolayca emebileceği bir formda barındırır. Sirke, çoğunlukla çok asitli olduğundan yan etkilerinden kaçınmak ve en iyi sonucu almak için günde bir defa ılık ballı suyun içine bir tatlı kaşığı elma sirkesi koyup içmek yeterlidir.

ARTERİT (İLTAHAP)
Sirke, arterit gelişimini yavaşlatabildiği gibi acılarını da dindirir. İki günde bir geleneksel sirke içeceği (1 tatlı kaşığı sirke, ılık su, 1 tatlı kaşığı bal karışımı) yeterli olacaktır. Sabırlı olun, sonuçlar genellikle birkaç hafta sonra kendisini gösterir.

AŞIRI KANAMA
Sirkenin kan pıhtısına karşı kanı sulandırıcı özelliği ile bilinmesinin yanı sıra bununla tamamen zıt olarak aşırı kanamayı engelleyici özelliği de bulunur.
-Aşırı adet kanaması veya hemoroit kanamalarına karşı yemeklerden önce ılık ballı suya bir tatlı kaşığı sirke ekleyip içilmesi tavsiye edilir.
– Burun kanamasında sirkeye batırılmış tampon uygulamak yeterlidir.

Posted in DOĞAL TEDAVİLER | 2 Comments »

Amway ve diğerleri: Kapitalizm dininin para tarikatları

Posted by helalderman 21 Kasım 2011



Ahmet Örs

“Amway, bir yaşam biçimidir!” Mr. Bob, Amway temsilciler toplantısında coşkulu kalabalığa böyle sesleniyordu. Modernizmin gönüllü köleleri ise köleliğe attıkları ilk adımın heyecanı içindeydiler.

İnsan hayatını sürekli tüketmeye programlayan batılı yaşam tarzı, bugüne kadar çeşitli yollar vasıtasıyla kendini insanlığa dayattı. Belki kontrolsüz, düzensiz bir şekilde gelişen bu yaşam tarzı artık kendisini bir plan ve düzen dahilinde insanlara kabul ettirmeye başlamış görünüyor. Bundan böyle insanlar örgütlü, sistemli, düzenli tüketiciler olacak ve yaşamın, hayatın anlamı bu örgütlülük temelindeki tüketicilik kulluğu şeklinde oluşacak.

Dar bir kesimde de olsa bu felsefeyi kendine temel edinen örgütlülüklerden biri olan Amway, yavaş yavaş bilinmeye, tartışılmaya başlandı. Tabii ki bahsettiğimiz felsefenin mezheplerinden sadece bir tanesi Amway. Ama çok ilginç bir sistem, hayret verecek bir mekanizma.

Amway’in ne olduğu sorusuna gelecek olursak; sadece kendi ürünlerin kendine bağlı elemanlar vasıtasıyla, “aktif metot” denilen yüz yüze ilişki yoluyla tüm dünyada pazarlamasını yapan, bu arada kendi elemanı olan üyelerine de sürekli olarak belli bir sistem dahilinde para kazandıran bir sistem. Amway Amerika’da kurulan bir şirket, bahsettiğimiz sistem ise “Net Work 21” adı verilen Amway ağını örgütleyen mekanizma. Amway’in kuruluş tarihi 1959 ve bu tarihin son yirmi beş yılında dünyaya açılmış.

Sistemin işleyişi ise şöyle: Amway’e üye olan bir kimse Amway ürünlerinden ayda en az 7 milyon liralık alışveriş yapmak zorunda. (Bu rakam enflasyona orantılı olarak değişiyor.) Bu alışverişten her Amway üyesi %30’luk bir indirim hakkına sahip oluyor. 4 milyon lira vererek üyelik için gerekli malzemeleri alan üye (bu malzemeler üyenin nasıl hareket edeceğini anlatan kısaca sistem hakkında bilgi veren kitap, kaset gibi dokümanlardan oluşuyor) para kazanmak için çalışmalarına başlıyor. Her üye ayda 7 milyonluk alışveriş yapabilecek altı kişi buluyor. Bu yeni kişiler kendilerini üye eden kişilerle beraber birer kod alıyorlar. Sisteme giren her kişi, kendisini sisteme dahil eden kişinin kod numarasıyla beraber işleme konuluyor. Bulunan altı kişi de yine aynı şartlarla dörder kişi üye yapıyor. Bu üyelerin yukarıda belirttiğimiz gibi belirlenen harcamayı yapmaları gerekiyor. Sistem böylece yukarıdan aşağıya doğru bir ağ gibi kodlanarak genişliyor, büyüyor. Yalnız önemli olan bir hususu var: Üye olma herhangi bir resmi özellik arz etmiyor. Fahriyete dayalı, gönüllü bir katılım. Bu gönüllü katılım, Amway merkezinde bilgisayarlara kodlarla beraber kaydediliyor.

Sisteme yeni giren her üye en alt basamaktan başlayarak belli bir puan limitine sahip. Yukarıda geçen (6 x 4+7= 31 kişi) alt yapıyı oluşturan bir üye % 21’lik liderlik payına ulaşıyor. Kendi vasıtasıyla sisteme dahil olan insanlardan belli bir oranda kendisine pay aktarımı oluyor. Bu tablo sonucunda % 21’e ulaşan üye ayda 87 milyon kazanmaya başlıyor. (Bugünkü rakamlar itibariyle) Elmas olunca ayda 430 milyon kazanca ulaşıyor. (Elmas sistem içinde bir rütbe) Yukarıdan aşağıya doğru şekillenen bu ağ her üyenin daha çok kazanabilmek için yeni üyeler bulması sonucu giderek büyüyor ve yukarıdaki bağlı bulunan üye yeni katılımlarla birlikte kazancını sürekli arttırıyor. Her üyeye bir kod numarası veriliyor ve bu kodlanmalar ilk üye yapan sponsora bağlı olarak yapılıyor.

Amway ürünleri dünyanın hiç bir yerinde (market, mağaza, bakkal vs..) satılmıyor. Sadece üyeler vasıtasıyla pazarlaması yapılıyor. Amvvay bir insanın hemen hemen tüm ihtiyaçlarını karşılayan bir üretim yapıyor. 11 bin çeşit ürüne sahip. Aynı zamanda dünyanın önde gelen markalarıyla anlaşarak (kendi belirlediği şartlarla ) onların ürünlerini de kendi üyeleri vasıtasıyla pazarlıyor. (Herhalde dünyada 2,5 milyon üye ağına sahip böyle bir organizasyona kimse hayır demez.)

Amway’ın ABD Michigan’daki tesisleri, her türlü üretimin yapıldığı, alanı itibariyle müthiş bir sahaya sahip dev bir kuruluş. Tesislerin otobana bakan tarafının uzunluğu 28 km. Bu büyüklükteki bir tesisin bünyesinde yapılan çalışmalar, üretimler herhalde çok ilginç boyutlardadır. Yine bu tesislerde dünyadaki örgütlenmeyi sağlayan özel birimler mevcut. Türkiye masası, Endonezya masası, Hindistan masası gibi. Her şey son derece titiz bir şekilde bilgisayar ağıyla kontrol ediliyor, örgütleniyor.

Teknik nitelikleri itibariyle ilginç özelliklere sahip Amway sisteminin üzerinde durulması gereken tarafı sistemin felsefesi. Gördüğümüz o ki, bu sıradan bir pazarlama organizasyonu değil. Yazının başında belirttiğimiz gibi bilinçli, gönüllü bir kölelik mevzu bahis. Oluşturmuş olduğu metotla insanları çılgınca zengin olma arzusuna koşturan, bu koşuşturmayı da kendisinin oluşturduğu kültürel bir zemine oturtan bu sistem, modern insanın dramatik tablosunu oluşturuyor. Daha çok zengin olmak, daha çok tüketmek ve tükettirmek arzusunda olan insanı bambaşka bir hayat düzlemine çekiyor.

Amway’in felsefesi en temelde organizasyona olan üyeliğin başlamasıyla birlikte tüm yaşamın, Amway sisteminin belirlediği hedeflere kilitlenmesi şeklinde oluşuyor. Amway’in insanları nasıl baştan çıkardığını, onların ihtiraslarına el atarak nasıl bu çarka dahil ettiğini görelim.

Bahsi geçtiği gibi Amway, yüz yüze ilişkileri esas alıyor. Hiçbir şekilde reklam yapmıyor. Ev toplantıları bu ilişkiler için en ideal ortam olarak kabul ediliyor. İlişki kurulan insanlar vasıtasıyla üyelerin evlerinde sistemi diğer insanlara da anlatmak için toplantılar düzenleniyor. Yüz yüze yapılan bu görüşmelerde, insanlara dört ana madde çerçevesinde deyim yerindeyse “tebliğ” yapılıyor. Sistemi anlatacak olan eski üyeler kendilerini oldukça iyi yetiştirmiş, sistemi tüm ayrıntılarıyla bilen insanlar.

Bu yüz yüze görüşmelerde zaman + para temelli ekonomik anlayış esas alınarak insanlara hayatı planlama daveti yapılıyor. Yapılacak olan bu plan iki ila beş yıllık bir süreyi kapsıyor. Sistemin anlatımı insanların mevcut hallerinden memnun olup olmadıklarını irdeleyen çeşitli sorularla başlıyor. (İşsiz kalmama garantiniz var mı, çocuğunuza iyi bir eğitim verebildiniz mi, hayal ettiğiniz şeylere kavuşabildiniz mi, seçme hakkınız olsa yarın ki işinize gider miydiniz? gibi) Bu arada bir örnek veriliyor. Bu örneğe göre Yale Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmada insanların ekonomik ye tersizliklerinden dolayı hayallerinin bittiği gözlemlenmiştir, insanlar hayal etmişler, ekonomik nedenlerden dolayı bunları gerçekleştirememişler, sonra da hayal etmeyi kesmişlerdir. Bu örnekten sonra üye insanlara şöyle sesleniliyor: “Küllenmiş arzularınızı tekrar üfleyin, çünkü yeni bir kapı açılıyor!”

Bu girişten sonra sistemin dört özelliği sayılıyor. Bu özelliklerin birincisi çok kısa bir sürede hemen kar etme garantisi. İkincisi, sürekli gelir garantisi: Sistem içinde belli bir orana ulaşan üyeye “telif hakkı” veriliyor. Üyeden sonra çocukları üyenin bu gelirinden yararlanıyorlar. Üçüncüsü, bu iş yurt içinde ve yurt dışında da geliştirilebilir. Örnek verilecek olursa üye, yurt dışından gelen bir tanıdığını üye kaydetse, bu tanıdık gittiği ülkede yeni üyeler bulsa ilk kaydeden üye buradan da sürekli kazanacak. Nasıl olsa bu sistemin belli bir ülkesi yok. Adeta bir evrensel din! Bu özelliğe göre üyeye düşen hedefe kilitlenmek ve sürekli koşmak! Dördüncü özellik ise, üye olan insanların kaliteli mallara sahip olması. Kimsenin bulamadığı mallan kullanmak kimi memnun etmez ki?

Amway temsilcileri yüz yüze görüşmelerde sistemlerini çok iyi bir şekilde anlatıyorlar. Yukarıdaki özellikler sıralandıktan sonra insanlara karar vermeleri telkin ediliyor. Amway sisteminin kabulü halinde üye olanlardan istenilen şeylerin ilki TV seyredilmemesi. Amway hiçbir şekilde tembelliği kabul etmiyor TV’ye verilen zaman Amway için çalışılan süreyi azaltacaktır. Amway bu gibi özelliklerle çok akıllıca hareket ediyor. İnsanlardan bu aşamadan sonra istenilen şey; hayallerini tespit etmek, hedeflerini belirlemek ve çalışmalara başlamak. Sistem temsilcilerinin insanlara sistemi anlatırken verdikleri çalışma metodu da oldukça ilginç ve bizler için de faydalanılabilecek özelliklere sahip. Daha çok kazanmak için daha çok insanı üye yapmak gerekiyor. Bunun başlangıcı da ilk altı kişi tespit etmek. Şimdi bu metoda göre yapılması gereken şu: Adres fihristi açılıp elli kişi tespit edilecek, bu elli kişiyle görüşülüp ayrıca bunlardan bir ellişer kişinin daha adresleri alınacak, yani toplam 2500 kişiyle görüşme imkanı sağlanmış olunacak. Bu 2500 kişiden mutlaka {en az 6 kişi) binleri Amway sistemini kabul edecektir.

Görüldüğü gibi müthiş bir davet planı oluşturulmuş. Önlerine zengin olma hedefi konulan ve bu hedef için de mümkün olabilecek en verimli metotlar verilen insanlar anlatılanların büyüsüne kapılıyorlar ve Amway ağı sürekli olarak büyüyor, insanları yutmaya devam ediyor.

Amway’in insanlara tanıtıldığı bu ilk görüşmelerden sonra sistem belli periyotlarla temsilcilerine (yeni üye olanlara) lüks otellerde veya özel toplantı salonlarında eğitim seminerleri veriyor. Buralarda konuşma yapan insanlar ise üst kademelere çıkmış kişiler ve genellikle Amerika’dan gelenler. Eğitim seminerleri Amway temsilcilerini daha verimli bir hale getirmeyi amaçlıyor.

Eğitim seminerlerinde üyelere anlatılan Amway’in genel özelliklerine gelirsek; bu ilke ve özellikleri şöyle toparlayabiliriz:

Birinci özellik: Hayal etme, ideal, gaye. Bu maddenin izahında üyelerden şunlar isteniyor:

“Konsantre olun ve hedefinize kilitlenin. Sisteme bir borunun içinden bakıyor gibi bakın. Diğer tüm uğraşı ve meşgalelerinizi ikinci plana atın. Her şeyiniz ortak Amway sistemi için olmalıdır! Yani üyelere söylenen şu: “Artık siz Amway ve zengin olmak için varsınız!” Bu özellik sistemin akidelerinin en korkuncu!

İkinci özellik: Engel ve maniaları kaldırmak. Yani, “Problem bulucu değil, problem çözücü olun, ne kadar problem varsa o kadar yaşıyorsunuz demektir.” Bu özellik de üyelere anlatılan önemli bir yaşam felsefesi.

Üçüncü özellik: İş prensipleri. Bu prensipler insandaki çalışma arzusunu harekete geçirmeye yönelik. İfade edilen sözler şunlar: “İçinizden bir ses diyor ki ben çalışırım! Duran arabayı itmek zordur. Ama teker bir defa dönerse gerisi kolaydır. Bir defa topu yuvarladınız mı artık devamlı yuvarlamak lazımdır. Bu yüzden bu iş önce zordur.” Amway’in isteği sadece şu: “Artık çalışın ve sistemi herkese anlatın.”

Bu anlatılanın gerçekliği insanı adeta ürpertiyor. Sisteme giren bir insan o andan itibaren her yerde sistemi anlatacak, hep bunu düşünecek. Yılmadan çalışmak ise en büyük prensip.

Dördüncü, özellik ise eğitim: Eğitim için kitaplar, kasetler, seminerler takip edilecek, sponsora danışılacak. Burada verilen örnek de çok ilginç: Amway, üyelerinden kendilerini bir garson yerine koymalarını istiyor. Patates kızartması isteyen bir insana ket-çap da isteyip istemediği sorulmalı. Yani her Amway üyesi bu sistemi her yerde, herkese anlatacak, insanlara ekstra bir hayat sunacak. Bu arada kabul etmeyenler olabilecektir ama davet yılmadan sürekli sürecek.

Amway’e göre mutlaka birileri bu daveti kabul edecektir. Sistem yılmayı kabul etmiyor, sürekli çalışma isteniyor, çalışmanın sonunda başarı gelecektir. Bunun ispatı ise 2,5 milyon üye örnek verilerek yapılıyor.

Beşinci özellik yürütme: Yani sistemin insanlara ulaştırılmasında işlenecek yollar. İlk olarak “onurlandırma ve yüceltme” yöntemiyle insanlara karşı sürekli güler yüzlü olunarak, onları teşvik etmek, yönlendirmek. Bu yöntemde insanları sevmek(!) esas kabul edilmiş. Onlara sevecen yaklaşın ki, daha çabuk etkinizde kalıp sizin pazarınız olsunlar. Söylenmek istenen bu esasında. Amway’in bu özellikler dahilinde üyelerinden isteği en önemli şeylerden biri de fikir ayrılıklarının özel tutulması. İnsanların önünde bunların tartışılmaması. Her sosyal gruptan insanların üye olduğu Amway’de kimseye farklı bakılmıyor. “Hep birlikteyiz” mesajı veriliyor. Burada hiçbir düşüncenin, fikrin de önemi kalmıyor artık. Çünkü her üyenin tek bir hedefi var! Daha çok tüketmek, daha iyi yaşamak, bunun için de daha çok kazanmak. Mükemmel bir çoğulculuk uygulamış üretmiş Amway kendi felsefesince. Herkes bir arada. bir farklılık yok. Kimse kimseden rahatsız değil, tek amaç paranın korunması. Aksi taktirde sistem büyümeyecektir. Her üye önceki kimliğinden adeta soyutlanarak, sisteme dahil oluyor. Kötü olan da bunun fark edilmeden olması; sistem çarkını öyle işletiyor ki üye bunu fark edemiyor bile. Hiçbir dayatma olmadan yeni bir insan tipine, yeni bir bilince ulaşılıyor.

Altıncı özellik, iş hacmini pekiştirmek. Bunun için de öğretmek ve öğrenmek gerekiyor. Bu özellik sürekli çalışılarak yerine getirilmelidir.

Yedinci özellik, tanıtım: Amway’in tanıtımındaki felsefesi şu: “En iyi tanıtım, ileriye yönelmek, reklamla değil şahsen yüz yüze görüşmekle olur.” Sürekli vurguladığımız bu özellik sistemin adeta hayatiyet damarı. Mantık belli: Muhatabı seçmek ve ikna etmeye çalışmak. Yılmadan sistemi insanlara yüz yüze olarak anlatmak.

Sekizinci özellik, şahsi gelişme, personelin büyümesi: Bu Özelliğin izahında da ilk önce, değişmeye karar vermenin değişme olmadığı vurgulanıyor, “inanmak pek önemli değildir, önemli olan bunu pratiğe geçirebilmektir. Yürümeye başlarken düşmek, sallanmak büyümeye başlamanın işaretidir. Pozitif düşünün, çünkü Hayatınız düşünceniz doğrultusunda ilerleyecektir.” Bu örneklemeler ve ilkeleri veren bu özellikte üyelerden istenen şu davranış biçimi de dikkat çekici: “Gülümseyin, dişlerinizi gösterin, elmas (Amway sisteminde yükseldikçe ulaşılan bir rütbe, merhale) olmayı düşünün, elmas gibi gözükün, dişleri fırçalayın!” Bu ilkelere göre her Amway üyesi daha çok zengin olabilmek için sahte gülücüklerin dünyasına adımını atıyor ve yüzüne maskeler geçiriyor. Artık her şey para içindir ve her yol mubahtır.

Üyelerinden isteği bir diğer davranış şekli de ilişki kurucu olmaları. Buna göre her zaman haklı olmak önemli değildir, içten davranmak ve bazen insanı sevmek (!) de gerekir.

Ayrıca Amway’in istediği çok ilginç bir davranış biçimi daha var:”% 100 tüketici olun!” Bir Amway üyesi Amway yoluyla aldıklarından başka hiçbir ürün kullanmamalıdır. Çünkü Amway ürünlerine giden ücretler üyelere de kazanç olarak dönmektedir. Giyimden tutun da en küçük ihtiyaçlara kadar, bir bulaşık teline kadar kullanılan her şey Amway ürünü olmalıdır. Kısacası bizim literatürümüzle ifade edecek olursak tam bir iman-amel bütünlüğü isteniyor Amway üyelerinden.

Amway sistemini belki fazlaca anlattık ama bunun gerekli olduğunu düşünüyoruz. Sistem, gerek teknik özellikler, gerekse bunu hayata geçiren felsefesi itibariyle oldukça önemli özellikler arz ediyor. Yazının başına geçen düzenli ve sistemli tüketici olmak sonucuna götüren, insanları bu ağa dahil eden mekanizma bu düşünce yapısına göre işliyor, bu kafa yapısıyla insanları etkiliyor, insanların ihtiraslarına el atarak onları tahrik eden, bu suretle tüketim ağının bir figürü yapan bu sistem neden Önemli? Her şeyden önce bu sistem bütün insanlığın düşmanıdır, Modernizmin “örgütlü bir uygulayıcısıdır. insanları kendilerinden çalan, beyinleri köleleştiren bir felsefeye sahiptir. Sürekli büyümek için sürekli tüketmeyi hedef gösteren Batı felsefesi, bu amacına tüm dünya insanlığını da kullanarak ulaşmak istiyor. Bugün her ne kadar batıda modernizm eleştirileri yapılıyor olsa da, pratikte değişen bir şey olmadığını görüyoruz.

Amway sisteminin işleyişine bakıldığında bir gizli örgüt havası görülüyor. Olayın basit bir pazarlama mantığından uzak olduğu ayan beyan ortada. Bir tarikat, bir mezhep gibi gönüllü katılımla gelişen bir mekanizma söz konusu. Amerikan orijinli bu mekanizma yeni bir yaşam biçimini enjekte ediyor insanlığa. Onları belirlediği hedeflere yine kendi belirlediği çerçevelerde koşturuyor. Her üye Amway’in belirlediği yaşam ölçülerine göre hareket ediyor. Amway sistemini mükemmel bir hale sokabilmek için üyelerinden bir de ortak kültür oluşturuyor. Şöyle ki; dünyada yayınlanan kitaplardan bir tanesini ayın kitabı olarak seçiyor ve tüm üyelerine okutturuyor. Sürekli koşuşturan Amway üyeleri okuma zamanlarını da bu kitaplarla dolduruyorlar. Olay gerçekten çok vahim bir tablo oluşturuyor.

Üzüntü verici olan bazı Müslümanların olayı hakkıyla kavrayamaması. İnsanlar, daha çok para kazandıran bir sistemin ne zararı olabilir, zengin olup daha faydalı hizmetler yapmamız güzel olmaz mı diye soruyorlar. İslami kesimde bir çok kaymanın “zengin olursam…” kelimeleriyle başlayan ifadelerle olduğunu hepimiz biliyor ve görüyoruz. Zengin olmayı idealleri için isteyenler belki işin başında masum isteklerinden başka bir şey hedeflememişlerdi. Fakat sermayenin bir kültürü vardır. Bu kültür, kendisine adım atanları bünyesinde eritmekte, çarklarında öğütmektedir.

Amway ve benzeri sistemlerin yapısı tüketime dayanmakta, yani modern yaşam tarzını benimsetmek istemektedir. Modernizm, hayatı nasıl tüketebilirim diyen bir yaşam tarzıdır. Sonu olmayan, sürekli olarak hayatı tüketmeye/ tükettirmeye yönelik, tüketim kültürünü pompalamaya yönelik bir yaşam tarzı. Belki bu yaşam tarzının yazılı bir doktrini yok ama varlık olarak hayatta yer eden, karşımızda duran bir olgu modernizm. Bu yaşam tarzında ve dolayısıyla Amway sisteminde dünya bir ideal, bir amaç olmaktadır. Kur’an’da ise Rabbimiz bizlere ” dünyaya dalmayın” diyor. Artık bu sisteme giren insan, bir din gibi bu sistemin kulu oluyor. Sisteme dahil olunca onun yaşam felsefesini benimsiyorsunuz, sürekli koşuyorsunuz. Sonu olmayan bir koşu bu. Sistem adeta bir yapışkan gibi insanları bırakmıyor. Hareketlendikçe ısı artıyor, ısı arttıkça yapışkanlık da artıyor.

Şimdi insanlar şöyle düşünebilirler: Bir maden işçisi sürekli çalışmasına rağmen aldığı ücret çok düşük bir seviyede kalıyor. Ama bu sistemde çalışan fazlasıyla kazanıyor. Bu durumda burada çalışmak daha mantıklıdır. Şimdi olayı tahlil edecek olursak, emeğini kiralayan madenci belki bunun karşılığı olarak fazla bir ücret alamıyor. Fakat bu madenci bir insan olarak beynini, kafasını kimseye satmıyor, yani kafası, gönlü rahat. Ayrıca yaşadığı olumsuz koşulları düzeltebilmek için muhalefet yapabilme, mücadele edebilme imkanlarına sahip bulunuyor, Ama diğer tarafta bir Amway üyesi için bunlar söz konusu olmamaktadır. Bu sistemde kafalar ve gönüller adeta çalınmaktadır. Kafasında sürekli olarak daha çok zengin olmak; bunun için de Amway’in belirlediği ölçülerde bir yaşam tarzına sahip olmak, onun kitabını okumak, onun kasetini dinlemek uğraşılarında bulunan bir insan özgür ola-.bilir mi, kafasını kendi düşüncesi doğrultusunda kullanabilir mi? Tabii ki hayır. İşte en büyük sömürü budur. Amway sisteminde en önemli özelliğin katılımın gönüllü olmasında olduğunu belirtmiştik. Amway’de muhalefet diye bir olay yoktur. Yukarıdan gelene itaat üyeliğin şartıdır, işin acı olan tarafı bu itaatin şartsız ve gönüllü olmasıdır.

Daha çok kazanmak için daha çok tükettirmeyi amaç edinen bir kişi bu düşüncenin kölesi olacaktır. Artık insanlar / Müslümanlar okumayacaklar, İslam’ı anlatamayacaklar. Devletin zulmünden, insan haklarından bahsetmeyi bir tarafa bırakacaklardır. Çünkü kafalarda tek bir düşünce yer etmiş olacak. Daha çok kazanmak. Daha çok kazanabilmek için de daha Çok kişiye Amway’i anlatmak.

Amway eğitim seminerlerinden birinde büyük sponsorlardan Amerikalı Mr. Bob, temsilcilerden (üyelerden) şunu istemektedir. “Sistemi yatak odasının tavanına asın, elinize bir el feneri alın, yatmadan önce ışıkları söndürün gözünüzü açtığınızda karşınızda sadece sistem olsun. Sabah uyandığınızda da sistemle uyanın.” Şimdi böyle bir sisteme üye olan bir kişinin durumunu, hayattaki rolünü düşünebiliyor musunuz? Sistem, elmas olmayı hedefleyin diyor, peki nasıl elmas olunacak: Elmas olmak için dişleri göstermek, yapay ihtiyaçlar üretmek, hayatı tükettirmek lazımdır. Daha çok harcayın, daha çok tükettirin, sınıf atlayın denilecek insanlara. Bu durumdaki bir insan artık ezilen insanlara, fakirlere bakamayacak, onları es geçecek. Çünkü sürekli kendini düşünecek, sürekli bu sistemi anlatacak, yeni köleler bulacak, bunun tebliğini yapacak.

İman ettiğimiz kitap, bizlere zengin olmayı öğütlemiyor. “Yoksulu doyurmaya önayak olmayan dini inkar ediyor”. Bizler Müslümanlar olarak zulme, sömürüye karşı mücadele etmek durumundayız. Bu şuurda olmayanların, bunun için mücadele etmeyenlerin Müslümanlığı nereye kadardır? Zulmün kol gezdiği bir toplumda yaşıyoruz. Yüzlerce köy yakılıyor, bunu devlet bile itiraf ediyor. İnsanlar yerlerinden, yurtlarından olup göç ediyorlar. Büyük şehirlerin varoşlarında asgari ücretle yaşam kavgası veren, gecekondularda yaşayan yüz binlerce insan var. İstanbul’un %20’lik azınlığı refah içinde yaşarken, geri kalanları ise asgari ücrete talim ediyor. Amway sistemi de zaten bu % 20’yi hedeflemektedir, Amway daha fazla tüketen insanlara hitap etmektedir. Gecekondu muhitlerini pek hedeflemez. Bu sisteme giren insanlar artık asgari ücretle yaşamaya çalışanların durumlarını düşünmeyeceklerdir. “Nasıl daha çok kazanılabilsin hesabını yapacaklardır. Zulme, sömürüye karşı çıkmak artık bir tarafta kalacak ve bir Amway üyesi bundan böyle Amerika’ya karşı çıkamayacaktır.

Kur’an, müminlerden malları ve canlarıyla kendilerini Allah’a adamalarını İstemektedir. Kur’an’a göre imtihanı, malını ve canım Allah yolunda verenler imtihanı kazananlar olacaktır. Şimdi sormak gerekiyor: Bu sistemde kim malını verir? Kim canını verir? Mal vermeden, can vermeden hayatı değiştirmek mümkün müdür? Sisteme bir borudan bakıyor gibi bakmayı öğütleyen Amway’e üye olan bir Müslüman, borunun dışında kaldığı için artık İslam’la ilgilenemeyecektir.

Kur’an müminlerin hayatlarının, her şeylerinin Allah için olduğunu ifade eder. Bu sistemde ise her-şey daha çok kazanmak içindir. Bu noktada artık, insanlar bir tercihle karşı karşıya bulunuyorlar. Bu insanın dinini oluşturan, önemli bir tercih bize göre.

Türkiye ve benzeri üçüncü dünya ülkelerine fiili sömürüden vazgeçip bağımsızlık veren Batı, bu bağımsızlığı kendisine pazar olma ve modernizmi seçme şartına bağladı. İzmir İktisat Kongresiyle kapitalizme geçen TC. Batı’nın ürettiğini alabilmek için bir zenginler sınıfı oluşturmayı planlamıştır. Bu planın adım adım cumhuriyet tarihi boyunca uygulandığını ve en nihayet Turgut Özal’la beraber en iyi şekilde kurumsallaştığını görüyoruz. Ekonomik büyüme için gerekli olan sürekli hayatı tüketmektir, işte Turgut Özal bunu topluma aşılamıştır. Önceleri Müslümanları sistemin kuyruğuna takan egemenler, Özal’la beraber Müslümanlara sistemi paylaşmayı teklif etmiş, akabinde birçok İslami mahfil buna adeta ‘atlamış’ ve sistemin tadını almışlardır. Amaç her kesimden zenginler oluşturmak, daha çok zenginleşmekti. Daha çok zenginleşmek lazım ki Amway’lerin mallarını alabilsinlerdi. Bu ancak yaşam seviyesi yükseltilerek mümkün olabilecekti. Daha fazla kazanan insan teknolojinin mamullerini alabilir. Bunun için de ihtiyaca göre değil, tüketime göre bir ekonomi modeli oluşturuldu. Dolayısıyla daha çok reklam, yapay ihtiyaçlar üretme, daha iyisini alın vurgusu yapıldı, yapılmaya başlandı.

İslam, hayatı tüketmek için değil, hayatta adaleti sağlamak için gelmiş bir dindir. Kapitalizm ise hayatı tüketmek için sürekli kendini pompalıyor. İşte Amway, kapitalizm dininin bir mezhebidir.

Üyelerine gökyüzünü vadeden Amway’in sistemleştirdiği bu uğursuz mekanizmadan Müslümanların uzak durmaları gerekiyor. İslam’ı gereği gibi bilip yaşamayan ama İslam’a saygı duyan, dolayısıyla tebliğe açık insanlara İslam’dan önce Amway ulaşırsa, Amway tehlikesi o 2aman daha somut bir hal alır.

Artık Türkiye’nin lüks otellerinde düzenlenen 100-200 kişilik Amway oturumlarında sakallı ve başörtülü insanları, ABD’Iİ Elmasları hep birlikte çılgınca ayakta alkışlarken görmek mümkün. Özel yaşamlarında takvayı kuşanmak adına evlerinde haremlik selamlık uygulayan bu kişilerin bir çoğunu, aynı salonda yan yana oturtan hangi kimliktir? Daha şimdiden Amway’in bu tür toplantılarında “Elmas” olma yolunda “Liderliği yakalamış başörtülü kızlar sahneye çıkartılıp alkışlatılıyor ve Amway’lerle aşılanan kimliğin nasıl bir üst kimlik haline geldiği İslam düşmanlarınca zevkle seyrediliyor.

Bu yaşam tarzı insanların kafalarını köleleştirdiğinde, bu kafalara İslam kolay kolay giremez. Yeni bir ortak kültür oluşturmak isteyen bu sisteme karşı Müslümanlar uyanık bulunmak zorundadırlar. Evrensel bir gönüllü kölelik dini bizim insanlarımız eliyle yaygınlık kazanmamalıdır. Ayakları zincirleyen değil kafalarıyla insanları köleleştiren, dünya sömürüsünden pay kapmayı telkin eden bu sistem, bir örgütlülük düzleminde sessiz ve derinden ilerliyor.

Amway’i ve telkin ettiği yaşam tarzını vermeye çalıştık, büyük sponsor Mr. Bob’ın da dediği gibi: “Amway bir yaşam biçimidir.” Müslümanların yaşam biçimi ise İslam’dır. Amway gibi hayatı tüketmeyin!

Posted in ÜRETİM SAHTELİKLERİ | 3 Comments »

Katkılı Hazır ‘Yiyecekler Yemek

Posted by helalderman 19 Kasım 2011



Marketlerdeki bütün uzun ömürlü ürünler, sağlığı, bilhassa çocukların
sağlığını, büyük ölçüde tehdit etmektedir. (“GMO” bölümüne bakınız.) Bu
gıdalar metabolizmayı, bağışıklık sistemini ve genetiği ciddi şekilde etkiler.
Hazmolunmadığı için damar tıkanıklıklarına neden olur. Vücuttaki vitamin
üretme mekanizmasını, su yapısını, vücudun su oranı ve su terkibini boza-
rak, yaşlanmayı hızlandırır,- hastalıklara sebep olur. Bu faktörleri gözönün-
de bulundurarak diyebiliriz ki, 10-12 yaş grubu çocukların büyük çoğunlu-
ğu artık, bu gıdaların beyin ve üreme organlarında oluşturduğu tahribatlar
sonucu, şimdiden küçük birer ihtiyar gibiler.
Günümüzde, dünya gıda endüstrisinde, bir yıl içinde binlerce çeşit ve
milyonlarca ton katkı maddesi kullanılıyor. Hazır gıdaları tüketmekte
sakınca görmeyen bir insan her gün yaklaşık 2000 çeşit katkı maddesi tü-
ketiyor: Tatlandırıcı, tad verici, kıvam koruyucu, kıvam artırıcı, renk koru-
yucu, beyazlatıcı, bozulmayı önleyici, nem tutucu, boya, aroma vs…
Yiyecek endüstrisi, kullanılan katkı maddelerini ambalaj üzerinde be-
lirtmek zorundadır. Fakat katkı maddelerini belirtme zorunluluğu sadece
üreticinin kendi kattığı maddelere mahsustur. Mesela bir fırın, ürettiği bir
üründe su, maya, tuz, yağ, yumurta ve şeker kullandıysa bunları belitmek
zorundadır fakat un, su, maya, tuz, yağ, yumurta ve şekerdeki katkı mad-

delerini belirtmek zorunda değildir. Bununla birlikte katkı maddelerinin
üretim metodunu da belirtmek zorunda değildir. Çiklet, şeker, sakız gibi
tamamen katkı maddelerinden oluşan, 10 cm2’den küçük, ambalajlı ürünle-
ri üretenler, katkı maddelerini belirtmek zorunda değildir. Zeytin, et, pey-
nir, ekmek, baharat, kuruyemiş, taze meyve ve sebze gibi açık satılan yiye-
ceklerde, lokanta veya pastanelerdeki ürünlerde de katkı maddelerini be-
lirtme mecburiyeti yoktur.
Basit bir sakızın içindekiler:
Sakız mayası (Sakızın ana maddesi): Ambalajda belirtilmeyen, sakrz
mayasının içindekiler şunlardır: Kauçuk, vaks, antioksidant, elastomer, re-
çine, venil polimer’, parafin2 ve katkı maddeleri (hangi katkı maddeleri ol-
duğu belirtilmemiştir).
Tatlandırıcılar (7 tane): Doğal olmadığı için, hepsi de hazmı bozar ve
diyabete zemin hazırlar. Buna ek olarak aspartam gibi bazı tatlandırıcılar
beyin faaliyetini bozar, baş ağrısı, baş dönmesi ve bayılmalara sebep olur.
Dudaklarda, dilde ve ayaklarda şişme yapar. Aspartam, fenilalanin denilen
bir amino asit içerir. Fenilalanin ve metabolikleri kan ve dokularda birikir.
Çocukların gelişmekte olan üreme organlarında ve beyinlerinde hasara yol
açar. Bu hasar, kısırlığa, zeka geriliğine ve çocukların zihinsel özürlü olma-
sına neden olur.
Doğala özdeş aromalar (3 tane): Gen teknolojisi ve nanoteknoloji yön-
temleriyle üretilenler beden-ruh dengesini ve hormonal dengeyi etkiler.

Nem tutucu (Gliserol): Büyük ihtimalle domuz ürünü ya da mezbaha
atıklarından elde edilir. Genteknolojisi ve nanoteknoloji yöntemleriyle de
üretilebilir.
Emülgatör (Lesitin): Büyük oranda domuz ürünüdür. Bitkisel olanlarda
“soya İesitini” yazar (GM ürünü).
Parlatıcılar (2 tane): Onlardan biri, “şellak’tır ki genetiği değiştirilmiş
bir tür “bit”ten elde edilir. Alerjilere ve beklenmeyen yan etkilere yol aça-
bilir. Diğeri “karnauba mumü’dur. Brezilya hurması mumuna benzeyen
sentetik bir mumdur. Aslında kağıtçılık, mobilyacılık gibi sanayilerde kul-
lanılan bir parlatıcıdır.
Renklendirici ve nem tutucu (Titanyumdioksit, E 171): Nanoteknoloji-
de kullanılan ana maddelerden biridir. Bir süredir mineral şeklinde değil,
nanoparçacıklar halinde kullanılmaktadır. Ağız yoluyla vücuda giren ve
dokularda depolanan bu nanoparçacıklar, organik bir maddeyi su ve kar-
bondioksite kadar parçalama Özelliğine sahiptir. Kuvvetli nem tutucu oldu-
ğu için, vücudun su terkibi üzerinde çok etkili olabilir. Çok geniş bir kul-
lanım alanı vardır: İlaçlar, vitaminler, şekerlemeler, sakızlar, un, şeker, tuz,
karbonat, kabartma tozu ve küçük parçacıklar halindeki bütün gıdalara be-
yazlatıcı ve nem tutucu olarak katılır.
Gördüğünüz gibi 2,5 gr.’lık küçücük bir sakız en az 18 tane katkı mad-
desi içeriyor. En az diyoruz çünkü her bir katkı maddesinin 1-3 tane kendi
koruyucu katkısı vardır.
Sakızın üzerinde “Iaksatif etki (ishal) yapabilir” ve “Sakızdır, yutmayı-
nız” uyarılan yer alır. Çocukların bu uyarıyı anlaması beklenemez ve tabii
ki küçük çocukların hepsi sakızı yutar!
Katkı maddelerini savunanlar “Katkı maddelerinin içinde zararsız hatta
faydalı olanlar vardır”diyorlar. Olabilir, ancak, bugün katkı maddeleri de-
ğişik malzemelerden, değişik teknoloji ve yöntemlerle elde edildiğinden,
üretim metodlarının, kimyevî İçeriğinin ve kaynaklarının, güvenli, tehlike-
li veya şüpheli olup olmadığının belirlenmesi kesinlikle mümkün değildir.
Örneğin, Karoten (E 160) Doğal A vitamini kaynağıdır ve doğal bitki pig-
mentlerinden elde edilir. Betanın (El 62) ise kırmızı pancardan elde edile-
bilir. 30 yıl önce bu şekilde doğal bitkilerden elde edildiği için ikisinin de
adı, 30 yıl önceki gibi hâlâ “güvenilir” sınıfında yer alır. Ancak, bu süre zar-
fında yeni metodlar ve teknolojiler kullanılır olmuştur ve bu katkı madde-
leri, büyük oranda, GM bitkilerden üretilmektedir. Hatta biyosentez veya
nanoteknoloji yöntemleriyle de elde edilenler olabilir. Öyleyse bunlar ar-
tık “güvenilir” değildir, “tehlikeli” hale gelmiştir. Demek ki, ürün ambalajlı
veya ambalajsız olsun, ambalaj üzerinde içindekiler belirtilsin veya belirtil-
mesin, üründe kullanılan gerçek katkı maddelerini ve bunların sıfatlarını
tespit etmek mümkün değildir. Dolayısıyla, her üründe onlarca çeşit katkı
maddesi kullanılır. Bazı katkı maddeleri tek başına zararlı olmasa da, karış-
tırıldığında zararlı olabilir veya birbirinin zararını yükseltebilir (sinerjizm
etkileşimi), ya da vücuttaki her türlü madde ile, alınan ilaçlar ve besinlerle,
depolarda birikenlerle, üretilen enzimlerle tehlikeli bileşimler oluşturabilir.
Ancak en sık kullanılan katkı maddeleri tek başlarına da çok zararlıdır.

Gün geçtikçe daha çok miktarlarda tüketilen bu katkı maddeleri, beslenmeyle ilgili kalp hastalıkları, allerjik astım ve ürtiker gibi çeşitli hastalıkların gelişimine yol açıyor.

İşte kullanmaktan kaçınmanız gereken 10 katkı maddesi:

Aspartam (sentetik tatlandırıcı) Equal ve NutraSweet marka tatlandırıcı ve binlerce gıdada bulunan tatlandırıcılar eleştirilere maruz kalıyor. Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) tarafından onaylansa da, birçok araştırmada aspartamın kanserle ilişkisi olduğu açıklanıyor. Ayrıca FDA’nın tartışılır aspartam onaylaması meclis soruşturmasına davetiye çıkarıyor.

Kısmen hidrojene nebati yağ (trans yağlar): Trans yağ asitleri, sıvı bitki yağlarını hidrojen bulunan bir ortamda ısıtarak elde ediliyor. Hidrojenleme olarak bilinen işlem raf ömrünü uzatmak için yapılıyor. Birçok sağlık uzmanı bu yağların koroner damar hastalıkları riskini ve kötü kolesterol düzeyini artırdığı konusunda aynı fikri paylaşıyor. New York City geçen günlerde restoranlarda suni trans yağ kullanımını yasakladı.

Sodyum Nitrit: Sodyum nitrit sıklıkla koruyucu madde olarak kullanılıyor. Yediğimiz bazı etler bu maddeyle korunuyor. Sodyum nitrit kanser riskini artırıyor, çünkü nitrit kızartma tavasında ya da midemizde asitli ortamla karşılaşınca kanserojen bileşime dönüşüyor.

Suni Renklendiriciler: Birçok suni renklendirici içeren gıdaların üretiminde sentetik boya kullanılıyor. Yıllarca FDA, fırınlanmış yiyecekler, meşrubatlar ve şekerlemelere sertifika verirken birçok boyanın da kullanımını yasakladı. Halen bazı sağlık grupları onaylanmış boyalar Mavi 1 ve 2, Kırmızı 3 ve Sarı 6’nın kanser riskine yol açtığını iddia ediyor.

Olestra: Yağsız patates cipslerinden bulunan katkı maddesi olestra, daha çok Olean markası ile biliniyor. FDA tarafından onaylanmış olmasına rağmen, yıllardır üzerlerindeki “Bu gıda olestra içermektedir” uyarı etiketiyle gıdalarda bu madde kullanılıyor. Olestra temel vitaminlerin emilimini engellediği gibi karın ağrısına ve mide-bağırsak sorunlarına yol açabiliyor.

Stevia: Doğal tatlandırıcı yerine geçen Stevia, FDA’nın yasaklanmış katkı maddeleri listesinden çıkarıldı. Halen diyet bütünleyicisi olarak kullanılan Stevia’nın gıda katkı maddesi olarak kullanımına izin verilmiyor. Dünya Sağlık Örgütü, kanserojen olmadığını buldu, fakat daha fazla araştırma yapılması gerektiğini belirtti.

Sakarin: En eski suni tatlandırıcı olarak bilinen sakarin birçok diet ürününde ve sodalarda bulunuyor. İlk kez 1907 yılında Amerika Tarım Departmanı (USDA) tarafından yapılan araştırmayla sağlık riski olduğu bulunan sakarinin, bu tarihten sonra kanserle ilişkisi olduğunu gösteren çok sayıda araştırma yapıldı. 1977 yılında FDA tarafından kullanımı yasaklanan sakarinin halen kanserojen olma olasılığı üzerinde duruluyor.

Sülfitler: Kesilen meyve ve sebzelerin kararmaması için kullanılan bir kimyasal. Önce güvenilir olduğu düşünülen sülfitin daha sonra ölümcül alerjik reaksiyonlara neden olduğu bulundu. 1980’lerde Meclis çiğ sebze ve meyvelerde sülfit kullanımını yasaklaması için FDA’yı zorladı. FDA bundan beri sülfit yasağını genişleterek katkı maddesi olarak da kullanımını yasakladı.

BHA & BHT: Gıdalarda otooksidasyon oranını düşüren iki kimyasal BHA (butylated hidroxyanisole E320) ve BHT (butylated hidroxytoluene E321), gıdalarda renk, koku ve tat değişikliğini önlüyor. Antimikrobiyal, antioksidan özellikleri ve besinlerdeki E vitaminini koruma özellikleri nedeniyle kullanılıyor. Bazı araştırmalar, BHA’nın kanserojen olabileceğini gösteriyor.

Bone Phosphate (E542): Hayvan kemiklerinden üretilir. Topaklanmayı engelleyici ajan, emülgatör ve gıda takviyelerinde fosfor kaynağı olarak kullanılır. Esas kullanımı bununla birlikte kozmetiktir. (diş macunu gibi). Ürün hayvan kemiklerinden yapılır, domuz ve sığır gibi. Müslümanlar, Yahudiler vejetaryanlar ve Hindular sakınmalıdır.
-Siz çocuğunuzun kanserojen madde içeren gıda almasını ister misiniz?
Peki niye katkılı ketçap alıyorsunuz?

Posted in DOĞAL YAŞAM, HAZIR GIDADA KATKI MADDELERİ | Leave a Comment »